Türk şiirinden endüstriyel notlar

1

Böylesi genel ve kolaycı bir başlığı seçmemin nedeni, şiir konusunda, özellikle de modern Türk şiirinde sanayi, endüstri ve toplumsal değişim temaları ekseninde ayrıntılı bir araştırma yapmamış olmam, bu konuda kendimi ehil görmememdir.
Size, Türk sanayiinde sembolik bir anlamı da olan bu beldede yapılan bu kıymetli toplantıda, modern şiirimizin değerli isimlerinden çeşitli dizeler aktarmaya çalışacağım. Böylece, zihninizde, endüstriyel yaşamın önümüze getirdiği sorunların modern Türk şiirinde kendisine nasıl bir ifade imkanı bulabildiğine ilişkin de genel bir izlenim oluşturmayı amaçlıyorum.
Bu ‘garip’ temalı toplantıya, Garip akımının değerli adı Orhan Veli ile başlayalım dilerseniz :

“Siyah akar Zonguldak´ın deresi;
Yüz karası değil, kömür karası,
Böyle kazanılır ekmek parası;
Gemiler vardı limanda gemiler,
Her biri yeni bir ufka gider.”

Orhan Veli Kanık
Orhan Veli Kanık
Şiirin ‘tasvir-betimleme’ niteliği de dahil, her türden retoriksel yükünü atması gerektiğini savlayan Orhan Veli, ‘siyah akar Zonguldak’ın deresi’ dizesiyle, zengin bir görsel çağrışım alanı açıyor bize. Tek dizede, Zonguldak havzasının ana rengi olan siyahı, ‘dere’siyle birlikte gözümüzde canlandırıyor.
‘Yüz karası değil, kömür karası’yla da, ‘emeğin’ kutsallığına gönderme yaparak, aslolanın işin biçimi değil, bizatihi emek olduğunu vurguluyor. Emeğin kutsallığından söz eden Marks ile, ‘insan için çalıştığından fazlası yoktur’ buyuran Kutsal Kitab’ın ‘emek’i yücelten öğretilerini zemin olarak alıyor.
Bizi, gündelik halk dilinin atmosferine çeken bu ifade, Yahya Kemal’in, ‘meçhule kalkan gemiler’ini çağrıştırır biçimde limana, denize ve yeni bir ufka açılıyor.

Orhan Veli’nin tasavvuruna yakın ve benim kuşağımın kulağında canlılığını koruyan bir şarkı sözüne geçmek istiyorum. Fabrika Kızı.
Ahmet Kaya’nın yorumundan zevkle dinlediğimiz bu sözler, Bora Ayanoğlu’na ait.

“Gün doğarken her sabah,
Bir kız geçer kapımdan,
Köşeyi dönüp kaybolur,
Başı önde yorgunca.

Fabrikada tütün sarar,
Sanki kendi içer gibi,
Sararken de hayal kurar,
Bütün insanlar gibi.

Bir evi olsun ister,
Bir de içmeyen kocası,
Tanrı ne verirse geçinir gider,
Yeter ki mutlu olsun yuvası.

Dışarda bir yağmur başlar,
Yüreğinde derin sızı,
Gözlerinden yaşlar akar,
Ağlar fabrika kızı.

Oysa yatağında bile,
Bir gün uyku göremez,
İhtiyar anası gibi,
Kadınlığını bilemez.

Makineler diken gibi,
Batar hergün kalbine,
Yün örecek elleri,
Her gün ekmek derdinde.

Fabrikada tütün sarar,
Sanki kendi içer gibi,
Sararken de hayal kurar,
Bütün insanlar gibi…”

Bir Yeşilçam filmine yakışan bu tabloda, Orhan Kemal’in dönüp dönüp anlattığı sıradan, fakir, yalın ve dokunaklı bir insanın, bir fabrika işçisinin hikayesi anlatılıyor.

Nazım Hikmet
Nazım Hikmet
Esasen, bizim modern şiirimizde, endüstri, sanayi, fabrika, emek, işçi ve makine deyince, akla ilk gelmesi gereken, Türk şiirinin büyük ustalarından Nazım Hikmet’tir.

“Trrruum
Trrruum
Trrruum
Trak tiki tak
Makinalaşmak
İstiyorum
Beynimden, etimden, iskeletimden
Geliyor bu
Her dinamoyu
Altına almak için
Çıldırıyorum
Tükürüklü dilim bakır telleri yalıyor
Damarlarımda kovalıyor
Ota direzinler, lokomotifleri”

Bu ‘mekanik’ şiir, Nazım’ın şiirsel sesinden de nasiplenmekle birlikte, buna, gerçekte içeriğin biçime yeğlendiği bir ‘manzume’ olarak bakmak isabetli olur.
Bu şehvetli makinalaşma isteği, sanayinin yüceltildiği bir ideolojiden besleniyor.
İnsanın kendisini bedeni ve ruhuyla bir makinaya benzetmesi, onunla özdeşleşmesi, ister sosyalist ister kapitalist sistemin öngördüğü bir endüstrileşme idealini içersin, pek sevimli olmasa gerek.
Fakat, ‘işçi sınıfı’na ilişkin en çok şiir Nazım Hikmet’e aittir. İşte bunların en çok dillerde dolaşanı :

“Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.

Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!”

Nazım Hikmet’in şiirsel dünyasında ‘işçi-kitap ve iş’in birlikte anılması ve işle yoğrulmayı, kitapla bilinçlenmeyi öngördüğü bu sınıfın hareketinin ‘düşmanı yeneceğini’ söylemesi önemlidir.
Bu, bizdeki işçi hareketinin dinamiklerini de ima etmektedir.
Bizim Batı’daki gibi bir sanayileşme deneyimimiz –o dönemde- olmadığı için, toplumsal sınıflar da henüz oluşmadığı için, böylesi bir bilinçlenme öngörüsüne gereksinim duymaktadır. Bu bağlamda Asım Bezirci’nin bir değinisini anmak isterim.
Politika gazetesinde 1977 yılında yayımlanan bir yazısında şöyle der :

“Politika`daki yazılarımı izleyenler görmüşlerdir: İkide bir işçi sınıfı edebiyatından, onun taşıyacağı özelliklerden söz ediyorum; ülkemizde halktan gelen sosyalist yazarların yetişmesini diliyorum, bunun yollarını arıyorum. Gerçi işçilerimizin yaşadığı çetin koşulları anlıyorum: İşten evine yorgun dönen,geçim sıkıntısı içinde kıvranan, doğru dürüst eğitim/öğretim göremeyen, edebiyatla uğraşmaya vakit bulamayan kimselerin arasında yazarların çıkması çok güç, biliyorum.Üstelik, bu güçlüğün de ancak sosyalist düzende aşılacağına, kitlelerdeki yeteneklerin ancak orada çıkıp gelişeceğine inanıyorum.Yine de, çevremde yazarlığa özenen bir işçinin adı geçince umutlanıyorum:”İşte emekçileri içerden tanıyan biri,” diye düşünüyorum.Herhalde , dışardan birine, örneğin bir küçük burjuvaya oranla böyle birinin halkı anlatması daha canlı, daha gerçeğe yakın olacaktır. Maksim Gorki`nin, Jack Lodon`un, Orhan Kemal`in eserlerinde olduğu gibi…

Bir işçinin şiirini okurken bunu yakından gördüm:
Vatan gazetesinin açtığı “Özgürlük Şiirleri Yarışması”nın yargıcılar kurulundayım. Gelen şiirlerden bana verilenlerin ilk elemesini yapıyordum. Ayırdığım örneklerden biri ilgimi çekti. Kimin yazdığı belli değildi. İlk okuyuşta etkiledi beni. Uzun olmasına karşın, bir kaç kez bıkmadan okudum.

yarınları çalar sazım
geleceğe gerilir
geleceğe kurulur
perde perde tel ile
çalındıkça el ile
söylendikçe dil ile
yüründükçe yol ile
özgürlüğe varılır
özlemlere varılır
varılır vezüv`ün yamaçlarına

Yazar Hakkında

Sadık Yalsızuçanlar

Sadık Yalsızuçanlar

1962 Malatya doğumlu. TRT'de çalışıyor. Yayımlanmış kitapları; Şehirleri Süsleyen Yolcu, Gerçeği İnciten Papağan, Kuş Uykusu, Televizyon Ve Kutsal, Halvet Der Encümen, Yakaza, Güzeran, Geçen Gün Ömürdendir, Varlığın Evi, Öyküler Kitabı, Sırlı Tuğlalar, Bir Yolcunun Halleri, Hiç, Gezgin. | Yorumları
1
Adet Yorum Listeleniyor...
  1. 1Celal Güneş
    2:38 pm | Temmuz 7, 2008

    Aslında yazıda geçen şairler’in şiirleri marksist içerikli olduğu için marks’ın alt yapı-üstyapı şeklindeki topik betimlemesi şiirlerin açıklanmasında daha faydalı bir yaklaşım olacağını düşünüyorum.Endüstri den kastınız alt yapıysa;altyapı sadece endüstriyi içermayen daha geniş bi kavramdır. Bence sosyalist mühtevaya sahip şiirler marks’ın”alt yapı üst yapı’yı belirler ” yaklaşımının ürünüdür.

Yorum Ekleyin