Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık’ı
Mart 27, 2009 Kitap
Türk şiirinin ‘ustalık tehlikesi’nden söz eden ‘ustalaşmamış usta’ şairi Turgut Uyar’ın şiir üzerine yazıları, soruşturma cevapları, söyleşileri ve diğer metinleri Yapı Kredi Yayınları’nca yayımlandı. Bu güç işin gerçekleşmesini Alaattin Karaca üstlenmiş. Titiz çalışmasından dolayı öncelikle Karaca’ya, Uyar adına teşekkür borçluyuz. Yediyüzüç sayfalık bu kapsamlı kitap, modern Türk şiirinin poetik tarihi açısından son derece önemli bir kaynak niteliğinde.
Kitaba adını veren yazı, 2 Şubat 1955’te Şimdilik’te yayımlanmış. Uyar, bu ‘ünlü’ yazısında, Orhan Veli’yi merkeze alarak yeninin eskimesinden, ‘hem kendinisi hem çevresini aldatmak üzere yazanlar’ın hastalığı olarak ‘ustalaşmak’tan söz eder : ‘Ya ustaların hali? Hem kendisini, hem çevresini aldatmak için yazacaktır artık. Anlayışının, ustalığının rahatına ermiştir. Her yeniliği getirenler, getirdikleri yeniliğin ustası olmaya özenirler. Bu bir alışkanlıktır. Belki daha öte, bir zorunluluktur; hatta doğaldır. Kişi, kolay kolay kurtaramaz bundan kendini. Diyeceksiniz ki, zaten böyle olması gerekmez mi?’
Uyar, tam burada, ‘gerekmez’ der. Bu, gelenekselci ekol düşünürlerinden Rene Guenon’un, sanatın karşısındaki en büyük tehlike olarak ‘sanat yapma’yı anmasını hatırlatır. Guenon, ‘sanat yapma başladığında sanatın buharlaştığından’ söz eder. Eski Türkçe’de kullanılan ‘tasannu’ –yakın zamanlara kadar işlekti ve gündelik sözlüğümüzde bile kullanılırdı- kelimesi bunu ima eder. Suni ile kökteş olan kelime, bir anlamda Uyar’ın ‘ustalaşmış olmanın rahatlığı’ ile ilişkilendirilebilir. Şairin belirlemesiyle, ‘sanatının ustası’ olmayı amaçlayan bir şair bütün gücünü yitirir. Kendi kendini yıkar. Yazdıkları başkalarının ‘hoşuna gitse de, gereği yerine gelmez.’ Wıttgensteın, ‘hoş olan güzel değildir’ derken acaba bunu mu kasteder, emin değilim. Ama, bu, ‘kendinden eminlik’ bizatihi, sanatın yenilikçi ırasının önündeki engellerden biridir. Sanat, yaşamın dinamik doğasını sürekli keşfetmelidir. Yunus Emre’mizin deyişiyle ‘her dem yeni doğarız bizden kim usanası…’ diyebilmelidir. Hayatın bu hem dem yeni bir açılım, bir tecelli ile karşı karşıya olması ile sanatçının her an yeni bir keşfe, yeni bir öğrenmeye açık ve hazır halde durması arasında bir ilişkiden söz edilmelidir.
Uyar, bu temel sorunu belirledikten sonra, diğer ayaklarına geçiyor : ‘Bu arada kendimce önemli saydığım bir konuya da dokunacağım. Edebiyatımıza en büyük kötülüğü, eleştirme yaptığını sanan kötü yazarlar ediyor. Değiştiremediğimiz, yenileştiremediğimiz önemli bir şey kaldı. Değerlendirme yöntemi. Açın dergileri okuyun…’ Eleştirinin sürekli teyakkuz veren niteliğinin yittiği bir zamandayız. Dergilerin, gazetelerin kültür-sanat sayfalarının, radyo ve televizyon programlarının ‘yayın sektörü’nün dinamikleriyle değerlendiği, etkilendiği veya belirlendiği bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte, sahici, samimi ve işlevsel bir eleştiri diline yer yok. Böyle olmayınca da, şiirin, öykünün, romanın, daha çok ‘kitap’; kitabın ise ‘ürün’ olarak algılandığını, bu algı doğrultusunda, ‘ürün’ün paketlenmesinin, sunumunun ve satışının önem kazandığına tanık oluyoruz. ‘Ustalaşmış yazar’ların, estetik ögeleri yönetmen performansı yüksek ‘ürün’leri, bu dolaşıma böylesi bir algı ve kurgunun içinden giriyor, geçiyor ve dolaşıyor. Uyar, ‘bir akımın ustaları belirdiğinde, o akımından da ustanın gücünü yitirdiğini’ söylüyor. Zaten ‘eser’ gücünü kendinden değil, böylesi bir ‘mekanizma’nın işleyişinden almaya başlıyor. Oysa, şair-yazar, ustalaştığını hissettiği anda inşa ettiği yapıyı yıkmalı, yeniden çıraklaşmalı, başa dönmeli, sıfır noktasından hareketlenmeli. Uyar’ın ifadesiyle, ‘acımadan bırakmalı onları’, yani yazdıklarını. Hiç yazmamış gibi anmamalı. Acemi olmalı. Hayata bir çocuğun hayretiyle bakmalı, ‘durmaksızın acemi kalmaya çabalamalı…’ Orhan Veli gibi, acemiliğin güzel, tadına doyulmaz, zorlu, maceralı bir havası olduğunu bilmeli. Yaratmanın ancak acemilikte olduğunu görmeli…Böylece, sanatın yaratıcıyı değil yaratışı öykünmek olduğu o zaman belirebilir.
Ustalaşmak, tıpkı bir kedinin kendi doğasına yabancılaşarak yavrularını yemesi gibidir.
Bu, edebiyatın bir yolculuk ve arayış olmaktan çıkmasıdır. Bir yetkinleşme yolu yordamı olarak sanat, aklı, olguları ve şeyleri yüklerinden kurtarmaktır.
Uyar’ın bu kapsamlı kitabındaki yazılar, söyleşiler ve notlar, sanatın modernleşme sürecinde karşılaştığı tehlikeleri işaret ediyor. Abdulhak Hamit’ten, Yurdakul’dan, Yahya Kemal’den, Orhan Veli’den, Külebi’den, Nazım’dan, Metin Eloğlu’dan, İkinci Yeni’den, Garip’ten, sanat ve siyasetten, sanat ve ideolojiden, dergilerden, günlüklerden yola çıkıyor, modernleşme sürecinde sanatımızın uğradığı yerlerden, uğraklardan, bu menzillerin doğasından, içeriğinden söz ediyor. Bunları tartışırken Uyar’ın sorgulayıcı, nesnel, gerçekçi ve insaflı olduğunu görüyoruz.
Kitabın en ilginç yazılarından birinde, ‘Açık-Kapalı Şiir’de çok konuşulan ama doğru konuşulduğundan emin olamadığımız bir sorunsalı tartışıyor. ‘özünü kolay kolay vermeyen, kenarda dolaşan, çarparık, dili düzenbaz bir şiir’ olarak tanımlanan ‘kapalı şiirle şiirimize yeni yeni özlerin geldiği’nden söz ediyor.
Aliya İzzetbegoviç’in şiir tanımını hatırlıyorum : ‘şiir, anlatılamazın anlatılamazlığını anlatmaktır.’
Uyar’ın aslında bu yazıda söylemek istediği bu. Bunu söyleyebilmek için de dolaşıp duruyor. Sözü sonunda kutsal kitapların diline getiriyor. Sembolik, zamana dayanıklı, hermetik ve çokkatlı dile vurgu yapıyor. Anlaşılmakta gülük çekilen şeyden ilkin korkulduğunu, içinde bir değer, bir öz seziliyorsa saygı duyulmaya başlandığını söylüyor.
Bu yazının ardından, özellikle Sezai Karakoç’un Edebiyat Yazıları okunmalı.
Turgut Uyar, şiiriyle ve poetik düşünceleriyle modern şiirimizin adalarından biri idi. Onu sadece İkinci Yeni’nin kalıplarıyla algılamak gerçekçi olmaz.
Bu kitap, bize, onun daha doğru ve kapsamlı biçimde okunması için bir imkan sunuyor.