Tenkit Dizini.

(Türkiye’de) Sanat ve muhalefet

Nisan 11, 2008 tarihinde Tenkit dizini altında Sadık Yalsızuçanlar tarafından yayımlandı ve 870 kere okundu

Türkiye’de özellikle sinema, tiyatro ve mizah alanında ‘üreten’ sanatçıların (egemen sistemin nosyonlarına karşı) muhalif olduklarına ilişkin birtakım klişeler dillerde dolaşıp durur. Diğer alanlarda da bu geçerlidir ama özellikle bu alanlarda çaba gösterenlerin ‘muhalif’liği, ‘özel koşulları olan Türk(iy)e’e özgü bir muhalefet’ anlayışıdır. Örneğin geçenlerde ömrünü tiyatro ve sinemaya vakfetmiş bir sanatçı şöyle diyordu: “Siyasiler, argo kullanıyor, dikkatsiz ve özensiz biçimde konuşuyor, her şeyi, herkesi, bütün kurumları eleştiriyorlar. Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, Rektörler, herkes nasibini alıyor eleştirilerinden, ama kendileri eleştirilince rahatsız oluyorlar…”

Siyasilerin, örneğin tiyatrocularca eleştirilmelerinden rahatsız olmaları ve bunu yapanları cezalandırmalarını yanlış bulurum. Bu, demokratik olgunluktan uzak oluşlarını gösterir. Sanat, insanın özgürleştiği bir alandır. Kişisel ve özgür bir dilin içinden konuşması gereken sanatçılar, toplumun da özgürleşmesine katkıda bulunurlar.

Fakat durum Türkiye açısından bakıldığında böyle işlemiyor.

Zaten söz ettiğim sanatçının konuşmasında da, örtük biçimde kimi kurumların eleştirilmesinin hoş karşılanmadığı görülmektedir ki, bu, sanatın muhalif doğasıyla pek uyuşmaz. Türkiye’de sanatçıların çoğu, kalemini, sözünü, enstrümanını ve fırçasını örneğin asker, yargı veya rektör söz konusu olduğunda özgür kullanmaz. Aksine, örneğin askere yaslanarak sivil topluma efelenen ‘muhalif sanatçı’larımız mebzul miktardadır.

Bu, bizim modern zamanlardaki siyasi geleneğimizin yapısından kaynaklanan patolojik bir durumdur. Haydi yaygın ve beylik deyişiyle, Osmanlının kültürel elitleri ‘kapıkulu’ idi. Peki Cumhuriyet’in elitleri? Ben muhalifim diyen sanatçılar, örneğin asker ya da Yargıtay söz konusu olduğunda nasıl konuşur veya davranırlar? Cumhuriyet’in ilk yıllarında, “Deniz kızı Eftalya değilim” diyerek Cumhurreisi’nin davetini geri çeviren Nâzım Hikmet’in başına neler geldiğini bu ‘muhalif’ler bilmiyor mu? Askere sırtını dayayarak ‘muhalif’ oldukları siyasal partiye dört koldan saldıran veya hukuk dışı ve militarist bir saldırıya maruz kalan bir siyasal parti düşünce bir tekme de kendisi vuran ‘sanatçı’nın neresi muhaliftir Allah aşkına?
Türkiye’de ağır bedeller ödeyen birkaç gerçek muhalif sanatçı/aydın vardır. Bunun dışındakiler, Cumhuriyet’i kuran elitlerin ve onların ideolojisinin bağlısı ‘muhalif’lerdir ki, bu Türk usulü muhalefet, örneğin Derrida’da rastladığımız türden bir ‘merkezsiz’likten, bir muhaliflikten, bir yersiz-yurtsuzluktan tümüyle farklıdır. Bizim her şeyimiz gibi, muhalefetimiz de bize özgüdür.

Sorun büyük oranda teolojik bir nitelik ve kurumsallık kazanmış resmî ideoloji bağlılığıyla ilgilidir. Türkiye’de bilinçaltımızda ‘Ermeni dölü’ imgesi uçuşup durur, kimi kurumlar kutsanır, ‘devlet’in yüce şahsiyetine saygı duyulur, bürokrasinin dokunulmazlığı vardır, ama siyasetçilere her türlü laf edilebilir, ‘fikriyatı’nı beğenmediğimiz bazı siyasal gelenek ve örgütlere ise belden aşağı vurulup durulur. Ve bunun adı, ‘muhaliflik’, eleştiri filan olur. Bu muhalefet, dediğim gibi Türk usulü bir ikiyüzlülük, bir şaklabanlıktır.
Varlık nedeni kendisine aidat ödeyen işçinin haklarını korumak olan bir sendikanın televizyon kurup oradan ‘sivil toplum’a saldırmasını kimse sorgulamaz.

Esnafın mali kaynaklarını istismar eden, bunu Atatürk heykelleri ve büstleriyle kamufle eden bir esnaf örgütünün bu yasa ve ahlakdışı tutumu yeterince tartışılmaz.

Gazetecilerin sırtını bürokratik elitlere dayayıp siyasi örgütlere saldırdığı bir ülkede ‘muhalif’likten söz etmek gülünçtür.

Foucault’nun ‘muhalefet iktidarın parçasıdır’ öngörüsü, belki de en çok bizim ülkemizin sözde ‘muhalif’leri için geçerlidir. Son soruşturma da gösterdi ki, Türkiye’de bir zamanlar ‘devlet’in gazabına en çok uğradığı sanılan pek çok sözde muhalif okuryazar, meğer ‘derin iktidar’ın sözcüsü imiş. Hem darbeci/cuntacı olup veya darbeciliği tescillenmiş kimi ‘kurum’lara dokunulmazlık atfedip veya sırtını dayayıp hem de ‘muhalif’ olmak bizim ülkemizin okuryazarlarına özgü bir durum.

Tevekkeli ‘ülkemizin özel koşulları var’ lafı boşuna dillerde gezinmiyor.

Arzu Ayan tarafından

Kunde Kor – Kör Baykuş – Sadık Hidayet

Mart 8, 2008 tarihinde Tenkit dizini altında Arzu Ayan tarafından yayımlandı ve 1.288 kere okundu

‘’Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.’’

Aradım derdimin dermanı yoktur, diyenlerle aynı serzeniş değil mi Hidayet’in ki? İlk sayfada başlar, yalnızlık/ dert/ çare/ zehir/ hayat/ korku/ ölüm/ inanç/ ruh/ metafizik/ yarın/ acı/ uyuşmak isteği….

Aklında kalanları yazmaya başlar, kendi için gölgesi için yazar. Hatırladığı şeyler hem uzaktır, hem yakın/ KARMAŞA/ Modern insanın dramı, hüzün , dağılmışlık, yalnızlıkta kalmama çabası.

Vazgeçebilir miyim tamamen diye sorar? Gerçekten tamamen vazgeçmek mümkün müdür? Yitirdiklerine üzülmemek / geçmek / terk etmek mümkün müdür?

Hasta olmak

Yolunu kaybetmek

Bütünün parçası olmak

Nihayetinde hep olmak/ aynı zamanda hiç olmak / kendini bütün ruhuyla unutmanın uykusuna bırakmak ister/ Mümkün müdür? İnsan unutmanın uykusuna yatabilir mi? Unutmak sürekli olabilir mi? Azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilir mi? Erimek gitmek, silinmek dileğine havagazıyla ulaşılabilir mi?

Butimar kuşunun ‘’susmak’ bahsiyle verildiği yer ‘’ Kör Baykuş’’ un bence en can alıcı noktası.’’Dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur’’

Butimar, susar, denizin kuruyacağını düşünür ve bu tasayla suya yaklaşmaz.

İnsanı daha insan yapan bu tasalarla yapılanlar mıdır, sahiden?’’ Hayat denen şeyden el çektim, bıraktım, pekala, gitsin elimden’’ derken umudunu tüketirken, yoldaşı yazmak,yazmak ihtiyacı değil midir? Neden yazıyoruz diye soruyorlar. Cevabı burada saklı: Hayat elimizden çıksın gitsin diye.

‘’NE mal darem ki divan behored/ NE din darem ki şeytan behored/ ‘’

Herkes bir mecaz söylemeye gelir, diyorlar ya; hayat bir kıssa, baştan başa bir hikaye ve geçmiş gelecek, ay- yıl denildiği gibi hepsi aynı şey . Zaman , zamansız zaman.öyleyse romanın başından sonuna anlatılan şey bu dünyada tüm arayışlara rağmen mutluluğu bulmanın imkansızlığı değil mi?

Ömür bir mum gibi azar azar eriyen mi/ ocaktan düşen birden kömürleşmiş odun parçası mı? Aslında ömür dediğimiz şeyi yaşarken ne kadar farkındayız? Dış dünya ile iç dünyamız arasındaki uçurum ne zaman oluşmaya başladı? İç dünyamıza kaçarken/ dış dünyadan bunca uzaklaşırken kendimizi bulabiliyor muyuz?

‘’bir baştan bir başa hayat gülünç bir kıssa, inanılmaz ve ahmakça bir masal mı, diye soruyor yazar/ Yaşanan da yazılan da kendi maslımız mı? Şafak sökerken hayat dünyanın sınırlarından ötelere çekilir mi? Hayat çekilince , dağılan,kaderimiz, kederimiz, kendimiz mi?Diri diri dağılmak nasıl bişey? İçimizdeki uzaklara gitmek isteği kaçmak/ kaderi değiştirmek isteğiyle ne kadar özdeş/

Kendinden kaçmak mümkün müdür?

Ya da kaderini değiştirmek

Uzaklara gidince /kaçılır ve kader değişir mi?

HER ŞEY BOŞ VE GEÇİCİDİR

Ve her şey / herkes yalandır

‘’Yalnız ölüm yalan söylemez’’

Ölüm gelince insan ne hisseder?

Sahi /açık kapıdan çıkıp giden on altı yaşındaki öğrencim/ avucuna doldurduğu kalp ilaçlarını içerken/ kapıdan çıkma/ gitme/ özgürlüğünü kullanırken son ne düşündü/ ve ölüm meleği onun gencecik bedenine ne fısıldadı? Tüm düşler dayanıksız değil midir?Zaten bir avuç kor gibi/ kül gibi/ bir üflemeyle dağılmaya hazır değil mi?

‘’Yalnız ölüm kurtarır bizi, bütün aldanışlardan, bir ölüm kurtarabilir, ama ancak şu ölüm: Bizi hiçlik ülkesine , boşluklara gömecek olan ölüm’’

Küçük örümcek artık salgı salamaz olur son hikaye taslağındaki gibi,

Kendi isteğiyle acılarına son veren Hidayet, bu küçük örümcek gibi ağ yapamayınca/ ümitsizliğe kapılınca/kurtuluş yolunu kaybeder ve gerçek hayatta nasıl ölümü seçtiyse romanda / ölümün/ sürekli birbirine dönüşen / ölen/ ölüm ağırlığında göğsü ezilen kahramanla biter

ÖLÜM BİR SON MUDUR? BAŞLANGIÇ MI?

Sorusu kalır dimağımızda,ölüm bir son mu, başlangıç mı?