Şair, ‘bura’dan çıkan, ‘öte’ye varamayan… Ve ne zamandır ‘bura’dan çıkan, ‘öte’ye henüz varan “yedi güzel adam”dan biri. Erdem Bayazıt. ‘Öte’ye uğurlama yeri Eyüp Camisi. Cami avlusu ufak mahşer. Kalabalıkta herkesin yüzü kendi içine dönük, kendi içine, kendi tabutuna. “Birgün öleceğimi biliyorum/Bunu her an ölür gibi biliyorum” diyen ve artık “ölümün iftar sofrasına” oturan koca Erdem Bayazıt. İşte orada. Biz, O’nu uğurluyoruz. O, giderken, sanki uğurlayanlarını, her birimizi kendi mahşerinin eşiğinde bırakıp, öyle gidiyor.
Mahşerinin eşiğinde duran nice insanla saf tutuyoruz. O safta irkiliyorum. Hüzünlüyüm. Bir kez olsun ziyaretine gitmemişim. Buna üzülüyorum. Buna üzülmeli insan. Rasim Özdenören’in elini öpüp, “Hocam, dünya gözüyle görme imkânı bahşeden yaradana şükürler olsun” dediğimde ne kadar sevindiysem şimdi de o kadar üzülüyorum. Diriliş’te karşısında oturduğum Üstat Sezai Karakoç’u dinlerken hissettiğim huzur, Eyüp’te, bu cami avlusunda beni terk ediyor gibi. Çocukların okuması için Cahit Zarifoğlu’nun hikâyeler kaleme aldığını öğrendiğimde de böyle üzülmüştüm. Üzülmüştüm, çünkü çok geç tanımıştım. Çocukluk ve gençlik günlerinde çevremden Zarifoğlu’nu bilen bir Allah kulu yokmuş. Üzülmüştüm. Bana öyle geliyor ki, Cahit Zarifoğlu, hikâyelerinin elime ulaştığından, o hikâyeleri okuduğumdan emin olsaydı “İsmimin baş harfleri acz tutuyor” demeyecekti. Buna da üzülmeliyim.Mavera gibi, Diriliş gibi bir araya geleceğimiz mekânlar olsa, diyorum. Ah olsa..!
Sonra nasıl oluyorsa kulaklarıma Erdem Bayazıt’ın sesi doluyor. Hatırlıyorum. Televizyon programında Diriliş Şairi Üstat Sezai Karakoç’a verilen ”Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü konu ediniyoruz. Yusuf Özkır ile birlikte, üstadın yakın arkadaşı olarak Erdem Beyazıt’ı Açılım programına konuk etmek istiyoruz. Ancak rahatsız olduğu için katılamıyor. Telefonla bağlanmasını rica ediyoruz. Kırmıyor bizi, “olur” diyor. Telefona alıyoruz. Yusuf (Kaplan) Hoca ödülü soruyor. Ödülün önemi üzerinde duruyor. Karakoç’a bu ödülün az olduğunu anlatıyor. Bir de geç kalınmış bir ödül olduğunu söylemekten kendini alamıyor. Sonra Yusuf Hoca, kendisinden Sezai Karakoç’un bir şiirini okumasını rica ediyor. Fakat O, bütün inceliğiyle okuyamayacağını söylüyor. Hemen ardından okuyamama gerekçesini dile getiriyor. Beni çarpan da bu gerekçe oluyor zaten: “Kendisinden izin almam lazım.” Arkadaşın hakkına bu kadar riayet, dosta bu kadar vefa…Bu hak-hukuk bilirlik, bu vefa anlayışı-idraki, Mevlana’nın, Yunus’un özü ve sesi olarak harfleriyle, kelimeleriyle, mısralarıyla yürekleri titretmişti. Boşluk-lu Yaşamak’ta Menderes’in idamına şahitlik etmiş, bir Bosnalı çocuk olarak bizlere şarkılarını emanet bırakmış, Çeçenistan dağlarında “Pusmuş insanlığımıza bu kan nereden damlıyor” diye sormuştu. Afrika, Cezayir, Senegal, Avrupa, Amerika, Rusya, Arabistan, Azerbaycan… kısaca tüm dünyayı hareket alanı bilmişti. “Katı bir çağ”da, “makine düzeninde”, kentin kalabalığında, ıssızlığında ve yalnızlığında konuşuyordu. Sokrates de Dostoyevski de mısralarına konuk oluyor, sofrasına oturuyordu. Ölüm, ana temalarından sadece biriydi. Kimdi bu adam? Kendisi cevap versin: Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım/Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun/İnsan barışa dursun selâma dursun zaman/Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN.
Mahşer eşiğinde saf tutan nice insan, şahitlik ediyor, Müslüman ve mümin olduğuna. İmam, cemaate bir kez daha sesleniyor, “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye. ‘Öte’den duyulsun isteniyor gibi, gür bir ses yükseliyor: Helal olsun!
Saf tutan cemaat içinde bulunmak vefa için yeterli mi, bilmiyorum. Vefasızlığım beni üzüyor. Bir güzel adamı daha, milletin güzel bir evladını-şairini uğurluyoruz. Hayattayken görülmeyen, görmezden gelinen şairin cenazesine devlet de sahip çıkıyor. Cumhurbaşkanıyla, Başbakan ve bakanlarıyla o ufak mahşer alanında, milletle bütünleşmiş olarak. Basın orada. Bilmedikleri bir şairin cenaze namazında…
ACZ’in şairinden mısralar takılıyor aklıma: “Şatom kararıyor, ay ışığında mezar/Lambayı yak anne, üşüdü parmaklarım/Gidiyoruz azar azar”
Allah rahmet etsin, mekânını cennet eylesin inşallah.
Hüseyin Cahid Doğan | Çarşamba, Temmuz 9, 2008, 7:46
“Yedi adam biri bir gün
bir aşk gördü
gereğini belledi
ölüm girse koynuna
Ayırmaz aşkı yanından”
“Ben iyi bir şair değilim, asla birinci planda olmadı benim için şiir. Ama mesela Cahit, şiiri hep öne aldı.” diyordu bir söyleşisinde Bayazıt. Bana kalırsa; Şuara 227′de anılana eşdeğer olduğunun şahidiyim hem burada hem orada…
Mavi Çocuk | Çarşamba, Temmuz 9, 2008, 19:28
“bir gülü kaldırıp mezarlıkta
sağlığınıza dedim hepinizin sağlığına”
sağlığınıza erdem abi sağlığınıza..