‘Burnu fındık ağzı kayfe fincanı
Şeker mi şerbet mi bal Acem kızı’
Eskiden yaptığı gibi yatağının hemen başındaki masasını dergilerin eski sayılarından seçtikleriyle, okumak için ayırdığı kitaplarla ve aldığı notlarını yazdığı üç adet ciltli defterle doldurdu. Portatif küçük radyosunu fişe taktı. Kulaklarına inanamadı. Radyoda o türkü çalıyordu.Yıllar önce sevdalısı ona güzel olmayan sesiyle hep o türküyü mırıldanırdı.
‘’Burnu fındık ağzı kayfe fincanı/Şeker mi şerbet mi bal Acem kızı’’
Aradan geçen onca yılın yüreğindeki acıyı dindirmemiş olmasına şaştı. Nerdedir ne yapar gibi kaygılarını kısa süre önce dindirmişti. Sadece ona olan sevdasının sürmesi dışında uzaklardan bir karşılık gelmesi, dünyada yaşarken dünyasal bir birliktelik (ev, araba, çocuk) yaşayamayacak kadar çılgınca sevdalanmaları onu yine korkuttu.
Ona dair bir rüya defteri bile vardı. Evet evet bir rüya defteri, onun rüyalarından çıkmayacağını anladığı yıllarda tutmaya başlamıştı. Tarihi, günü yazılarak onun içinde olduğu rüyalara dair notlar düşülüyordu bu deftere.
14.12.2004
‘’Başlangıcını hatırlamıyorum. Öldüğünü ya da ölmek üzere olduğunu görüyorum. Mezardasın, bırakıyoruz… Fakat sonra aradan geçen süreye rağmen ölmediğin ihtimali beliriyor ve senin mezarını açıyoruz. Üzerindeki topraklar nefesinle beraber dökülüyor. Bana bakmadan ilerliyorsun. Ağlıyorum, bir süre sonra bana şurada diye işaret ettiklerinde koşuyorum. Sarılıp hıçkırıklarla ağlıyorum. Zor oluyor ama oturuyorsun. İçim sızlıyor, ağlıyorum, ağlıyorum… Neyin var????’’
Rüyalar onunla arasındaki bağın kuvveti ve zayıflığı ölçüsünde seyr-i endam ediyordu.
Rüya defterini düşünürken türkünün çoktan bittiğini farketti. Radyonun düğmesini kapattı. Elindeki kitabıyla yatağa uzandı. “İstanbul Seni Unutmadım”
Daha önce de İstanbul aşığı yazarın kitaplarından satın almış ve okumuştu ama bu kez kapak resmindeki “Kız Kulesi” ve Üsküdar manzarası hatıralarındaki, unutamadığı İstanbul’u daha bir canlı kılıyordu.
İstanbul Üsküdar demekti, Üsküdar da İstanbul….
Kapısından geçtiği evlerin içinde yaşamayı hayal ettiği yıllar artık çok gerilerdeydi. Yokuşları, dar sokakları, minareleri ve meydanıyla hep yaşanılası gelirdi. Ama o yıllar sonra gittiğinde Üsküdar’dan Harem’e gün batımında geçmiş ve Kız Kulesi’ni seyretmişti. Bakmış bakmış bakmış sanki hafızasına kazımak ister gibi gözlerini alamamıştı .Buna rağmen artık vazgeçilmez değildi. Mekanlarla ilgili saplantısının yok olduğunu fark etti (onsuz ne anlamı vardı ki). Hep kalmak istediği yerlerin içi boşalmıştı. Onsuz gidilen her yerde olduğu gibi ne Konya ne de başka bir yer…
Ne garip terk edip gitmek eskisi kadar zor gelmiyordu. Ne de olsa ayrılık acısı kanayan yarasıyla her an beraberindeydi. Nerede olduğu ne fark ederdi ki. Gönlü yaşamak istediği mekanlardaydı, bedeninin varlığı iyice anlamsızlaşmıştı.
Mırıldandı…. Burnu fındık ağzı………. Şeker mi…… bal Acem…………. yutkundu.
İçindeki keşkelerin tümünü ard arda sıraladı.
Keşke ……
Keşke…….
Keşke…….
Yutkundu,derin bir nefes aldı, bağırmak için birkaç deneme yaptı, sesi çıkmadı, çıktığı kadarıyla olabildiğince yüksek seslendi.
“İstanbul seni ve onu hiç ama hiç unutmadım.”
“İstanbul sen unutmadım.”
“İstanbul seni………..”