Türkiye; arada kalmış ülkem…
Yaşamak bir felakete maruz kalmaktır. Bir trajedidir. İnsan bu dünyaya ait değildir yabancıdır. Bu dünya ile onun cinsinden bağlar kurmak kaybolmak demektir ya da çıldırmakla mümkündür. İnsan bu dünyaya ait değildir. Köksüz bir ağaç gibidir. Toğrağın yüzeyinde yükselir. Ansızın bitivermiştir. İnsan bu dünyaya apaçıktır ki bırakılmıştır, düşmüştür. Yüksek olan bir yerden deni olan dünyaya alçalmıştır insan. Bu yüzden yaşamak ciğerlerimize çektiğimiz ilk nefesin ardından acıyla tanışmaktır. İnsan alakadan yaratılmıştır. Pıhtılaşmış kandır aslı. Ya da alakadır yani ilişkili olmaktır. İlişki de olmaktır. İnsan alışır. Ağır ağır her şeye alışır. Özü sudandır çünkü girdiği kabın rengini alır. İnsan meyleder, insan akar, insan ilişkiler ünsiyetler kurar. İnsan ağaca, kuşa, taşa benzemez. Can taşır farkına varır nitekim. Bir taş kendinin farkına varırsa taş olmaktan başka bir ihtimali düşlerse, biraz insanlaşır. İnsan düşler, hayal kurar, ister; kendini kimi zaman kuş gibi, böcek gibi, ağaç gibi düşler. Tanrı olduğunu, sonsuz olduğunu duymak ister.
Bu satırları başka bir şekilde yazman mümkün olabilirdi. Satır aralarında gizli mağlubiyet, istikametsizlik ve arada kalmışlık dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Peyki bu satırların yazarını iflah olmaz bir tutunamayan kılan nedir. Kendi müktesabatını, hayattaki çabasını bir tarafa bırakırsak bunun tek bir cevabı vardır O’nun Türkiye’li bir “Türk” olmasıdır. Kendi kaderini hiç bir zaman üzerinde yaşadığı toprakların ait olduğu coğrafyanın kaderinden ayrı düşünememesidir. Bir rus bir aziz olabilir ama bir beyefendi asla. Bu kaderin, tarihin onu icbar ettiği bir şeydir. Tutkuyla bulaşır yaşamaya. Mutlaka bilincini bütünüyle silmelidir. Ya tümüyle yitmelidir votkanın ıslaklığında ya esriyip el etek çekmelidir dünyadan. Biz türkler için de bu biraz böyledir. Kaçış yoktur her seferinde yeniden başlamak zorundayız yaşamaya tıpkı yılkı atı gibi. Evet sahibi tarafından terkedilmiş yılkı atı en iyi anlatır millet olarak kaderimizi. Cennetin hayaliyle cehennemin tedirginliği arasında arafta kalanlarız bizler. Tam ortadan ikiye bölünmüş bir arada kalmış ne orada ne de burada olabilmiş bir tarihin çocukları. Coğrafya bile bunu icbar eder. Köprüyüzdür doğu ile batı arasında medeniyetlerin geçiş yeri… o yüzden aidiyetimiz yoktur. Zincirin bir halkası kayıptır. Bu topraklarda düşünen her birey kendisi hakkında en fazla yukarıda ifade edilen tarzda bir yere varabilir. Dilimiz kekemedir, aydınımız geri kalmış ülke aydını. En çok şairlerimiz düşünür. Çünkü düşünmek bir gelenek ve onu sığdırabileceğiniz bir dil gerektirir. Oysaki arada kalmışlığı, bizim bu amorf halimizi en iyi şiir ifade eder. Tanzimattan beri şairlerin ardındayız bu yüzden, en iyisi bile kendi milleti için “şairlerin ardından giden ya sapkındır ya da çapkın” der. Biz çapkın bir milletiz vesselam. Şair ve onun ait olduğu kültüralist entelijansiya da piyasanın ülkemizde icadı ile tahtlarını uzmanlara terkettiler. Artık “kül”lerin değil ama şeylerin bilgisine sahip uzmanlar konuşmaktalar. Herşeyin içinde bir anlama kavuştuğu çerçeve kayıptır, hiç bir zaman olmamış gibidir.
Bu hikaye çok eski değildir. Batı karşısında eriyen imparatorluk ölürken bir ulus devleti doğurdu. Doğum esnasında ölen anneler gibi. Evlat ise bu talihsiz anneye gereken vefayı göstermedi. Ona her yıl dönümünde ziyaret edeceği bir kabir dahi vermediği gibi onun bütün hatırasını da silmeyi tercih etti. Bilinç düzeyinden silinen hatıralar bilinçaltında bir dip akıntı olarak kendine yer buldu. Bütün öksüz çocuklar gibi evlat bir dolu psikolojik maraza sahip oldu büyüdükçe. Akıl ve ruh sağlığı hiç bir zaman sağ duyulu bir istikameti belirlemesine imkan vermedi.
İmparatorluk aydınları bir süredir yaşanan inkirazın farkındalığıyla bir yol aradılar. “Ya bir yol bulacaksın ya bir yol açacaksın”. Yol yürünerek açılırdı. Toprak aşındıkça yol olurdu zaten. Varolan yolları kayda değer görmeyen aydınların bir yolun belirmesini beklemeye tahammülleri yoktu. O yüzden kazma ile kürekle yol açtılar. Batının ardiyesinden ellerine geçirdikleri yarayışlı malzeme ile bir yol açtılar kendilerine. Düz ovadan gitmek dururken inatla dağları deldiler, ırmakların yatağını yerinden ettiler, güçleri yetseydi denizleri bile taşırlardı, o kadar şevkliydiler bir o kadar da hesapsız ve kıt görüşlü.
Ulus devlet yollardan biriydi işte. Muassır medeniyete kıvrılan yollardan biriydi. Fakat ne talihtir ki ortada bir ulus yoktu. Yoksa yapmak gerekirdi. Bir ulus tarih ve dil ile yapılırdı. Ve tabi mutlaka demir de gereklidir. Ulus denilen şey bir nevi ulus meydanındaki heykel gibidir. Taşa şekil vermek gerekir. Taşa sözünü iki şey geçirir. Su ve demir. Su, zaman alırdı. O yüzden demir tercih edildi. Birbirine benzeyen on beş milyon genç yaratmaktı hedef on yılda her yaştan. Yaşlısı genci, kadını erkeği, zengini fakiri, köylüsü şehirlisiyle aydını cahiliyle tek bir vücut gibi bütünleşik ve yek pare. Olmadı!!! Türk harsımızı muhafaza edip batıya koşmaktı hedefimiz. Ya da koşulmak. Çağdaş medeniyetin yani dünya kapitalist medeniyetinin panayırına ancak ulusçu bir kıyafet ile kabul edilirdik. Ulusçuluk, ulusun zarfıydı. Önce ulusçular vardı sonra ulus geldi. Her şeyimiz yerli malıydı ama fikirlerimiz ne yazık ki ithal. Kuru üzüm ve incir ihraç edip karşılığında ulus, sınıf ve ideolojiler satın aldık.
Birileri daha çok Türk’tü fakat. Daha bir layıktı Türk olmaya. Millet güvenilmez, kaba saba, kambur ve çopur bu köylü güruhtu; aylarca üzerinden çıkarmadıkları berbat kokan poturlarını giyerdi. Ulusun batı yolunda elde ettiği kazanımlarını yecüc mecüc misali istilacı bu kalabalıklardan korumak için Laik duvarlar dikilmeliydi. Devletin malı denizdi ve imkanları ancak esas Türkleri beslemeye yetecek kadardı. Ah bir kurtulabilinse bu kalabalıklardan ne bileyim yerlerine damızlık, beyaz, sağlıklı, basbayağı doğuştan batılı Türkler konulabilse bir anda yolun sonuna da erişilebilinirdi.
Kalabalıklar birikince şehirlerin kenarlarında onlara hükmetmek için zaman zaman ulusun terkibinde azalan demiri eklemek gerekti. Güvenilmez yola gelmez bu kalabalıklar hizaya getirilmeliydi.
Bizim öykümüzün bir kısmı budur. Kalabalıklar terkedince köylerini unuttular toprağın kokusunu. Çok da çabuk benzediler şehirli Yurttaşlara. Önce hemşeriler , dernekler kurdular yardımlaşmak ve dayanışmak için sonra “ne iş olsa yapar”, “taahhüt işlerine” de bakar oldular. Şehirlerin kenarından metropollere doğru bir yürüyüş böylece başladı. Siyaset adeta bir pastayı paylaşmak demekti. Yiğitlik gözüpeklik, uyanıklık işbilirlik ve yırtıklığa; kanaatkarlık, fakirlik, miskinlik tamahkarlık ve ihtirasa kolayca yer verdi.
Anadolu’nun masum saf çocuklarının her biri cin gibi artık. Ama “emin” değil. İçlerinde gerçekten düşünenleri farkında olanları ise büsbütün istikametsiz. Bir yanda siyasetin alanını kendileri için alabildiğine daraltan ulusun kaynayan kazanına demir eklemek isteyenler diğer yanda kendileri ile aynı kökten gelen aynı dili konuşan ama gittikçe diğerlerine benzeyen ve bu milletin kaderine ve istikametine sahip çıkmak iradesini ve imkanını her geçen gün biraz daha yitiren bir toplum kesimi. Badem bıyıklı vatandaşla matruş suratlı olan artık aynı metaları tüketmek istiyor aynı yola koşulmuş durumdalar. Ulus piyasa tanrısının mabedinde hiç olmadığı kadar türdeş bugün.
Ontolojik siyasetin dili ile konuşup sonuna kadar pragmatizme teslim olmuş siyaset alanı mevcut haliyle bu ülkeye ve onun gençlerine bir istikamet oluşturmaktan uzaktır. Edebiyattan, felsefeye, ekonomiden dış politikaya bu ülkenin en büyük derdi budur. Arada olmaktır. Geri kalan bütün eczalar derde şifa olmayacaktır. Yarayı büsbütün azdıracak ve de ilacı satanları ve aracılık edenleri daha müreffeh kılacaktır.
Tekrar başa dönersek insan eşrefi mahlukattır. Yeryüzündeki halifesidir varedenin. Eylemde bulunur, değiştirir, dönüştürür. İçinde ilahi bir soluk taşır o yüzden bütün bir evreni içinde taşır. Bu yüzden insandan ümit kesilmez. Bu yüzden hala bu topraklarda biriken bir yaratıcı enerji vardır. Çocuk bir gün annesinin hatırasıyla gerektiği gibi hesaplaşacaktır. Bir istikamet bulacaktır.










Yorum Ekleyin