Meral Afacan Bayrak Dizini.

Meral Afacan Bayrak tarafından

Epik düşler

Aralık 4, 2008 tarihinde Hikâye dizini altında Meral Afacan Bayrak tarafından yayımlandı ve 425 kere okundu

Her şey birbirine girdi. Kafa karışıklığım had safhada. Hastanede sıra beklerken bunun normal bir süreç olduğunu düşündüm. Gelirken yolun sonundaki sarmaşıklı evin bahçesinde gördüklerim gibi. Cenneti andıran yeşil, sarı, kırmızının oluşturduğu renk cümbüşü…

Kamelyadaki genç kadın… Dalgındı. Yoldan geçen birinin öylesine süzülüşüne benzemiyordu bakışları. Saatlerdir orada, öylece oturuyordu.

(Anne, bak! Denizde ışıklar yandı” diyen çocuğun gözlerindeki pırıltıya, yaşama sevincine tutundum birden. Çocuk duyarlılığı mı, yakamozun tarifi midir sevincime takılan. Asılı mı kaldı yoksa mavi düşler sandalın ucunda, peşine takılan ben miyim? “Nerede kaybettin huzuru?” demiyor. Sigara içen kadın, ikide bir saçını geri atıp, burnundan soluyarak: “Nerede düşürdün kolyeni savruk kız?” diye köpürdü âdeta. Başımı çevirdim. Görmediğimi, duymadığımı anlaması için, emlakçının camına döndüm; satılık ilanlarını okudum…)

Koridordaki bankta iki büklüm olan orta yaşlı adam… Elinde kalın bir dosya… Kaygılı gözlerle etrafına bakınıyor. Sırası gelince, ablak yüzlü memur soğuk bir ses tonuyla: “Yarın saat iki’de gel amca, sonuçlar ancak çıkar.” Dedi. Hastanın bir asker gibi hazır ola geçmesini yadırgamamıştı Gülendam hemşire. Her gün böyle bir sürü insanla karşılaşıyordu. Umarsızca terliklerini sürükledi. Servisin kapısında hızla kayboldu.

(Dağılan bir uyku gibi, yarım kalmış bir düş gibi. Güneşe bir türlü dönemeyen yüzümü toplayıp, sıyrılıyorum anılardan.)

“Şimdiki bir tufanı andırıyor, sağ salim çıkabilirsem -burada gevşemişti-benden bahtiyarı yok Ünver.” dedi Zihni.

Deri koltuğa iyice gömüldü. Sehpanın üzerindeki ambalajı yırtık kutusundan bir tane çikolata daha aldı, ağzına attı. Bunu ameliyat ettiği bir hastanın yakını getirmişti. Bir de çiçek. Köşede diğerlerinin yanına konmuştu. Görevli bir hademe tarafından, bu saksılar her gün sulanıyordu. Yemyeşildi. Hiçbiri açmazdı.

(Kaçsan kurtuldum desen, bulur ölüm seni bir köşede, belki kuytuda. Dağların ardıysa, muradımı kilitler. Hacetimi sayıklar dururum, unutulduğum şehirlerde. Boğazıma takılan -yediğim- lokma mıdır, yoksa hıçkırık mı bilemedim.

“Neden Allah’ım?”, sanki rüzgâr savurur, acılarını yükler kanatlarıma. Nedeni yok işte bunun. Her şey usulüne uygundur. Lüzumu yoktur telâşın.

Kendimizi unutmadan çıkmaz sokakların yokuşlarında. Susuz kuyularda, dönüp dolaşıyoruz.)

“O kadar ciddi desene, bu kez” Kahkahayı patlatmıştı ardından, Sümbül. Sesi muayenehanenin ses geçirmez duvarlarında dağıldı ve yitti. Ünver, hepten sıkıldı.

(Hep heves değil miydi gitmelerden artakalan? Umudun izini sürerken sapa yollar esir almıştır benliğimi. Ne yapsak azat etmiyor, yakamızı bırakmıyor. Herkes kaderini yaşıyor, ben de yaşayacağım.)

“Basit, ama eğlenceli bir hayat…”

“Bugün bir hastanın anlattıklarından çok etkilendim.”

Kapıda çaycı Eşref göründü. Çayları, kahveleri özenle dağıttı. Boş bardakları topladı. Sessizce dışarı çıktı.

Diğerleri dikkat kesildiler Ünver’e: “Kocası çocuğu olmuyor, diye bırakmış. Hâlbuki tedavi olabilir. Allah’tan aile sahip çıkmış. Ona yeşil kart başvurusu yaptık.”

“O da bir şey mi Ünverciğim? Bir hastanın doğumunda kıyamet koptu. Üç tane kızı varmış. Bu defa da oğlan olmadı diye, ortalığı ayağa kaldırdı adam.

Güç bela dışarı çıkardık. Tutup av tüfeğiyle atını öldürmüş. Ağrı’da arabacılık yapıyormuş.”

“Kendini vursaydı, daha iyiydi. Akılsız adam! Neyle geçinecek şimdi?”dedi Sümbül doktor.

“Neden burayı seçmişler?”

“Mevsimlik işçi olarak gelmişler. Para kazanamayınca kalmışlar, dönememişler memleketlerine.”

“Gerçekleri kabul etmek lazım hâlbuki.”

Sümbül, bu defa gülmedi, bunları düşündü. Saatine baktı. Mesai bitmek üzereydi. Esnedi:

“On dört tane ameliyata girdim bugün. Son dakika bir hasta daha çıkmasa.”Gözlerini oğuşturdu Zihni.

“Ben de yarın Ankara yolcusuyum. Tıp kongresine çağırdılar. Bir aksilik çıkmazsa öbür gün katılabilirim.” Ünver’in sesi bu kez gür çıkmıştı.

“Kuşlar bilmiyor benim ne iş yaptığımı, kim olduğumu. Doğancılar parkında saçtığım buğdayları toplarken, bunların da hikâyesinin yazılacağını… Etrafıma toplanmışlar, gözlerimin içine bakıyorlar yemleri bitince. Pazar günü yaşlılar, çocuklu aileler buraya geliyorlar. Kimi kuru, bayat ekmeklerini ıslatıp onlara veriyor. Kimi de yem satan çocuklardan alıp, kuşlara serpiyorlar. Burada hala hayvanlar önemseniyor. Köpekler, kediler kollanıyor. Kuşlar… Onlar kendi dünyalarında. Pencereden baktığımda sokak lambasının sarı, soluk ışığında onları göremiyorum. Yaprakların koyu karanlığında gizlenmeyi başarıyorlar. Oysa insanlar ısrarla kalabalık bulvarlarda sessizlik ararlar. Gürültü çığ gibi büyür. Umut boşunadır.”

Zihni sözünü bitirdi. Ünver daldı.

“Sonradan oldu bu. Binbir ışıkla bakan devinmelerimizi konuşkan zamanlara pay ettik seve seve.”

“Ne çok anlatıyorsun. Yorgunluk nedir bilmez misin sen?”

“……”

(Duy beni ey sevgili… Sağırlığım biçimsiz laflara. İstemiyorum çekiştiren köpek inatlığını. Bıraksın paçamı talihsizlikler. Ben açık kapılara sevdalı. Kapılar ki ağır kakmalı, taşların, gidiş ve gelişlerin dillendiği yerdir. Konuşur tarih, fısıldar şimdiki zaman…)

Surların yanından geçerken, zihninden sildi çarçabuk bu düşüncelerini. “Tarih bilgisi ve bilinci önemlidir, Ünver.” Bir süre suskun kaldılar. Gürültüyle bir hasta nakil aracı geçti. Dolağını boynuna sımsıkı doladı: “ Haklısın Zihni.” başka söz söylemedi Ünver.

(Yer ki, seçilmiş insanların konakladığı, heyecanına heyecan kattığı toprak parçası. “Kanla karılmış, bak hele. Gözlerin kamaşsa da bakmaya devam et, dört aç gözünü, bir şey kaçırırsın ola ki” dedi. Kılavuz, gezi grubuna yakındaki tepeyi göstererek. Tokmaklar tınılarını sağırlara dinletir burada. Kapılar yumruklanır, ince kalın. Kapılar açılır zambak serinliğine, ruh enginliğine.)

Köşeyi dönünce kurtulacağını umuyordu. Ama kısmet değilmiş yakayı kurtarmak dertlerden ve kendinden. Yaz günü yağan yağmurlar gibi anlık sevinçlere teslim bedenini sürüklememiş miydi? “Ülke dışına.” Âdeta sürülmüştü, yarlara, uzaklara, sonsuzluklara. “Belki demişti bu defa dediğim olacak. Hayal kırıklığı yaşamayacağım.” Adam üst yoldan aşağıya saptı.

(Hep uyumak mıdır emelin, dingin koylarda, dalgaların hırçın sesinde? Yorgun gözkapaklarımdaki kurşun ağırlığını kime emanet edeyim, kime güveneyim?)

O adamın ödenmemiş senetleri vardı. Bunu biliyordu. Yine de borç veriyordu, Doktor Zihni. “Bu kez başaracak. Neden hayatta ikinci bir hamle yapmasın?” Masanın öbür ucuna doğru, satranç tahtasını elinin tersiyle itti. Sümbül dudak büktü: “Enteresan birisin. Dün kızıyordun, bugün yeni bir şans daha. Hadi hayırlısı. Bu işin sonunu görür gibiyim.” Zihni kendinden emin gülümsedi, kolunu kanepenin arkasına attı.


Meral Afacan Bayrak tarafından

İğreti yakınmalar

Kasım 10, 2008 tarihinde Hikâye dizini altında Meral Afacan Bayrak tarafından yayımlandı ve 506 kere okundu

Niyeyse içim dışıma sığmaz olur. Sonra da bıkarım; ismimden, adresimden, olanlardan, iğreti geçen zamandan. “Sen yokken” diye bir yazıyı kurgulamıştım. Düdük sesiyle irkildim. Cümleler zihnimde uçuştu. Galiba son vapur kalkıyordu:

“Sen yoktun, kendimi uykuya verdim günlerce, derin kaygısız. Rüyalar gördüm, sahici gibi. Sonra ani uyanmalar, dehşetle etrafıma bakınmalar. Şimdi bir deprem olsa bundan fazla korkmam demeler, aldırmamalar… Bilirsin işte. Uzun yürüyüşler yaptım, yalnız başıma. O kemikleşmiş, bükülmeyen, sanki çelik gibi inadının kırılmasını bekledim -değecekmiş gibi- güneşin son ışıklarına kadar, büyük bir çaba göstererek seni haklı çıkardım. Deliliğinin sona ermesini, sağ salim normale dönmeni istedim. Olmadı. Sabrettim. Yakınmasız cümleler kurdum günlerce. Durmaksızın yağan, büyük yığınlar oluşturan, karın kalkmasını bekledim. Nisanı, haziranı sayıkladım. Kuşların ekmek kırığı bulmak için pencere pervazlarına konup, gagalarıyla ‘tık tık’ vurmalarını bekledim. Büyük bir ihtimamla, yatalak bir hastaya bakar gibi besledim onları, beni yalnız bırakmadılar. Günlerce, gecelerce fırtınaların dinmesini umdum. Korkup ‘anneee!’ diye sarılan evladımla avundum. Küçük bir parça kederi taşıdım, yüreğimde. Hatlarıma yansıdı. Yüzüm öyle bir hale büründü ki… Aynalar, ah aynalar, bakamaz oldum, bilmezsin, aynalara küstüm bu yüzden. Böyle bir durumda, tipiye tutulmuş, uğultulu bir tepede yaşayanların izlenimlerini, üşümelerini, sokulmalarını anlatsam… “At kendini Fırat’a, Dicle’ye!… At soğuk sulara!” diyen sen bile bundan ne umduğunu tahmin edemezsin.”

Tıpkı rüyamda sınırları yıkılmış mezarlıktan topladığım kemiklerimi -diyorum o kadar benimsemişim ki- yeni kabre koymaya çalıştığımı ve bunu ciddiyetle, dikkatlice yaptığımı, sırf güzel görünsünler diye özenle, kellelerin etrafını pamuklarla desteklediğimi, bundan haz duyduğumu, huzur… Neden mi yaptım? Bilemezsin nedenini. Anlatamam. Kocaman bir hiçi hiçe ular gibi, kerbelaya dönmüş yüreğini avutur gibi… Görür gibi. Gel!… Diyorum, dinsin bu kan; damlamasın satırlara.

Sızmasın kitaplara. Tarih seni lânetle anmasın, girme şu kumpasın içine. Düşme kahpe tuzaklara diyorum da dinlemiyorsun ki beni. Sözüm beş para etmiyor. Kentli, köylü ya da ikisi kadar da olamayan, bin yerden gelmiş, bir türlü alışamayan, -alışmayı reddeden- kimse midir? Allah’ın aşkına sen söyle. Avukatına laf yetiştiren hükümlü gibi davranma bana ne olur? Sonra bir şey olmamış gibi.

Morgda yatanlar onun değilmiş gibi. Suyun üstüne çıkmaya çalışan, kirli elleriyle kaderini değiştirdiği insanları üzmemiş gibi davranmak. Kolay yaşamak yeryüzünde, vicdanı rahat durmak toprağın üstünde. Amacı bu. Bir şey olmamış gibi çok sonra, susmuş gibi, ya da hep konuşmuş gibi çıkıp gelmeler, yokuştan. “Hesabım bitmedi sizinle” diyen maskeli, hırslı, öfkeli siluet, caddenin sonundaki çöpü ateşe verdi. Sonra arkasına bakmadan karanlıkların içinde koşarak kayboldu, ayak sesleri yankılandı duvarlarda, loş köşelerde. Hiç küfretmemiş oldu böylece değil mi? Hiç zarar vermemiş oldu sloganıyla. Çıkıp geldi yokuşlardan bir gün ansızın. Solumalar,  ciğerinin hırıltılarını dinlemeler… Etrafındakilere rahatsızlık vermiyor, korkma. O kadar gürültüden sen duyulmazsın meraklanma.

İflah olmaz bir bağımlı gibi huzursuz bakışlarla beni süzmeni sıradan bir hareketle karşıladım. Çıktın geldin, sislerin ardından. Hiçbir şey olmamış insanlar ölmemiş gibi, sıradan bir gün gibiydi her şey sende. İpek bir gülüş yüzünde ‘nasılsın?’ diye lüzumsuz bir soru sordun. Belki de bunları ben değil sen yaşamıştın. Bende anlatmıştım. Belki de… İş olsun diye hep…” (Bu öykü, Bir Nokta Kasım 2008 sayısında yayımlanmıştır.)