Kuyumcu, toplumun yeniden onaran, dirilten, soluklandıran bilgedir. Bu bilgelik, işçinin eğilmesi, bükülmesi ve doğrulmasıyla da ilişkilidir. Köylünün bükülmesi, ve eğilirken doğrulması, kulluk sırrındadır. İnsanın yaratılmış olarak en çok yüceldiği an, Yaratıcı karşısında en çok eğildiği yerdir. Köylü ve işçi olarak insan bir iyi madendir, altındır… Yine ehil ve mahir bir kuyumcuda, altının değerini bilen bir elde insan düştüğü yerden kalkacak, eğildiği yerden doğrulacak, büküldüğü yerden düzelecektir.
Şairler, esasen bizi yatay gerçeklikten çekip alan insanlardır. Onlar, yerle göğün temasını yeniden yeniden kurarlar. Biz, gündelik ve somut gerçekliklerin, dertlerin, sıkıntıların içinde yitirdiklerimizi onların olağanüstü aleminde bulabiliriz.
Tıpkı yine Cahit Zarifoğlu’nun ‘çuha kadını’ndaki gibi :
“denize açılan çuha kadınını
açıktan geçen son sağlığa bağlamak için
makine ustası
amma da mideli yıkılmadan geliyor
ve sırrım sessizliğiyle çalışıyorsa başına ben
gittikçe soğuyan ve soğuyan ben
ekmek kırıntıları döküyor
her zaman yaprak duşları başlıyor
serpilen kuşlar çimen düzlerine
gelip bir kısrağa yakından bakıyorlar
kuruyan ağza kapak göze kapak
çölüne atılan zar
sulardan serpme balık”
Makine ustasının sırrının sessizliğiyle çalışması, ondaki sabrı, temkini, iradeyi ve kararlılığı gösterir. Adı üstünde ‘emek’ verendir, emekçidir o. Ben’in soğuması, ekmek döktüğünden bellidir. Ekmek azizdir. Ben, insanın en büyük tuzağıdır.
İnsanın kişisel doğasının sınırlarını taşması çuhacılık gibi, sabır isteyen bir dokuma, bir nakış işlemidir. Burada makine, düzenliliği ve kararlılığı simgeler.
Zarifoğlu, Yeni Güzel Adam’da, dağla kenti, kentle fabrikayı bir uzlaşma ekseninde bir araya getirir :
“Dağ cezbelenince
Doğrulup eğildikçe
Ovaya bir anda
Kentler serilir
Yollar fabrika çevrekleri bentler
Yedi adamdan biri
Bir gün bir dağ göreni
Yeni bir soluk çekti içine
Değişti aynı kalarak
İndi kente
Dağıyla
Esen başı”
Zarifoğlu ile aynı dünyadan bir başka seçkin şair, Erdem Beyazıt, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Hasan İzzettin Dinamo gibi sanayi çarklarının ezerek yok etmeye çalıştığı insanın dramına eğilmiştir :
“Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının.
Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer
Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde
Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz
Soluğunuz umutsuz ceylanların gözyaşına sünger.”
İnsanlığın çelik dişliler arasında direnmesi, bize Fritjif Schuon’un o köktenci eleştirisini anımsatır : İnsan metal çağına, tekrar demir çağına girdi. Bir bozulma, çürüme ve kokuşma çağı bu. Emeğin sömürüldüğü, adaletin çekildiği, merhametin, şefkatin, sevginin, bölüşümcülüğün unutulduğu bir zaman. Buna rağmen beton duvarlar arasında bir çiçek açmaktadır. İnsanlık metalin çelik dişlileri arasında, kapitalizmin kıyıcılığına karşı direnmektedir. Beyazıt’ın şiiri, bu direncin şiiridir.
“hızır hızır, işçi demek
meleğe öykünen demek”
Hızır’la işçinin aynı karede pozlandığı ve meleksi tabiatının yani saflığın, emeğin kutsallığının tekrar vurgulandığı bir şiir bu.
Esasen makinenın, maden ocağının, fabrikanın her bölümünün ve alanının ayrı bir insani öyküsü vardır.
Fabrika vardiyaları, girişler, çıkışlar, sigara molaları ve yemek saatleri nice insanlık öyküsüne tanıklık eder, nice hikaye barındırır içinde.
Modern Türk şiirinin ustalarından bir başkası, Attila İlhan, ünlü Fabrika Durağı’nda bize böylesi bir öykü anlatır :
“(…)
gökyüzü en karanlıktı sonra gözlerin
fabrika durağı’ndaki bayram yerinde
lâcivert saçlı kürtlerin sonra devrilmişliği
yumruk kadar yürekleriyle sonra çocuklar
sonra niyet çeken askerler karanlıktı
sonra sessiz sedasız sevişen ıhlamurlar
o akşam fabrika durağı’ndaki bayram yerinde
elbirliğiyle bir donanma yaşadık
ıslıklı denizlerin ihtirasını yaşadık
gözbebeğimizdeki kan siyaha dönmüştü
bayramın sonu gelmişti oysa ışıklar sönmüştü
ben yıkılıp gitmiştim erken kalkacaktım
sen bir rüzgâra girmiştin erken kalkacaktın
ikimiz ekmeğimizin peşine düşmüştük
öyle uzun sevişmeye vaktimiz yoktu”
o akşam fabrika durağı’ndaki bayram yerinde
elbirliğiyle bir donanma yaşadık”
“Sen dostumdun benim, gülünce güneşler açardı
Su gibi azizdin, yurdumdun, alnında ateşler yanan
Işıklı bir ırmak gibi aktığımız o uzun yürüyüş
Dana dünkü sanki, her patlayan sağanak bunu anlatır
Fabrika düdükleri bunu anlatır bana her vardiyada
Hazırladığımız ilk taş baskısı afişi anımsar mısın
Bükülüp giden kent sokaklarını, fabrika önlerini
Sonra kitapları (kokuları hala burnumda onların)
Hangi mayısta taşıdık kentlere küllerin rengini
Gerçi gülistan olmadı ömrümüz, gam değil”
Sevgili yurttur. Su gibi azizdir, arı durudur.
Mağripli büyük Bilge İbn Arabi, kadının erkeğe vurgunluğu, insanın kendi yurduna olan düşkünlüğündendir, der. Erkeğin kadına olan iştiyakı ise, bütünün parçasına olan iştiyakındandır. Fabrika düdüklerinin her vardiyada şaire anlattığı bu saflık ve ışıklı bir ırmak gibi akılan uzun yürüyüş, bana Hölderlin’in ünlü dizesini hatırlatıyor :
‘İnsan yeryüzünde şairane oturur.’
İnsanın su gibi hem temiz hem temizleyici olması bir dilek olmanın ötesinde, muhtemelen bir fabrika işçisi olan gerçek sevgiliye duyulan tutkulu aşkın şaire kazandırdığı ufuktandır.
Aşk yakıcıdır, yakar ve yeni bir varlık yaratır.
Fabrika önlerinde taş baskısı afişler gözümüzden tanıdık kareleri geçirir.
Şiire ince bir sızı, bir hüzün sinmiştir.
Belli ki fabrika önü ve vardiya düdükleri şairin acıları ve anılarıyla yaşadığını göstermektedir.
”Harcını çekiyorlardı yapının,
kara bir don, belden yukarsı çıplak.
Yıldızlarını çekiyorlardı evin omuzlarında,
pencereden görünecek dallarını, komşunun yarısını,
ağaçların arasında kaybolan yolunu,
durulacak yerlerini çekiyorlardı, bütün o noktaları,
aşkı, ki saklanırız çoğu kez sevişmek için,
köşeleri çekiyorlardı, merdiven başını,
mutfağın sofaya vuracak aydınlığını,
bir kızın ölüşünü ansızın
iki kapı arasında, yaz başlangıcı olabilir,
saksılar olabilir, hasekiküpesi, cezayirmenekşeleri,
yalnızlıkları çekiyorlardı, öpüşleri,
karşı çıkışları, susmalara karışan böğürtleni,
bir denizden uzaklara çıldırmanın sevincini,
bükük beli, koltuktakini, sofada yürüyeni,
kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği
o kokulu ağacı, kabuklarını döktükçe büyüyen,
semizotunu masada, maydanozu, domatesi,
kaşığa uzanmayan eli ve lokmayı boğazda düğümlenen,
doğacak oğlanı ölmeden önce
bir nisan yağmurunda avucunda güneşle.
Çay soğumasın, bu reçeli seversin sen,
orasını çekiyorlardı işte, tam orasını,
umutların ömrümüzden döküldüğü yeri
ve ev yükseliyordu yavaş yavaş kaderine doğru.
Onlarsa gün batmadan gidecekler “
Son dize, ‘oy akşamlar akşamlar
Gene geldi akşamlar
Evli evine gider
Garip nerde akşamlar’ı hatırlatıyor.
Evin kaderine doğru ağır ağır yükseldiği, onlarınsa gün batmadan gidecekleri yer gerçekte, sevdiğine karşı son derece vefasız olan dünyanın bizatihi kendisidir.
Bu muazzam metafor ile Oktay Rıfat, bizi, harç çeken işçilerin hikayesinin içinden geçirir ve dünyanın kalbine götürür.
Aynı hüzün ve melankoli, Orhan Veli’de de karşımıza çıkar. Bu kez deniz, liman, yelken ve yağmurludur şiir :
“Neden liman deyince
Hatırıma direkler gelir
Ve açık deniz deyince yelken?
Mart deyince kedi,
Hak deyince işçi
Ve neden ihtiyar değirmenci
Allaha inanır düşünmeden?
Ve rüzgarlı havalarda
Yağmur eğri yağar?”
Hak deyince işçinin hatıra gelmesi, ‘işçinin alnını teri kurumadan emeğini veriniz’ emrindeki öğretidendir. Hak, birilerinin bağışladığı veya lütfettiği değildir. Hak, kazanılmış olandır.
Fabrika durağından, şiirin ve müziğin bizatihi kendisinin bir endüstriye dönüştüğünden yakınan bir şarkıcı/şair’e, Yaşar Kurt’a geçelim :“Hırsızlar dolaşıyor hırsızlar
Para koyarlar cebine
Ruhunu çalarlar
Oğlum senin
Plastik bunlar yaşamıyorlar
Üstüne sürerler pisliklerini
Artıklarını sarkıklarını
Oğlum senin
Anasını satarlar melodinin
Hırsızlar dolaşıyor hırsızlar
Para koyarlar cebine
Ruhunu çalarlar
Oğlum..
Eski yunanda lir çalan şairler vardı
Şimdi müzik endüstri
Şimdi şiir endüstri
Şimdi şair endüstri”
Kapitalizmin her şeyi bir metaya dönüştürdüğünü anlatan Yaşar Kurt, müzik, şiir ve şairin bu çürümeden yeterince nasiplenmiş olduğunu sert bir dille söylüyor ki katılmamak imkansız.
Bu çürümenin dışında nasıl kalınabilir?
Cevabı Necip Fazıl’da arayalım :“Al eline bir değnek,
Tırman dağlara, söyle!
Şehir farksız olsun tek,
Mukavvadan bir köyle.
Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen,
Dağlarda şarkı söyle!”
En Ağır İşçi
Ümit Yaşar Oğuzcan
En ağır işçi benim;
Gün yirmi dört saat,
Seni düşünüyorum.
Celal Güneş | Pazartesi, Temmuz 7, 2008, 14:38
Aslında yazıda geçen şairler’in şiirleri marksist içerikli olduğu için marks’ın alt yapı-üstyapı şeklindeki topik betimlemesi şiirlerin açıklanmasında daha faydalı bir yaklaşım olacağını düşünüyorum.Endüstri den kastınız alt yapıysa;altyapı sadece endüstriyi içermayen daha geniş bi kavramdır. Bence sosyalist mühtevaya sahip şiirler marks’ın”alt yapı üst yapı’yı belirler ” yaklaşımının ürünüdür.