You are browsing the archive for .

Mesut Onat tarafından

zaman ve mekan

Ocak 4, 2009 Şiir

görüntü büyüleyen bir çağ…
zaman ve mekan arsız hudutları ile yön verirken aşka
sessiz sedasız büyüyen katliamlara tanıklık ediyoruz
sesimiz yankılansın istesek de
ellerimiz kan kokan bir çağı solduruyor…
dün felluce de atıyordu yüreğimiz
şimdi filistinli bir yürektir gözlerimiz
Ahmet Yasin’den Yahya Ayyaş’a koşuyor umudumuz
Ve şehadettir kanımızı coşturan…
akan bir nehir kadar berrak ve durudur sevdamız
kimbilir gazzede kuşatılan hangimiziz
ve bilen
ve gören…
ve çocukar saçlarından soluyor hayatı
elleri Fethi Şekaki amcalarının ellerinde…
Vakitsiz bir ürperişle
kapansada alnımız secdeye
bedenimiz, terli bir telaşla
direnti ateşini harlıyor…
Ve umarsız yarınlara
Yat komutu ekleniyor…

Mesut Onat tarafından

Yaşamak portre denemesi

Ekim 26, 2007 Değini

Yalın ve dokunaklı histeri nöbetlerinde tanıdığım hissizlik, SÖZ’ e tercüman olamamış zihinleri alaşağı etmişti. Hiçlik aleminin en uçarı gülümseyişini koynunda saklayan ve sonuçta olacak olanın ( ceza / mükafat veyahut tanımlanamayan yokluk / varlık ) kendisini ilgilendirmiyordu. İlgi alanı soluk alıp verdiği oksijen ve karbondioksit oranları da değildi. Yaşam denen varlık sahasında koşuşturan nice varlıklı! insan manzarası, tanımlı yaşamları daha bir itici kılıyordu. Gözleri, hayata ve ölüme perestiş etmiş o şaşalı tören alanlarında bulunmamak için insan eli değmemiş mekanlara, zamanlara, ez cümle ötelere bakıyordu. Sonsuza yürüyen, sonsuza boşalan bir damla tanesini kıskanan yüreğinin acısını, bedenine deryada attığı kulaçlarla ödetiyordu. Acımasız ve saldırgan tavırları teslimiyet bayrağının göndere çekilmesi ile son bulacak mıydı? Bilinmez ve fakat gözleri olanca berraklığıyla ufka bakmaya devam ediyordu…

Şimdi salınan bir çiğ tanesinde özgürlüğe yürüyen bir yelkenliye ümit beslemiş olsa da itibar edemiyordu. Zira bedene söz geçiren kendi değil bizatihi bedeninin kendisiydi. Kendi ile bocalatan bu serüven ‘hayata kollarından mı bağlıyordu yoksa zaaflarından mı çiviletiyordu’ bilemedi. Ve fakat bilendi, yaşamın omuzlarında bir heyula gibi çöken acısını aymaz bir bedenle yaşayacak, heybesine sorular ve sorunlar yerine yerkürede geçer akçe olan metaları ( Dolar. Euro, Sterlin, Altın, Hisse senedi, tahvil, bono, taşınmaz mallar….) doldurma cehdinde emin adımlarla yürüyecekti.

Yürü be kim tutar seni! naraları eşliğinde şen şakrak sokak başlarında köşe dönücü mekanlara doğru yol almaya başladı.

Lakin oyunun kuralları öyle şipşak öğrenilmiyordu, bu sebeple oyunda arzı endam eden tipler öyle sıradan yurdum insanı sayılmazlardı. Kibir ve müstağniliği hak etmiş ve bu sebeple kasıla kasıla küçük dağları yaratmış edasında yürüyorlardı. Oyuna dahil olmak isteyen o kadar çok beni adem vardı ki sıra bizinkine zor gelirdi. Bu zorluk bazen kendi küçük dünyalarında kurdukları iktidar alanlarında tatmin bulurken bazen de istemem havalarında oyuna dahil olamamanın acısını bedenlerinden çıkaranlarla dolup taşıyordu. Bir tür sado mazoşist havaların yaydığı pis kokular yaşam alanlarını çekilmez kılabiliyordu. Olsun du, hayatın soyut alanlarında koşuşturmaktansa somut öneriler her zaman için daha cazip ve albeniliydi. Hem somut göstergelerde beliren katsayı soyut olanı da kuşatabilirdi, değilmiydi ki bedenin ruhuna yüklediği fiyaka ancak altmış model bir Mustang’in direksiyonu başında taban yapar veya 4×4 ün fiyakalı bir X5′i ile kasıla kasıla oyuna dahil olabilmenin ön koşulunu geçmiş olmanın hazzını konu komşuyu çatlatırcasına sergilemek…

Değildi elbet! Ancak ertelenmiş ölümlerden sinen yaşamak sancısı türlü arayışlar sonrasında beyaz bayrak sallamak zorunda kalan bir nevi tanımsız cesetler arasında yaşamak…

Sancı, bundan sonra ya kanıksatır, hissizleştirir yada kavileştirir ve direngen kılabilirdi.

Kendi inşa etmek zorunda olduğu varlık alanlarında terbiye olmuş ince kırmızı hatlarını dayatmadan ve fakat bu tanımlanabilecek sınırlara riayet etmeyi erdem bilen ve bu sınırların oluşturduğu birliktelikleri çoğaltan, hayat veren, hayat bulan direngen soluklar yaşamı çekilir kılabilecektir. Sükut soluklanmayı başlatır elbette ancak sese kulak kabartma kudreti elinde olanlar yaşamak sancısını güzel doğumlara dönüştürebileceklerdir.

DİKKAT

Çocuklarımız büyümeden küçülmeye başladı…

Ve korkularımız yaşadığımız mekanı / zamanı gasp eden varlığımızın yaydığı zehirli gazlardan çoğalıyor. Şimdi hiçlik zamanıdır! Dökün heybenizde ki kirli çamaşırları ve bulduğunuz ilk nehirde arınmayı dileyin sözün sahibinden…