You are browsing the archive for Hatice Kınık.

Hatice Kınık tarafından

Deniz feneri

Haziran 8, 2009 tarihinde Hikâye dizini altında Hatice Kınık tarafından yayımlandı ve 1.163 kere okundu

Üzeri dosyalarla kalabalıklaşmış masada uzun zamandır oturuyordu. Vücudu uyuşmuş gibiydi. Koltukta bir iki kere yaylandı, ensesinde hissettiği ağrıyla başını masaya eğdi, ellerinin arasına aldı. Kafasını tekrar kaldırınca karşı duvara gözü takıldı. Duvardaki tabloda kızıl bir fonda, güneşin kızıllaştırdığı bir gökyüzü ve yanmaya başlamış suların kızıl kıpırtıları arasında tek başınalığı bakana biraz hüzün biraz sükûnet telkin eden deniz feneriyle göz göze geldi. Sonra başını masaya dayayıp derin bir of çekti. Gözlerinin kapalı olduğundan emindi ancak deniz fenerinin karanlık kızıl fondaki ışığı gözünü kamaştırıyordu sanki.

Tam o sırada çok uzakta, sahrada bir çocuk kendini kovalayan askerden yalın ayak kaçmaya çalışırken gözü ufuktaki gün yorgunu parlak güneşten kamaşıverdi. Elleriyle gözünü ovuşturup yönünü bulmaya çalıştı. Askerin postal sesleri çocuğun beynini dövüyor, dövüyordu. Bir an ardına baktı kara gözleriyle küçük çocuk; askerin namlusu siyahtı, çocuğun teni gece siyahı. Askerin gözündeki öfke simsiyah, çocuğun hem gözü kara hem gözbebeği kapkaraydı.

Adam başı masada, ne kadar kaldı öylece, kestiremiyordu. Bir kapı sesi deniz feneri kızıllığından alıp getirdi adamı siyah deri koltuğuna. Siyah masada kapkara bir sumenin altındaki kabarık dosyaya takıldı gözü. Bu sırada özel kalem müdürü parlak siyah ayakkabılarıyla uyum içindeki siyah takımı, siyah kravatı ve onlara inat derecede parlayan beyaz gömleğiyle, yüzüne beyaz bir saygı tebessümü iliştirmeyi ihmal etmeden elindeki kara kaplı imza föyünü öne doğru uzatarak masaya yaklaştı. Kara deri koltuğun önünde bir eli ceketin düğmelerini kontrol ederken, kara gözlerinde tedirgin bir ifade adeta saygı duruşundaydı.
‘-Toplantının gündemini sunacaktım …’ diyerek uzattı dosyayı.

Masanın gerisinde aklı hala deniz fenerinde kalmış olan genel müdür tok bir sesle: “İnceleyeyim az sonra size dönerim.” dedi biraz ilgisiz bir ses tonuyla. Gözü yine duvardaki deniz fenerine takıldı. Fenerin dönerken çıkardığı, tıpkı ihtiyar fener bekçisinin diz kapaklarındaki tıkırtıyı andıran, paslanmışlık gıcırtısı kulağında dalga sesleriyle dans ediyordu. Genel müdür özel kalem müdürünün odadan çıkmasını istemiyordu. Sanki o çıkarsa bedeni bir anda odadan taşıp koyu, soğuk, karanlık denize karışacak; gemisiz, dümensiz öylece kalıverecekti.

-‘Yarın ajandamızda ne var?’ diye ortalama bir soru çıkıverdi bir çırpıda ağzından.

-‘Büyük bir kısmı şekillendi, son halini mail atarım’ dedi ayakta siyah takımlı genç adam.

Bu sırada masadaki siyah diz üstü bilgisayardan sinyal sesleri duyuldu. Şarjı bitiyor olmalıydı. Uyarı beklemeksizin ivedilikle uzanıp fişini prize taktı özel kalem müdürü. O sırada yurt dışındaki çözüm ortaklarıyla yarınki ihale dosyasının son şekli aktarılıyordu. Hayati bir andı. Hamle yerin bulmuştu. ‘İzninizle’ diyerek yan döndü, gitmeye yeltendi özel kalem müdürü. Duvardaki tabloda deniz fenerinin üzerine siyahî bir gecenin koyuluğu inmişti. Genel müdür karanlıkta ürperdi bir an. Bu sırada kapının tokmağı dönerken hafifçe tıkırdayarak vuruldu. Sekreter elindeki tepsiyle açılan kapıdan içeri girdi. Siyah fincandaki koyu filtre kahvenin kokusu odayı kapladı.

Deniz Feneri gıcırtıyla dönmeye devam ediyordu.

Sahradaki çocuk yaşlı, kuru ve yapraksız kara gövdeli bir ağacın ardında kapkara yüreğinde çırpınıp duran bir kuşla birlikteydi şimdi. Gündüz ensesinde hissettiği kapkara namluya en az onun kadar kara, koyu bir öfke deviniyordu şimdi yüreğinde. Annesini, babasını, kardeşlerini toprağa karıştıran namluya ondan daha koyu bir öfkeyle bakıyordu. Hiç ses yoktu sahrada… Güneş sarı çölde cılız otlarla son oynaşmalarını tamamlayıp yerini kara bir geceye terk etti yavaş yavaş. Çocuk kalbindeki kuşla birlikte yapayalnızdı. Koyu karanlık, soğuk bir yalnızlıktı duyabildiği tek ses. Birden bir çift ışıklı nokta fark etti karanlıkta. Şaşırdı.,ardından hışırtılar duydu. Oynaşan bir çift parıltıyla beraber karanlığın içinden bir gölge yaklaştı yaklaştı. Yaşlı ağacın çok da uzun olmayan dallarına dokundu ve birleşti kapkara gövdeyle. Korktu kara gözlü çocuğun kalbindeki minik kuş. Akbabaydı bunlar. Annesi böyle söylemişti bu kuşu görünce. Ardından eklemişti. ‘Sahranın acımasız kara kanatlıları…’ Şimdi bir tek onun gözlerinde ışık vardı. Bir de kara gözlü çocuğun korku dolu, zeytin gözleri. Asla karşılaşmasını istemediği iki parıltı…

Adam deniz fenerindeki karanlık yalnızlığı ve yalınlığı hissetti içinde. Makam masası koyu siyah denizde savrulan bir gemiydi şimdi. Bir tek deniz fenerinin her dönüşünde şavkıyan cılız, ama kararlı ışığı vardı yakınında.

İçerde çalan telefona çekilen faks sesleri karışıyordu. Kulağına belli belirsiz çalınan gfsesler başka bir kıtaya ait görüntüleri karşılıyordu sanki zihninde. Oysa günün özeti inmekteydi az sonra toplantı kalabalığına karılacak olan odaya.

Yekindi, doğruldu. ‘Fenerdeki ışığı güçlendirsem’ dedi içinden bir ses. ‘Yol göstermeli gemiye ki kayalığa çarpmasın. Soğuk, siyahi denizde sığınacak bir tek onun cılız ışığı vardı, bir o vardı dost bellenecek.

Sahrada, kuru, kocaman gövdeli yaşlı ağacın ardındaki çocuk ilk kez ayakta uyumuştu. Buna uyumak denirse. Kuru gövdeye sarılıp öylece kalakalmıştı. Bir an uykuyla uyanıklık arasında gözü ufka takıldı. Bir kızıllık belirmişti ta uzakta, yerin göğe karıştığı noktada. Cılız bir aydınlık sezer gibi olmuştu. Bir süre daha öylece kalakaldı. Kızıllık giderek artıyor, karanlığı bir güçlü nefes üfleyip dağıtıyordu sanki. İlk kara gecesiydi kara gözlü çocuğun sahrada. Son olmayacağını anlamış elini kalbindeki pırpır edip duran minik kara kanatlı kuşun üzerine koymuş ondan güç almıştı. Bu sırada yüzüne çarpan bir rüzgârla beraber duyduğu hışırtı korkuttu kara gözlü çocuğu. Ağaçtaki dev kara kanatlı teklifsiz komşusu gitmeye hazırlanıyordu. Acıkmış olmalıydı. Çocuk ağaçla bütünleşti adeta. Ayaklarına tırmanan kara böcekleri ilk kez o an fark etti ve büyüdüğünü de ilk kez bu kara gecede anladı. Minik kara ellerini ağzına kapayıp parmaklarını ısırdı at ki teklifsiz komşusunun kanat sesleri uzaklaşana kadar… Sonra o ana kadar hiç kıpırdamayan cılız gövdesinde inanılmaz bir devinim başladı. Bütün kasları seğiriyordu. Titredi, titredi. Ardından bir ılıklık hissetti yanaklarında. Titrek parlak ışık huzmelerine dönüştü yuvarlanan damlalar…

Uzaklardaki deniz fenerinin titrek ışıkları ansızın üzerine doğru gelen kara bir buluttan nasibini almış üzerine boca edilen damlalarla ıslanmaktaydı biteviye… Tablodaki koyu kızıllık aralanmaya başlamıştı sanki. Gayri ihtiyari masada duran televizyon kumandasına uzandı tutunmak için bir şey arayan eli. Denizde yalpalayan dümensiz gemide tutunacak bir şey aramaktaydı. şimdi. Masanın başındaki yüreği mengeneye sıkışmış gibiydi. Gözlerinin nbçakılıp kaldığı ekranda sahra altı Afrikasında bir çocuk kara gecenin sabahına açamamıştı yudakları aralıktı, kenarından sarı çöl toprağına kırmızı kara bir kan sızıyordu.

Gemi dalgaların arasında güçlükle yol alıyordu Beyaz köpüklerin arasında inadına zifiri koyu karanlık kaptanın yolunu karartmıştı. Yaşlı gemici elini gözlerine siper ederek bir ışık aradı uzun zaman.Dürbünü yanıbaşındaydı. Uzandı, aldı. Ümitsizce bir de dürbünle taradı ufku ‘Bir damla ışık’ diye mırıldandı bir süre. Sonra dürbünü bıraktı başını ellerinin arasına” aldı. Gözlerini ovaladı. Bir kez daha taramaya başladı ufku delici bakışlarla. Bir ışık olmalıydı mutlaka. Bir an bir yıldız parladı sanki beyaz köpüklü karanlık dalgaların asında. Bir daha bir daha baktı. Bir fenerin ışığı olmalıydı bu. Rotasını yeniden ayarladı,derin bir nefes aldı.

‘Tam yol ileri’ diye seslendi çarkçıbaşıya. Gemi şimdi önündeki cılız fener ışığına adeta kenetlenmiş,hızla dalgaları yararak ilerliyordu. Fener ışığını kuvvetlendirmek çabasıyla azimle dönmekteydi.

Çocuklar uzaktaki su birikintisinde ellerindeki kapları doldurmuş, güneşin altında durmadan yol alıyorlardı. Az ötede bir hışırtı duydular, o yana başlarını çevirdikleri anda gözleri korkuda kocaman açıldı. Yine o gelmişti işte. Gece sabaha kadar korkuyla titreyen çocuk bu kez arkadaşına sarıldı. Ve öylece beklediler. Neden sonra kara kanatlı yüzlerine çarpa bir rüzgar hışırtısıyla uçup gitti. Daha büyük bir av görmüş olmalıydı. Çocuklar suların bir damlasını dökmeden yola devam etmekteydiler. Güneşin ışıkları gözlerini kamaştırıyordu.

Dalgaların arasından sızan cılız fener ışığı bir an kaptanın gözünü kamaştırdı. Nasıl olmuştu da bu kadar yaklaşmıştı fenere. Gemi bir anda sarsılmaya başladı. Dümen elinden çıkmak üzereydi kaptanın, bir su kuyusunun dibine düşüyorlardı sanki. Kaptan rotayı değiştirdi. Adeta kendi ağırlığıyla gemiyi çeviriyordu. Uzun bir boğuşmanın ardından dümenin sakinlediğini fark ede kaptan bir nefes aldı. Elleri kayganlaşmıştı. Baktı, kanıyorlardı. Kafasını kaldırınca fenerin ışığıyla göz göze geldi, ardından dalgakıranın yosunlu taşlarını fark etti. Limana gelmişti. Tayfalara emirler yağdırmaya başladı. Aşağıda bekleşenlere geminin yükünü bir an önce teslim etmk istiyordu. Bir çocuk gülüşü kulaklarını dolduruyordu. Genel müdür özel kalemini çağırdı, gözleri duvardaki fenere sabitlenmişti.

Yazın lütfen: Yönetim kurulu toplantısında değişiklik önerisidir. İlk madde: Sahra altı afrikada bir su kuyusu açılması için gerekli ödenek çıkarılması, beraberinde bir çocuk sığınağı inşası bu yılki sosyal sorumluluk projemiz olarak teklif edilmektedir. Sözlerini tamamlayıp eliyle tamam işareti yaptı. Özel kalem müdürü saygıyla çekildi. Deniz fenerini döven dalgalar güneşin suları okşamasıyla sakinleşti, kıyıya usulca yanaşır oldular. Duvardaki tabloda deniz feneri güneşin pırıltılı yakamozlarıyla dansediyordu…

Hatice Kınık tarafından

Filiz çocuklar

Şubat 13, 2009 tarihinde Hikâye dizini altında Hatice Kınık tarafından yayımlandı ve 940 kere okundu

Yüzümü çevirmek de mümkün değil, gözümü kırpmak da!

Görmeyeli ne çok zaman olmuş nazlı çiçeğim! Seni kanadı kırık bir serçe olarak mı bulacaktım?

Zihni karmakarışık sorularla dolu genç adam konteynırla gelen ambulansa işaret etti. ‘Bu tarafa !’ Yaralı diyemedi Sınırdan getirilenler var dedi, durdu. Henüz ambulanstan hiç sağ çıkan olmamıştı… Bomba parçaları vücutlarıyla hemhal olmuş yığınlardan ibaretti gelenler adeta… Gözü çocukluğunun geçtiği toraklara kayıyor, ister istemez bir hayal denizinde yüzüyordu zihni. Önünde iki çocuk vardı şimdi. Tozlu okul yolunda itişerek geliyorlardı. Çantaları havada uçuşuyor, kahkahaları göğe karışıyordu. ‘Bak ne gördüm rüyamda, dinle: Doktor olmuşum, ne çok yer görüyorum.’ Lafı bitmeden atladı diğeri: ‘O benim rüyam!’ Kısa bir boğuşmanın ardından barış sağlandı. Birlikte gidilecek, ikisi de doktor olacaktı…

Bir fren sesi genç adamı irkiltti. Biri bağırıyordu: ‘Acele edin, nefes alıyor!’ Doktor daldığı rüyadan hızla silkindi, ambulansa seğirtti. Getirilen bir çocuktu. ‘Oğlum kadar’ dedi içinden. Yüzü yanmış, elbiselerinde kan lekesi. Şoföre seslendi. Çocuk hastanesine!’ Yazık ki kendisi
kapıdaydı mıh gibi! ‘Sen gelenleri alıp diğer tarafa transfer etmelisin, oradan ayrılamazsın, demişlerdi. Durmuştu günlerce çivilenmiş gibi. Duracaktı da! Hiç değilse uzaktan gör biliyordu vatanını İşte bir ambulans önündeydi. Hastanede yüzlerce kez yaşamıştı bunları, şimdi ne oluyordu. Niye bu kadar sarsılmıştı? Adam yetişip itiraz etti. Çocuk
hastanesine yetişemez, acele edin… Konuşan adamın üzerindekinin– beyaz önlük-daha doğrusu kana bulanmış bir önlük olduğunu yakına gelince fark etti. Doktorun yüzü tanıdıktı sanki. Seslendi doktora: -Muhammed! Telaşlı adam önce alınmadı üstüne, sora döndü baktı
dikkatle. Tanır gibi tanımak ister gibi. Sonra –Ahmed! Dedi,sarıldı, döndü, sedyeyi işaret etti, oğlum, evdeymiş, şimdi getirdiler!!!’ Çocuğun göğsünde gül açmış sanki, baba ellerini öpüyor yavrunun. Bu sırada bir şeyler söylemekte çocuk. Gözlerini kırpıştırıyor. ‘-Baba şehitlik böyle mi olur?’Doktor yutkunuyor… Şimdi iki doktor, bir çocuk bakışıyorlar… Hayır, üç çocuk var orda. Yıllar öncesinin tozlu yollarında dolaşan iki gülen yüz ve gülümseyen bir şehit! Bir ambulans daha geliyor sınıra, sireni beynini deliyor sanki… Adamın telefonu çalıyor, eşi arıyor, bir başka ülkeden, ta uzaktan. Oğlu özlemiş, konuşmak istiyormuş. Hastaneden doktorlar yardım toplamış, göndermişler. Oğlu soruyor: -‘Baba ne zaman geleceksin?’ Doktor yutkunuyor, -geleceğim oğlum, uyu sen diyor. Uyuyor çocuk annesinin göğsüne yaslanarak, göz kapakları bir serçenin göz kapakları kadar kıpırtısız. Doktorun gözleri sedyeye kayıyor. Onunkiler de kıpırtısız şimdi. Bir serçe kadar… Yazık ki sabah güneşinde cıvıltısı olmayacak…

Bir çocuk büyüyor şimdi gözümde,
Bir çocuk büyüyor içimde
Bin nazla geliyor kalabalığa
Ben Filistin
Nazlı çiçeği Ortadoğunun
Ne çabuk kırdılar filizlerimi
Suvarmadı kimse beni
Filistin’in çocukları filiz filiz toprakta şimdi
Her şehit bire bin veriyor
Her ana yeniden gebe
Tanklara inat
Bombalara inat
Gülüyor çocuk yüzleri
Yarın yine güneş doğacak Rafahta, Han Yunusta
Ve okulun zili yine çalacak Cebaliyede
Ve çocuklar bir kez daha check pointlerde toplanacak
Okul şarkısı söyleyerek geçecek namluların önünden
Gün doğmaya devam ettikçe

….

İki doktor küçük bedeni bir poşuya sarıp hastanenin yakınında yeni
kazılmış bir torağın başına geliyorlar. Yavaşça incitmeden toprağa bırakıyor can paresini, gül yüzünü öpüyor, kokluyor bir kez daha… Şimdi taze bir tümseği kucaklıyor kolları. Bir tahtaya adını yazıyor can paresinin: Murteza. Yavaştan okşuyor tahtayı başını okşar gibi…

Ve doğruluyorlar yeniden duydukları bir ambulans sesiyle, İkisinin de dudakları kıpır kıpır: Bu kez olsun geleni kurtarabilsek Allahım!