Yorgunum yokuşu

4

“Sevgilinin sırlarının gizli kalması daha hoştur. Kapalı söylediklerime kulak ver de işi onlardan öğren.”

Mevlana

-1-
İki mezarlığın arasını bir bıçak gibi kesen o parkeli yolun tam karşısında eğri büğrü mezarların arasından yükselip artık neredeyse yolu gölgeleyen o incir ağacının altına varmıştım. Çocukluğumun en uzak ülkelerini hatırlatan bu ağacın altından ağır ağır geçmek özellikle uzun yaz öğle sonraları tarifsiz bir haz verirdi. Şimdi artık dolgunluğundan dalının taşıyamayıp düşürdüğü yemişlerin hepsi kuruyup tozlanmış, birer lekeye dönüşmüş. Dalları ağırdan da olsa kışın geldiğini haber eder gibi çıplak ve soluk. Artık incir kalmamış. Efsaneleri dilden dile dolaşan eski bir imparatorluk gibi… Bir türkü vardı? Müziği sanki anlık bir esinti gibi geçti gitti kulaklarımdan. Ne garip! Hatırlayamıyorum.

Yorgundum. Orhan aramasa evden de çıkmazdım. Önemliymiş, kahvede beni bekliyormuş. Annem söyledi. Biraz geciktim galiba. Böyle de soluk soluğa yürüyüp bu güzelim ağacın altından geçmek de olmaz ki kardeşim; darılır sonra. Tam biraz adımlarımı yavaşlatmış o kadim incirin gölgesinin tadını çıkartıyordum. Hemen kaldırımın üzerine bir çuval gibi yığılıp kalmış, yirmisinde bir çocuk, kara kuru, dokunsan ağlayacak, oturuyordu. Ne de güzel yüzlü ama… Hay sormaz olaydım…

— Biliyor musun abi, benim sevdiğim kız başkasıyla evlendi. Olmaz dedim kurban olduğum Allah bu kulunu görür dedim; bir engel çıkar; kar yağar boran olur; bir aksakallı dede gelir her şeyi değiştirir dedim. Hani masallardaki gibi abi. Okumuş birine benziyorsun, sen de bilirsin abi; olmadı ama. Kahretsin dersem Allah’ın gücüne gider mi be abi?

Eli kalbinin üzerinde ürkek bir kuş gibi zıplayıp duruyordu zavallının. Şuraya buraya dağılmış, ezilmiş incirler gibi yüzü, hala bir zamanların bal gibi gülücüklerinin hatırasıyla yer yer aydınlık. Bir fırsatını bulsa söküp atacak gibi kalbine vurup duruyordu.

—Buramda bir şey var abi. Ahh! Koparıp atmak istiyorum, olmuyor. Neden olmuyor be abi? Neden olmuyor? Bazı geceler saatlerce uyuyamıyorum, biliyor musun? Saatlerce bir sağa bir sola dönüp duruyorum. Aklıma olmadık şeyler geliyor. Tövbe ya Rabbim diyorum, fesuphanallah diyorum, bana mısın demiyor. Her şeyi kırıp dökmek, yakıp yıkmak istiyorum, yapamıyorum. Sonra sakinleşip n’apalım nasip değilmiş diyorum. Nasip değilmiş değil mi abi, nasip değilmiş.

Nasip değilmiş. Bütün o koca hikâyenin neticesi bu mu ulan? Bu iki kuru sözcük mü yani? Git be kardeşim, çek git başımdan. Bu tevekkül adamı kudurtur, çek git başkasına anlat derdini. Ne halin varsa gör. Bana ne senin derdinden. Benim derdim başımdan aşkın zaten.

— Peki abi. Uğurlar olsun abi. Allah senin o güzel kalbine böyle bir acı vermesin inşaallah abi. Kusura bakma, senin de canını sıkmak istemezdim abi…

Kafam karıştı. Geç kaldım galiba Orhan’a da ayıp olacak şimdi. Neyse şu yokuşu geçtik mi kahvedeyim. Koşar adım yokuşa vurdum kendimi. Sabahın ayazı bıçak gibi yüzümü kesiyordu. Hemen kahvenin karşısındaki caminin parka bakan kapısında, sabahın bu saatinde anlam veremediğim bir telaş vardı. Mezarlığa doğru gidip gelen kelli felli insanlar. Kesin bir kodaman cenazesidir. Herkes bilir, bu şehrin kodamanlarının son yolculuklarına çıkmadan önce uğramadan geçemedikleri meşhur bir yerdir burası. Yazın da pek kalabalık olur buraları. Memleketin her bir yanından yığınla insan gelir. İşte, hep bir ömür geçer dediğim bu mahallenin belki de tek sevmediğim tarafı budur. Hele çocukluğumun o en karanlık hikâyeleri, en hüzünlü sayfaları, en hatırlamak istemediğim anları hep bu yaz mevsimi kalabalıklarının bir karabasan gibi üzerime çöktüğü vakitler değil midir? Belki de yaz mevsimini, kalabalığı, insanlarla konuşmayı ve en önemlisi de hayatı sevmememin en mühim sebebi budur, kim bilir? Hala bugün gibi hatırlarım, şimdi hikâyelerini anlatarak sevmeye çalıştığım babamın her hafta sonu elime boyumdan büyük kitapları verip doğruca caminin avlusuna peşimde büyük bir öfkeyle yolladığı o günleri. Az mı yolda söylene söylene giderken döküp dağıtmadım o kitapları. Az mı bütün dünya üstüme üstüme geliyormuş sanıp da ezilip kalmadım o eski caminin önünde, küçücük takatsiz bir kuş gibi. Hala, bugün bile devam eden sakarlığım, yabaniliğim, ürkekliğim o karanlık günlerden acı bir miras değil midir? Sonra şöyle bir geçerken uğrayan arkadaşlarımı, gelip ballandıra, ballandıra sabahın tüm heyecanıyla o gün neler yapacaklarını, ya da akşamın onlar için tatlı, benim içinse bütünüyle öfkeli ve mahcup yorgunluğunda yaptıklarını bir bir anlatmalarını, sonra yine hepsinin vefasız birer sevgili gibi teker teker beni bir başıma bırakmalarını, yanımdan gitmemeleri için kurnazlıkla yaptığım soytarılıkları unutmak mümkün mü?

Ahh… Bir keresinde sırf caminin önünde o Moğol bozguncuları gibi hıncahınç camiye akın eden kalabalıklara karşı beraber duralım diye bütün harçlığıma kıyıp pahalı bir satranç takımı almıştım. Sırf gözlerini boyayıp benimle kalsınlar, birkaç saat de olsa yalnızlığımın koyu renkli kıyafetinden soyunup onların ve baharın ya da ne bileyim yazın neşeli sıcaklığını giyineyim diye. Hemen akabinde ki birkaç gün belki de hayatımın en mesut günleriydi, ama sonra… Sonra bütün çocuklar gibi ondan da sıkıldılar ve ben yine yalnız, yine bir başıma kaldım. Hemen ardımdaki mezarlığın sonradan bana bu kadar dost olmasının sebebi de bu mudur ki acaba? Hangi şair diyordu hatırlamıyorum; “Ne korkunç bir iklimdi çocukluğum” diye. Başkaları için yaz mevsiminin oyun, eğlence, tatil anlamına gelmesi beni pek alakadar etmezdi. Ne garip hala da etmez. İçten içe kıskanç bir kinle keşke hiç gelmese şu yaz dediğim ve bütün saflığımla ağlayarak dua ettiğim zamanlar çok olmuştur. Hep kış olsa, kar, yağmur yağsa da kimse gelemese caminin önüne biz de sergi açamasak diye dua ettiğim zamanlar… Hakikaten ne güzel söylemiş şair; Ne korkunç bir iklimdi çocukluğum…

Kahveye vardım. Görünürde pek kimse yoktu. Orhan gelmemiş. Arka köşede iki garip adam heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıp duruyorlar. Definecidirler kesin. Bu mahallenin definecileri boldur. Her gün akşamın geç saatlerinde ya da sabahın bu saatlerinde işlerine gitmeden önce buraya gelirler böyle fıs fıs kendi aralarında konuşup dururlar. Bu kadar heyecanlı konuşacak ne bulurlar anlamam. Dışarıya çok ketumdurlar ama kendi aralarında çok iyi muhabbetleri olur. Birkaç kere heyecan olsun diye aralarına katılayım dedim ya bir türlü nasip olmadı bugüne kadar. Bunları daha önce hiç görmediydim. Biri göz ucuyla beni kesti. Sanki arkadaşını uyaracakmış gibi şöyle bir toparlandı, sonra nedense vazgeçti. Kerim Abi taksi durağına çay götürmeye gitmiş. Ben çıkarken kapıda karşılaştık. Selam verip Orhan’ı sordum. Henüz gelmemiş. Ben de dönüp, şöyle bir köşeye oturayım taze taze gazetelere göz atayım dedim. Baktım ormancı bana bakıyor. Tam o üzeri çatlamış, üst tarafını boydan boya kesen çatlağın çirkinliğini kapatsın diye dantelli bir örtünün üzerine iliştirildiği büyük aynanın altında, kocaman gövdesiyle devletine sadık bir memur gibi kurum kurum oturuyordu. Adı nedir hala bilmem. Bildim bileli ormancı derler, her sabah şaşmadan saat tam altıda gelir, bir açık çay içer sonra tanıdık tanımadık kimi bulursa başlar eften püften konularda saatlerce ahkâm kesmeye. İkindiye doğruda huzurdan çekilir. Ormancılık günlerinden kalma bir alışkanlık mıdır bilmem bir kere bile olsun gece kahvede görmedim onu. Hatta kış aylarının uzun ramazan gecelerinde bile tam da şöhreti tavan yapacak zamandayken gelip de kahvede oturduğunu, ahaliyle hoş beş ettiğini bir Allah’ın kulu görmemiştir. Neyse; Bir gün, hiç unutmam şimdi önünde oturduğu o çatlak aynanın neden kırıldığına dair şöyle afilli bir konuşma yaptıydı. Bütün kahvenin ağzı açık kaldıydı. Ulan nereden bulur da sıkarsın o kadar palavrayı be adam. Kimse de bir şey demezdi ama ne sıkarsa sıksın tatlı birer hikâye gibi öylece can kulağıyla dinler, sorular sorar, takıldığı yerlerde eğer daha önce anlatılan bir hikâyeyse ve orada daha önceden de dinleyen biri varsa hatırlatma kabilinden birkaç laf eder ve sonra sözü üstadına bırakırdı. Maharetli adamdı vesselam; En bariz yalanı bile ustalıkla terbiye eder ve taze taze dinleyicilerine sunardı. Eee adamcağız ne yapsın yıllar boyu koca ormanda tek başına ne konuşacak bir ahbap, ne dinleyecek başka bir ormancı bulamadığı için dolmuş ve bugünlerin özlemiyle koca bir ömrü yemiş. Emekliliği de gelince, aman gel keyfim gel, ondan saadetlisi yok. Bakmayın hep mızmızlandığına, daima bir şeylerden şikâyet eder, ama o şikâyet anlarında bile içten içe duyulan tarifsiz bir hazzın parıltısını gözlerinden okuyabilirsiniz. Evli midir? Bilmem. Ahmaklığının işareti ince upuzun boyu, artık kırarmış kaytan bıyıklarıyla sessiz sessiz otursa eskilerde külhanbeyiymiş, kendine has şöhretiyle mahallede sözü geçen yiğit bir delikanlıymış, ne sevdalıları varmış ama hiçbiri nasip olmamış, böyle yalnız ulu bir çınar gibi kocayıp kalmış diye cümle âleme yutturursun ama nerde, konuşmaya bir başladı mı seyir eyle gümbürtüyü. Hele birde o bir türlü alışamadığı takma dişlerini böyle gıcırdatarak ileri geri götürmesi yok mu tamam o andan sonra ne anlatsanız boş artık. Kendi efsanesini bu kadar ucuza harcayan birine daha rastlayamazsınız şu garip dünyada.

Bak yine bir yolunu bulup bana bir soru soracak gibi. Ben pek yüz vermem açıkçası. Eğer muhatabı bensem konuştuğu şeyler can sıkıcı olur, ama gizli gizli, çaktırmadan, gazete okuyormuş gibi yapıp can kulağıyla dinlerim onu, o zaman keyifli olur anlattıkları. Yine de sever beni. Hele benim dinlediğimi anlayınca daha bir coşar, kelimeleri daha bir özenle seçerek bal kaymak anlatıverir hikâyesini. Ne de olsa okumuş çocuğuz, az da olsa anlarız kelam-ı kibardan. Kahve ahalisi de onu sever, hep arkasından yine ne palavralar sıktı diye söylenip dururlar ama bakmayın siz onlara konuşmaya başladı mı hepsi uslu birer çocuk misali dizinin dibinde, hepsinin ağzı açık, pür dikkat ne anlatacak diye merakla kulak kesilirler. Zaten böyle tiplere hemen hemen memleketin henüz mahalle dokusunu kaybetmemiş bütün kahvehanelerinde rastlarsınız. Kahvenin dahası mahallenin gözbebeğidirler. Onlar söyledi mi yalan tatlı bir hikâyeye dönüşüverir. Kimseye dargın kalamazlar, kızamazlar kolay kolay. Hemen herkesle ahbap olabilirler. Yeni gelen herkese o sihirli soruyu sordular mı tamam artık, adam gidene kadar susmazlar. Memleket nere hemşerim? diye başlarlar, arada kahveye gelenlere laf atmalar, memleketin iktisadi ve içtimai durumu hakkında uzun sıkıcı söylevler, menkıbeler, define hikayeleri vesaire vesaire… Vallahi sıkı durun akraba bile çıkabilirsiniz.

Hatta yine hiç unutmam bir ara bizim ormancı epey bir süre hastalanmıştı, bir iki hafta kadar kahveye inemedi. İnemedi derken mahallenin yukarılarında bildiğim kadarıyla Piremir tarafında oturur ve her gün insanın gördüğünde nefesini kesen o uğursuz yokuşu muntazaman iner ve çıkar. Neyse, nerede kalmıştık… Heh Artık aramızdan ayrılacak diye epey de korkmuştuk hani. O zaman yani hastalığı süresince kahvede bir sıkıntılı hava, sormayın gitsin, sanki bir cenaze günü, herkes diken üstünde, hatta her zaman bütün sakinliğiyle hepimizin hayranlığını kazanan Kerim Abi de bile göze çarpan bir gerginlik… Allah’tan ormancı çabuk iyileşti de kahvede yine o eski tatlı hava hâkim oldu.

— Yahu hoca! Çorum’da bir ırmak diyor, beş harfli, gel bak bakalım sen okumuş adamsın, bilirsin.

Hay Allah ulan göz göze gelmemeye çalıştığım halde yine yakaladı be adam bizi. Gidip bakalım bari dedim, ayıp olur artık.

— Kerim bir çay versene be. Ormancı içer misin, sana da bağırayım mı bir çay?

— Sağ olasın Tahsin Bey. Şu bulmacayı bir bitireyim. Hoca sen içersen sana da söyleyelim istersen.

Heh bir tanesi daha geldi. Siz bilmezsiniz kahvede her sabah bulmaca savaşları yaşanır, böyle ormancı gibi mahallenin ununu elemiş eleğini asmış emekli amcalarının arasında her zaman kibar bir şekilde, ama inceden inceye hesaplanmış taktiklerin gırla dolaştığı savaşlar olur. Ama ne olursa olsun bütün bu savaşların efsanevi tek galibi malum ormancıdır. Zaten hepimizin gönlü de onun kazanmasından yanadır. Adam kendisinden daha iyi mevkilerden emekli olmuş bu şeker amcalardan intikam almak için sanki yirmi beş yıl boyunca hazırlık yapmış gibi, büyük bir ihtirasla her savaşı kendi lehine bir zafere dönüştürmeyi başarır. En büyük rakibi şu son gelen Tahsin Amcadır. Maliyeden emekli, çocukları Avrupada, iki üç senede bir ailecek gelip elini öper, birkaç gün kalıp ver elini güneydeki yazlıkları, her zaman Tahsin Amcayı da götürmek için ne diller dökerler, ama hayatta kabul ettiremezler. Bazen ormancı ya da başka biri “Yahu Tahsin Bey sende gitsen hani değişiklik olur” diye söylenirler ama nafile. Her ne kadar hep aynı mazeretle, yapmayın çocuklar oraları genç işi bize gelmez diye kanaatkâr bir edayla cevap verse de asıl sebep bambaşkadır: Bütün bir meydanı ormancıya kaptırmamak. Hanımı yakın zamanda vefat etmiş, yer yer huysuzlukları olsa da sevimli bir ihtiyardır. Her sabah ütülü lacivert ceketi, rengârenk kravatları, traşlı yüzüyle saat yedi civarında damlar. Bakar ki hasmı bir bulmaca üzerinde çalışıp duruyor. Kibarca selamlar, tam karşısına geçip, kendine bir çay söyler başlar hareketlerini kollamaya. Çok önceleri icap etti bir akşam evine bir şeyler götürmek için rahatsız ettim onu, gecenin bir yarısı, ilk defa lacilerinin dışında daha rahat bir kıyafet içinde göreceğim diye garip bir heyecanla kapısını çaldım. Şaşırdım. Yine aynı laciler vardı üzerinde, hem de yeni ütülenmiş gibi gıcır gıcır. Tam da gecenin o vaktinde hazırlanmış bir yere çıkacak gibi. Beni içeri davet ettiydi. Girdim. Üzerinde sadece eski bir gece lambası bulunan maun masadan başka hiçbir şeyin olmadığı o loş odada oturup yine bu lacilerle saatlerdir kitap okuyormuş. Odaya alışınca diğer eşyalara göre biraz daha gösterişli, ama zevkle döşendiği her halinden belli olan güzel bir çalışma odası çarptı gözüme. Yerde bir eski halı, pencerenin karşısındaki duvarda bir hat. Talik yazıyla “Buda geçer yahu” yazıyordu sanırım. Hemen bitişiğinde, masanın yaslandığı duvarın üzerinde siyah beyaz genç bir kadın resmi. Hanımı olsa gerek. Tam gözlerimi kısıp resme doğru yaklaşırken, “rahmetli hanım,” dedi ve hemen konuyu değiştirmek istercesine gözlerini kaçırarak kahvedekileri hatırlatan, ama onlardan biraz daha dolgun belli bir çay bardağına açık çay doldurup bana uzattı. Önündeki ahşap sandalyeye oturuverdim. Sanki onun gizlemeye çalıştığı o derin hüzün benimde üzerime çökmüş gibi bir yorgunluk belirmişti üzerimde. Epey bir süre sustuk. Sonrasında her şeyi unutup çaylarımızı içip kitaplar hakkında, okumak hakkında hoş bir sohbete daldık. Yahu ne bilgili, ne saygılı adamdı. İlk o gün söylemişti, hiç unutmadım, eskiler saygısızlık olur diye kitabın üzerine kalem bile koymazlarmış. Ne adamdı be. Eski zaman adamı diyorlar ya herhalde böyle bir şey olsa gerek. Vallahi ilk defa bir kitabın sadece bir kitap olmadığını o akşam anladım. O akşama kadar bu bulmaca savaşlarında sakin bir taraftar olarak Ormancıya daha meyilli idim, fakat o akşamdan sonra Tahsin Amcaya olan saygım ve sadakatim daha bir ziyadeleşti. Ve hep ona ve o gece gördüğüm hoş fotoğrafına özenerek, bu okuma işlerine daha fazla merak saldım.

—Bilemediğin bir yer varsa sorabilirsin ormancı.

Tahsin Amca çok sever Ormancıyı. Memleketin emekli olmuş, ama bunu bir türlü kabul edememiş çoğu üst düzey memurunda görebileceğiniz o anlamsız kibirden eser bulamazsınız onda. Onun bulmacalarda yaptığı hileleri bilir ama görmezden gelir hep. Bazen takılır ona öylesine kızdırmak için. O zamanlar daha bir lezzetli olur muhabbetleri. Ama bazen, ihtiyarlıktan mıdır, yoksa yalnızlıktan mı? Bilinmez. Tahsin Amca da kaptırır kendini bu savaşa. İşte o zamanda kahve ahalisi tabii özellikle de benim için tam bir ziyafet saatidir.

—Eyvallah Tahsin Bey, bilemediğimiz yoktur çok şükür.

İşte kılıçların çekilip amansız bir savaşın başladığı an bu andır. Normal zamanlarda bu savaşın muhataplarından hiç kimse bir birine bu kabil sorular sormaz, soramaz. Ancak haram ayları bitince… Bu taktiksel, kalender meşrep cümle her zaman düşmanın açığının kollandığına ve uyanık olmasına dair mecazi bir anlam taşır ve bu minval üzere kullanılır.

Yukarıdan aşağıya ikide ciğer diye bir kelime var. Tam onun orta harfine denk gelen üç harfli bir kelime; orğ… Nedir acaba?

—Allah Allah Ormancı burada bir yanlışlık var, bu orğ ne demek?

Ormancı hemen Tahsin Amcanın tarafına doğru seğirtti bakışlarını şöyle soğuk bir tebessümle hasmına baktıktan sonra bana döndü. Tahsin Amca da hiç kaçırmıyor fırsatı, hemen dikildi bize doğru, bir fırsatını bulup bana göz kırptı, devam et bakalım diye.

—Ne yanlışı olacak hoca orada ne yazıyorsa biz de onu yazdık sen de âlemsin vallahi. Nerede gördün kafamızdan bir şey yazdığımızı da, böyle imalı imalı konuşuyorsun?

Yahu adamı kızdırdık. Şimdi gönlünü almak lazım… Hemen sağdan sola olan sorular listesinde yedinci soruyu bakayım dedim. İçimden, ulan Ormancı âlemsin demek geliyor ya olmaz, tam da en kuvvetli hasmı karşısındayken ayıp olur, kırarız adamın kalbini. Ama vallahi âlem adam, nereden bulur bu kadar saçmalamayı hayret. Sanat, vallahi sanat bu… Adam üç harfli üflemeli çalgıya orğ yazıp halletmiş işi, nasıl olsa yukarıda da ciğer var tamam kesin doğrudur diye. Bu bulmacacı takımının bilemediği yerleri mantığa uygun olarak doldurduklarını duyduydum da böylesini hiç görmemiştim. Hay Allah iyiliğini versin be Ormancı. Neyse fazla gülmeyelim de adam yine alınmasın şimdi. Orhan da geldi zaten.

—Oğlum sen Çorumlusun bilirsin Çorum’da bir ırmak, beş harfli?

—Yahu bırak şimdi Çorum’u, ırmağını gel şöyle bir konuşmam lazım seninle.

— Hayırdır?

Orhan’ı hiç böyle solgun görmediydim. Mühim bir şey mi var acaba? Hemen Ormancıdan müsaade aldım. Tahsin Amcaya da göz ucuyla bir selam. Biri açık, iki çay bağırıp arka tarafta az önceki definecilerin tam karşısına çöktük. Adamlar da tam kalkıyormuş zaten, aniden ayaklanınca Orhan ürktü. Şaşırdım. Hiç soğukkanlılığını kaybetmeyen biri olarak bu heyecan garibime gittiydi. Hemen söze başladı. Bu da garibime gitti. Hiç onun böyle aniden söze başladığına şahit olmamışımdır.

— Biliyorsun, abim geçen ay evlendi. Tam ben askerden geldiğim günlerde. Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Bir takım problemler vardı. Aşıldı sanırım. Aşılmasa evlilik olmaz ki değil mi. Ulan biz de evin küçük kardeşiyiz hani, hiçbir halttan haberimiz yok. Neyse herhalde askerde olmamız sebebiyledir dedik, sustuk.

Kerim abi çayları getirdi. Orhan’ın durumunu oda fark etmiş. Birkaç kelam edip çekildi. Nedir ne değildir derken olayın aslına gelemedik. Orhan bir sürü şeyden bahsedip duruyor, sanki az önce düşündüklerimi fark etmiş gibi eski alışkanlığının ve benim şaşkınlığımın tadını çıkarıyor. Ben de bir türlü araya girip sadede gel demeye cesaret edemiyordum. Neyse…

— Neyse, senin anlayacağın, bu kızın daha önce bir sevdiği mi varmış ne, bu gidip görme, isteme hadiseleri esnasında araları açıkmış, oğlanın maddi durumundan dolayı sanırım. Üniversitede öğrenciymiş, doğru dürüst bir işi bile yokmuş. Tabii kız tarafı ağa tarafı, iş olmadan olmaz deyip kesip atmışlar bu arada da birileri bizimkilere böyle böyle bir kız var sizin büyük oğlana olur deyince annemler de gitmişler görmüşler, sonrası malum istemişler.

Kerim Abiyle göz göze geldik bir an. Ne var gibi göz kırptı. Tam bilmiyorum der gibi işaret yapacaktım biri bağırdı dışarıdan. Ürktüm. Kerim abi fark etti. Gülüyor. Hayret, Orhan hiç farkına varmadan devam ediyor. Soluk almıyor sanki. Çayını da içmemiş. Hâlbuki hiç sevmez soğuk çayı. Hep anlatırdı askerde en çok sıcak çay içmeyi özlemiş. Plastik bardaklarla içilen çaydan şikâyet edip dururdu. Hala konuşuyor. Sanki her şeyi bir an önce anlatayım da kurtulayım der gibi hınçla döküyor kelimeleri masanın üzerine. Yüzündeki bu ifadeyi daha önce hiç görmediydim. Şimdi fark etti.

— Sen beni dinlemiyorsun herhalde?

—Yok, canım, dinliyorum, öyle birden bağırılınca ürktüm sadece. Sen devam et.

— Neyse nerede kalmıştık? Tamam. Kızın ailesi de, kız da ilkin hemen hayır diyememişler, ama pek de ağırdan almışlar işi. Fakat bizimkiler beğenince ve de ısrar edince olay kopmuş, kız biraz nazlana nazlana, biraz istemeye istemeye razı gelmiş. Sonra işler ciddiye binince… Diğer çocukta öyle etrafta deli divane gibi dolaşıp ulu orta herkese derdinden bahsedince her şey allak bullak olmuş. Kızamıyorsun da adama, ne adamı be düpedüz çocuk ben gördüm, hatta çaktırmadan konuştum bile. Şu aşağıdaki, hani senin her yanından geçtiğimizde hep bir gün çok güzel bir hikâyesini yazacağım deyip durduğun o incirin altında… Bir görsen bir efendi, bir güzel yüzlü ki sorma. Biraz da, bu hadiseden dolayı sanırım, meczuplaşmış mıdır, nedir?

Yani anlayacağın bizim evde bir matem havası sorma gitsin. Şimdi gelinde mutsuz, somurtuk, hiç konuşmadan, yemeden içmeden kesilip öyle kös kös oturunca bizimkileri aldı bir telaş. Ne yapalım ne edelim diye kara kara düşünüp duruyorlar. Geçen bana teyzem dedi. Hani lisedeyken bir dönem edebiyatımıza giren teyzem. Aklıma yattı da onun için geldim. Vallahi aklıma yatmasa inan seni hiç rahatsız etmem. Ama olursa ancak bu şekilde olur dedim ve şimdi buradayım işte. Neyse, lafı uzatmayalım. Teyzem seni sever bilirsin. Ta lise günlerinden beri… Git konuş, halden anlar, ağzı iyi laf yapar, bir iki güzel kelam ediverdi mi kızın da oğlanın da bir şeyciği kalmaz dedi. Ulan büyücü müsün nesin konuştun mu vallahi her şey değişecek gibi geliyor adama. Teyzem de etkilendiğine göre var sen de bir maharet… Neyse yine uzatıyoruz lafı. Vallahi, ben de düşündüm taşındım son çare bu dedim artık. Evdekiler bilmiyor, bir teyzem, bir ben, bir de sen. Her şey bitmiş şimdi bu saatte kestirip atmak da kolay değil. Konu komşu ne der sonralar başladı. Sanki bütün hayat onlar içinmiş gibi… Vallahi abi hakikaten her geçen an daha da aklıma yatıyor. Sen becerirsin bu işi. Bir konuşsan şunlarla.

Bak sen şu Allahın işine. Şu sabahki çocuk? Yok, canım tesadüfün bu kadarı da. Olur mu acaba? İncir ağacının altında gördüm dememiş miydi? Hay Allah! Ne desem ki şimdi?

— Ne desem ki? Vallahi Orhan ben ne derim ne anlatırım zavallılara. Söyleyecek söz mü olur bunun üzerine? Çekecek çileleri varmış demek. Sabretmek lazım. Elden başka bir şey gelmez. Olmazsa, nasip değilmiş dersin! Nasip değilmişmiş. Ulan bunu demek o kadar kolay mı? Hadi demek kolay tamam, bir solukta çıkarıverirsin ağzından iki kelimeyi, ya sonrası? Ben de nasip değilmiş desem yetmez mi? Başka da ne gelir ki be elden Orhancığım. Ne gelir ki elden sahiden de? Nasip değilmiş işte.

-2-
Bitti. Tam da o incir ağacının karşısında uzayan servilerin altındayım. Yıllar sonra. Yorgunum. Yokuşun başındaki banklardan birine çökmüşüm. Sanki bir ömür geçti. Elimde az önce bitirdiğim hikâye. Benim hikâyem mi oluyor şimdi bu? Hikâyeler birbirine karıştı artık. Bilmiyorum. Söyleyecek neyim kaldı? Ama susamıyorum işte. Şu içimdeki ses… Ahh. Ben bir sırrı ifşa ettim. O incir ağacının altında… Ne yapayım dayanamadım. Çocuktum. Şimdi o incir ağacı yok artık. Kestiler. O parke taşlı yolu gölgeleyip masala dönüştürebilecek hiç bir şey kalmadı geride. Şimdi pis bir güneş her yerine vurup uyuşturuyor yolu. Bir türkü vardı; “İncir ağacısın, gam götürensin” diye. Gamımı da aldı gitti işte. Sanki bütün günahlarımın kefaretiymiş gibi. Ne garip. Hayat hep aynı kayıtsızlığıyla dilsiz, gönülsüz bir deli gibi geçip gidiyor önümüzden. Sadece seyrediyoruz. Kaç zaman geçti bilmem. Bazen asırlar geçmiş gibi geliyor. Bir kere, yalnızca bir kere çok ağır geldi o sır, orada da yıkılıp kaldım. Hani kaldıramayacağı yükü yüklemezdi Allah? İnsan bazen tatlı, kan gibi ılıcacık bir öfkeyle söylememesi gereken şeyleri söyleyebiliyor. Sonra utana sıkıla geri çekiliyor belki, ama damağında hep ekşi bir şeylerin keyif veren, ağzı uyuşturan tadı… Söylemememiz gerekenleri en çok da söylemememiz gerektiği için söylemiyor muyuz? Sıradan bir hikâyenin içinde yer alan huysuz, tatsız, tuzsuz adamlar gibi konuşuyorum bazen. Her neyse…

Ayağım takıldı küçük bir çıkıntıya, az kalsın düşüyordum. Korktum. Demek ki kaldırabilirmişiz o yükü deyip geri çekildim, içimde, karanlık bir yerlerde ara sıra baştan çıkarıcı müziğini duymak için kulak kesilirim diye gizlediğim bereketli bir şüpheyi bilerek görmezden gelerek. Etrafıma bakıyorum gören var mı diye. Komik. Dayanamadım işte, ne yapayım. Sanki sürekli keyifle kaldıramayacağı yüklerin peşinden giden bir hazcı gibi belki. Çocuktum daha. Çocuk muydum? Bilmem. Zor geldi ama. Hiçbir şey yapamadan, hiçbir şey düşünemeden, belki aklı başından gitmiş bir deli gibi, hemen ne varsa içimde, değerli değersiz döküp bıraktım o incir ağacının altına. Şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum ki. O incir ağacını bile, gerçekten de var mıydı öyle bir ağaç? Yoldan gelip geçerken fark etmezmiş insanlar. Kime sorduysam aynı cevabı verdi, gerçekten de olabilir miydi öyle bir ağaç? Ama ben biliyorum işte. Şimdi herkesin bildiği hiçbir anlamı kalmayan bu sırrım kadar, herkesin bildiği bu günahım kadar eminim. İkisini de ömrümün sonuna kadar taşıyacağım sırtımda, kardeşim İsa gibi.

Yüklenip yükümü yorgun bir kirpi gibi, gideceğim gidebileceğim yere kadar. Yine İsa gibi. Bir ağırlık kaldı o günden sonra üzerimde, anlam veremediğim, sanki anlam verebilsem çok daha hafifleyeceğine inandığım bir ağırlık. Ama anlam veremiyorum. Galiba hiçbir zaman da veremeyeceğim. Yorgunum. Mevlana mı diyordu, “Sevgilinin sırlarının gizli kalması daha hoştur. Kapalı söylediklerime kulak ver de işi onlardan öğren.” Çok geç karşılaştım bu öğütle. Gerçi erken olsaydı ne değişirdi ki? Çocuktum dedim ya. Ne anlayabilirdim ki? Her şeyden bahsederek öğrendim susmayı. O günahımdan geriye kalan, zaman geçtikçe değerini daha iyi anladığım bir miras bu sanki. Hep olur olmadık şeylerden konuşarak susmayı ve o suskunluğun içerisine sevgiliye ait sözleri gizlemeyi ne çok geç öğrendim yazık.

Ne olduysa o gün oldu. Ihlamurlar kokusunu vermeden bir iki hafta kadar önceydi. Yaz biraz geç kalmıştı galiba. Havalar bir sıcak, bir soğuk. Tatlı ama ısıtmayan bir ılıklık dolaşıyordu her yerde. Ceketlerimizi çıkarmazdık daha, ama gömleklerimiz salık olurdu. Karneleri aldıydık. Bitmişti işte her şey, mezun olmuştuk. Şimdi ne olacak diye düşünüyorduk, ürkek birer kuş gibi, hatta düşünmüyorduk bile. Bir his her şeyi bizim adımıza yaşıyordu sanki. Bize düşen yalnızca anlamsız konuşmalar içerisinde ne hissettiğimize dair birkaç manasız sözdü, o kadar. Okuldan uzaklaşmıştık. Her okul çıkışında Yıldırım’dan Heykel’e, Heykel’den de Emir Sultan’a doğru yürürdük. O günde tam Heykel’den Emir Sultan’a uzanan o bildik yolun ortalarında bir yerlerdeyken Yeşil’de türbenin ardına düşen parke taşlı yolda ağır ağır, Tarık, ben, Fatih sessizce eve doğru yol alırken… Yazın ve onca yılın yılışık yorgunluğu üzerimizde, yakaları kirlenmiş beyaz gömleklerimiz pantolonlarımızın üzerine salık, elimizde kravatlar… Bütün haşarı dalgınlığımızla, umursamazlığımız ve küstahlığımızla yürüyorduk. İşte tam o anda gördüm onu. İlk defa değil. Ama daha önce defalarca gördüğümü unutarak, defalarca konuştuğumu, defalarca kayıtsız kaldığımı unutarak. Her şeyini bildiğim, ailesini, sesinin tonunu, ağabeylerini, kardeşini, kuzenini, kuzeninin evinin telefonunu, hatta o an çantasının kapattığı üniformasının üzerinde yarım yamalak görünen, abisiyle beraber aldığımız okul armasının fiyatını dahi bildiğim bir kız, yavaşça, hiç hissettirmeden serin bir akşam esintisiyle beraber masalsı bir periye dönüşerek önümden öylesine tatlı, ılık sular gibi akıp gitti. Değiştim. Sanki tüm dünya da benimle birlikte değişti.

Ahh! Eskimiş, pörsümüş, hiçbir anlamı kalmamış olağan hayatların hay huyu arasında kuruyup gitmiş bir heyecan nasıl anlatılabilir ki? Çaresiz. Kutsallığını yitirmiş bir mabet gibi…

Heyecanlandım. Ellerimde, şimdi bile utandığım bir titreme… Hiç kimseye, hiç kimseye anlatamayacağım, hiç kimseye söyleyemeyeceğim bir sır gelip buldu beni o an. Değiştim. Benimle birlikte her şey de değişmişti sanki. Bambaşka bir gömlek giyindim o gün üzerime. Ne yapabilirdim ki? Sadece sustum. En olmadık şeyi yaptım ve sustum. Suskunluğumu havadan sudan konuşmalara gizledim de sustum. Öyle sessiz sedasız sustum ki, bir kişi bile fark edemedi giyindiğim o kutlu kırgınlığı.

Günler geçip gidiyor işte. Tutabiliyor muyum geçen zamanı? Ya da tutabilir miyim? Hayır. Yürüyorum. Belli bir menzili yok bu yürüyüşümün artık, hatta yürümüyorum bile, sadece sırtıma çöken dünyanın ağırlığı itiyor beni. Hepsi bu. Kaldırabileceğim kadar gideceğim. İnsanları daha iyi görebiliyorum şimdi. Hepsi cüzamlıymışım gibi kaçıyorlar benden. Amansız bir hastalığa yakalanmış gibi merhametle bakıyorlar. Beni anlamaya çalıştıklarını söyleyenler, hikâyemi dillerinden düşürmeyenler, neden olduğunu bilmeden sadece nefret besleyenler, hep aramızda aşılmaz bir mesafe olduğunu coşkuyla yüzüme vuranlar, her hareketlerinde gülüp geçtikleri bir deli olduğumu hatırlatmaya çalışanlar hepsi, ama hepsi aynı iğrençlikleriyle geçip gidiyorlar önümden. Verdikleri, vermedikleri, aldıkları ya da almadıkları selamlarda hep bir hastalık ve acıma var. Bu hastalık onlardan değilse kimden? Hasta olan benmişim gibi bakmıyorlar mı bana? Deliriyorum o zaman. Bazı zamanlar huysuzluğumdan yorulup bana mı öyle geliyor acaba? Diye düşünmedim değil, ama eğer onlar haklıysa o zaman da ben hasta oluyorum, demek evham değil bu gerçekten de ortada bir hastalık varmış diyorum kendi kendime. Yine haklı çıkıyorum. Haklı çıkmaktan da yoruldum artık. Bak hikâyemizi anlatıyorlar. Evet, bizi bir hikâyeye hapsettiler kardeşim. Elimde işte. Hep istediğin bu değil miydi diye soruyorum şimdi kendime. Değilmiş. Yanılmışım. Olamaz mı? Yanılamaz mıyım? Herkes yanılmaz mı ki hayatında sanki. Neden yanılmak bile lüks oluyor benim için? Evet, itiraf ediyorum işte bir hikâye değilmiş benim istediğim. Değilmiş.

Hem neden hikâyemizi anlatıyorlar ki? Lanetlemek için, bambaşka, hiçbir zaman içinde olmak istemedikleri ama ona rağmen süslemek için ellerinden geleni yaptıkları bir dünyaya hapsetmek için, uzaklaşmak, uzaklaştırmak için değil mi? İnsanlar en çok da hikâyelerini dinlediklerinden nefret ediyorlar en çok onlardan uzaklaştırıyorlar kendilerini anladım. Hikâyelerimizi anlatıyorlar, dinliyorlar, sonra da arındıkları günahların rahatlığıyla evlerine, o hiçbir hikâyenin içinde yer alamayacak kadar sıradan hayatlarına dönüyorlar, bizi burada bırakıp. Öyle onlarınki gibi bir hayat istedim evet, bunu da itiraf ediyorum, çok istedim hem de. Ama beceremedim yüzüme gözüme bulaştırdım. İsteyip de beceremediğim için böyle değil miyim ki bugün? Ama ne yapabilirim? Bütün bu sorular… Bitti artık. Adımı bile hatırlayamayacaklar yakında. Sanki şimdi biliyorlar mı? Hikâyem ağır ağır her şeyin üzerini örtecek. Hatırlamak istediklerinde ne diyecekler? “Hani şu incir ağacının altındaki çocuk var ya, hani canım güzel yüzlü olan biraz deli miydi neydi hani, işte o” diyecekler belki. Ne yapabilirim ki? Yazılmış. Şimdi daha bir anlamlı olmadı mı? Demiştim ya kutsallığını yitirmiş bir mabet gibiyim. Gibisi fazla artık tam da öyleyim işte. Ara sıra hikâyemizden hatırlayacaklar hayal meyal. Bir ismimin olduğunu bile akıl edemeyecekler. Belki de hatırlamayacaklar. İstemiyorum da artık. Bir hayalet gibi yaşamak değildi ki benim isteğim. En çok da bir hikâyenin içerisine hapsedilmekmiş hayalet gibi yaşamak. Sahi adımı biliyorlar mıydı ki? Zayıf, buruşuk, mevsimini kaçırmış bir hazan yaprağı gibi savrulup gideceğim bu rüzgârın önünde. Hatta gidiyorum. Ahh! Her şeyin acıyla yoğrulmuş mütevekkil bir tebessüme dönüşeceği gün nerede kaldı?

-3-
Her şey geçti gitti. Sert bir lodos gibi. Buranın lodosları meşhurdur. Sanki her şeyi alıp götürecekmiş gibi kinle, öfkeyle eserler çoğu zaman. Genç bir kızken ne de korkardım. Ben korkunca ağabeyim de alay ederdi hemen. Dağa doğru bakan evimizin penceresinin kenarında, cama öfkeyle vurup duran rüzgârın ürkütücü müziğini unutmaya çalışarak öylesine hayallere dalmak da güzel olurdu ama. Şimdi hepsi geçmişte kaldı. O incir ağacı gibi. Geçenlerde gittim baktım, gerçekten de yerinde yeller esiyor artık. Neden kesmişler ki sanki. Parke taşların üzerinde, dalından düşüp oraya buraya dağılmış incirlerin izleri hala belli oluyor. Kaç yağmurda geçse üzerinden inatla silinip gitmeyecek gibi… Bu hikâyeyi okumadan önce fark etmiş miydim onu hiç hatırlamıyorum. Belki de hiç olmadı kim bilir. Yalnızca bir hikâye işte. Tam da o sessiz sedasız kaybolup giden kız gibi. Kim biliyor ki benden başka, kaybolup gitmediğini… Öyle mi gerçekten? Herkes öyle biri var mı gerçekten diyormuş. Olabilir mi ki öyle biri? Öldü gitti o da. Şimdi, tam şu an içimde, en derinlerimde soluk atışlarını fark ettiğim kim o zaman? Hem yaşamış olsa ne olur ki? Geçti gitti işte. İyi ya da kötü olan her şey gibi. Geçmişin karanlıklarında kaybolup gitti. Mutlu, çok mutlu bir aile var artık onunla aramızda. Neyse, Ormancı da sizlere ömürmüş. Geçen beyimden duydum, yemekte, alelade bir şeyden bahseder gibi rahattı. Neden herkes bu kadar merak eder anlamam. Ve neden hemen unuturlar. Adı üstünde; Hikâye işte. Yalnızca bir hikâye…

Kitabın kapağı takıldı gözüme. O zamanların mahallesinin resmi, bizim hikâyemizin mahallesinin. Bizim mi? Biz kimiz? Allahım ne oluyor bana? Karakalem. Eski olan neden hep bu kadar güzel olur ki anlamam? Eski ramazanlar gibi. O kalabalıklar canımı sıkıyor artık. Hâlbuki o eski kalabalıkları ne de severdim ben, o yokuştan akın akın gelirdi insanlar, şenlikli bir panayır yeri gibi. Belki yazı da en çok o yüzden severdim. Ne çok acı barındırıyormuş içinde meğer. Bu hikâyeden öğrendim. Neşemizin hiç uğramadığımız diğer yanında koca bir hüzün gizliymiş. Nereden bilebilirdim?

Şu incir ağacı… Ne kadar da güzel görünüyor. Gerçeği de bu kadar güzel miydi acaba? Neden hatırlayamıyorum anlayamadım. Hemen her şeyi görebiliyorum zihnimde. Ama o ağaç? Zihnim inatla reddediyor onu. Eski zaman Emir Sultanını uzaktan da olsa, siluet halinde de olsa gözümün önüne getirebiliyorum. Yok, yok ne yaparsam yapayım yine de tam olarak hatırlayamıyorum o eski zamanları. Sanki bu hikâye değiştirdi her şeyi. Zihnimde sonradan eklenmiş parça parça fotoğraflar var biliyorum, ama sanki başka bir şey başka ve hatırlayamadığım bir şey var bu karanlığın ardında. Sanki hiç oralarda dolaşmamışım da bu fotoğraflar zihnimi aldatıp oralarda dolaşmışım gibi gösteriyor bana. İnsan yaşı ilerleyince, belki de daha huzurlu yaşamak için midir nedir, içinde bazı şeyleri öldürüyor galiba. Ölü bir şeyler taşıyoruz içimizde evet, bazen öylesine dolaşırken bir anda fark edip, heyecanla meraklı bir çocuk gibi kurcalayıp duruyoruz, umutla canlanmasını bekliyoruz. Ama hemen sonrasında hep soğuk ve kayıtsız bir unutulmuşluğa salıveriyoruz onu. Karnımdaki kıpırtılar en çok da o ölü şeyleri hatırlattığı için mi heyecanlandırıyor beni şimdi? Kim bilebilir?

Sonra şu yokuş, mezarlık, serviler, şu büyük camii… Ne kadar da uzaklaşmışım geçmişten. Hayat işte, geçip gidiyor. Durdurabilir misin? O incirin altında, o sırrı ifşa ettiğin ağacın altında, ağlamak üzere olduğun o günü hiç unutmayacağım, çok çok sonraları bir hikâyeden öğrensem de. Ya ondan çok çok daha öncekilerini de öyle değil mi? Bir eski yara gizliymiş içerimde. Senin de içerinde gizli olan. Sen gösterdin bunu bana. Şu elimdeki hikâyeye yalnız benim için gizlediğin o mektupla. Gizledin mi gerçekten? Yoksa benim evhamım mı? Şimdi üzerine süslü süslü binalar inşa ederek yok etmeye çalıştıkları o eski şehrin ya da mahallenin ruhu gibi, susuyorum çok uzun zamandır. Daha da susacağım belki. Susmak zorundayım. Gerçekten de susmak zorunda mıyım? Hayır. Ne diyordu hikâye de; “Sevgilinin sırlarının gizli kalması daha hoştur. Kapalı söylediklerime kulak ver de işi onlardan öğren.” Hikâyede mi diyordu? Hayır, hikâye de değil, peki nereden hatırlıyorum ben bunu? Allah Allah!

Şimdi yolu gölgelediği için kesilen o zavallı incirin ve Ormancının ve artık mutlu bir ailenin içinde gündelik hay huylarla sönüp giden, parlaklığından eser kalmayan o eski mücevherin hala donuk parıltılarının içerimde bir anlık da olsa aydınlattığı yaramın hatırı için konuşacağım. Yorgunum. Her şey geçti gitti. Küllenmiş bir hikâyenin içinde, ben de geçip gidiyorum, sen de. Sert bir lodos gibi.

Ahmet geldi. İrkildim. Kitap elimden düştü. Hiçbir şey olmamış gibi yapmaya çalışarak eğilip aldım. Karnımda çengelle aşağıya doğru çekiyorlarmış gibi bir ağrı. Neden heyecanlandım? Elimde sadece benim için yazıldığını belki de sadece benim bildiğim hikâye, öylece kalakaldım. Elimde iğreti, mide bulandırıcı bir günahın meyvesi gibi, yapış yapış iğrenç bir böcek gibi sanki. Atmak istiyorum kitabı elimden, alelade bir şeymiş gibi bırakmak istiyorum bir kenara elim varmıyor. Bakışlarımda suçüstü yakalanan bir çocuğun masumiyeti öyle bakakalıyorum yüzüne. Ne de güzel yüzü vardı. Gülüyor. Şaşırıyorum. Tam da şu an sanki incir ağacını hatırlıyor gibiyim. Sanki her şey bir anda bir perdenin inmesi kadar kısa bir anda gözümün önünden geçip gidiyor. Sonra o… Bir türlü kovamıyorum o çocuğu bakışlarımdan. O böyle gülünce içim rahatlıyor benim. Dinleniyorum. Hala gülüyor. Niye ki? Sanki bütün düşündüklerimi anlamış, merhametle, amansız bir hastalığa yakalanmış birine bakar gibi acıyarak, “Ne yapalım, yapacak ve de söyleyecek bir şey yok.” der gibi, kanaatkâr bir dervişin tevekkülüyle yalnızca gülüyor.

— Hiç bırakmıyorsun elinden bakıyorum.

— Neyi?

Hala gülüyor. O böyle gülünce ben… Kitaptan bahsediyor tabii. Hay aksi bir türlü bırakamadım şu kitabı elimden. İçeri girerken de elimden düşürmem çok fena oldu. Niye bu kadar telaşlanıyorum ki sanki. Zihnimi toparlayıp bir cevap vermeliyim artık.

— Kitabı mı? Güzel yazmamış mı? Emir Sultanı düşünüyorum. Ne kadar da değişmiş değil mi?

Az kalsın ne kadar da değişmişiz diyecektim, korktum, ellerim de titriyor üstelik. Neden korktum ki? Bir anlamı var mı?

— Biliyor musun, hala emin değilim öyle bir incir ağacının olup olmadığına… Ne yaptıysam hatırlayamadım. Geçen arkadaşlarla konuşuyoruz, onlarda hatırlamıyorlar. Öyle kimsenin fark etmediği bir derviş gibi. Hayret o kadar yıl inip çıktık o yokuşu, hiç dikkat etmemişiz. Ne kadar da neşeliymişiz meğer…

— Garip olan hiç kimse fark etmemiş.

Garipmiş. Neden garip oluyormuş ki? Bir incir ağacından bahsediyor işte. Sıradan, hiç birimizin özel hikâyesinde hiçbir anlamı olmayan bir incir ağacından, ama yolu gölgeleyen, ona anlamını veren ama sonra çekip giden bir incir ağacından. Sanki bütün hikâye onun içindi de biz, hepimiz; sen, ben, Ormancı hatta bütün Emir Sultan onun hikâyesinde sıradan figüranlardık. Her şey onun gidişiyle bitti. Gerçekten neyin hikâyesiydi aslında anlatılmak istenen? Benim mi, senin mi, Emir Sultan’ın mı yoksa o incir ağacının mı? Bir bilsem. Bir anlayabilsem.

İçimde bir can var. Şimdi daha iyi hissediyorum. Ahmet geldi, yanıma oturdu. Saçlarımla oynuyor. Her akşam yaptığı gibi… Elleri ne de güzel dolaşıyor saçlarımda. Utangaç bir çocuk gibi. Heyecanım daha da arttı. Ben heyecanlandıkça içimdeki can da heyecanlanıyor sanki. Hissedebiliyorum. Ne garip sonsuz mutlulukla, sonsuz hüzün yan yana. Hepsi içimde. İçimde… Elimi tuttu. Sanki bir şeyler söyleyecek gibi bakıyor. Yüzüne bakmıyorum, bakamıyorum ama anlayabiliyorum. Hay Allah nereye çevirirsem çevireyim, gözüm de hep o kitaba takılıyor. Elimden de bırakamadım, yapıştı kaldı sanki. Fark etti mi ki acaba? Tam bir şey söyleyecektim ki, konuyu dağıtmak için…

—O türküyü buldum.

—Hangi türküyü?

—İncir ağacısın, gam götürensin.

Yazar Hakkında

Selman Bayer

Selman Bayer

| Yorumları
4
Adet Yorum Listeleniyor...
  1. 1Hüseyin Cahid Doğan
    2:14 pm | Nisan 21, 2008

    İnternet okurunun uzun metinleri okumakta biraz üşengeç bir tutum takındığına ilişkin bir araştırma yayımlanmıştı geçenlerde. Aynı araştırmada metinden önce yorumu okuyan okurların sayısının fazlalığına da değinilmişti. Umuyorum ki, internet okuru -belki bir parçada haklı- tutumunu “Yorgunum Yokuşu” için sürdürmez.

    Hikâye kanadı ağır aksak ilerleyen yazınımız için taze bir nefes duydum, sevindim.

    Evet, “Ne korkunç bir iklimdi çocukluğum”uz…

  2. 2Burcu Aker
    9:55 pm | Nisan 21, 2008

    “uzun bir hastalık gibi geçmiştir benim çocukluğum” der balzac, vadideki zambak’ta. ve incir ağacı’nın da cinli olduğu söylenir..

    öykü, yazarı belki reddetse de, çok iyi bir kurgu üzerine oturmuş, üç ayrı ağızdan anlatılıyor. o incir ağacı için çok iyi bir hikaye yazacak olan adam, meczup oğlan ve artık ahmed’in karısı.

    nefis bir öykü, sahiden de uzun yazıları okuma korkumuzdan sıyrılıp, metne belki de dar heji roke’yi dinleyerek başlamak lazım.

    değil mi ki “Ahh! Her şeyin acıyla yoğrulmuş mütevekkil bir tebessüme dönüşeceği gün nerede kaldı?”

  3. 3Hüseyin Cahid Doğan
    10:14 pm | Nisan 21, 2008

    İyi şarkı, iyi film, iyi alegori… İncir Ağacısın

  4. 4Zülküf Oruç
    2:38 pm | Nisan 25, 2008

    geç oldu biraz,
    hikaye de güzel hikaye üzerine söylenenler de anlamlı ve derin. tebrik ederim.
    “İnsanlar en çok da hikâyelerini dinlediklerinden nefret ediyorlar en çok onlardan uzaklaştırıyorlar kendilerini anladım.”
    çehov yıllarca dost olduğu esrik ressam Levitan’ı bir hikayesindeki kahraman olarak işleyince yıllarca sürecek bir dargınlığı da başlatıyordu. kimi zaman insanlardan bir hikaye kurmak onları hapsetmekle aynı manaya geliyor.
    bir de aynurun mezopotamyanın o en çok hüzne çalan resmini seslerle çizen muhteşem türküsünü hatırlamak da güzel….
    bize emir sultandan daha çok hikayeler anlatman dileğimle…

Yorum Ekleyin