Tren Dizini.

Kara Tiren

Mayıs 14, 2009 tarihinde Hikâye dizini altında Sadık Yalsızuçanlar tarafından yayımlandı ve 1.012 kere okundu

Bahçe istasyonunda durunca, elindeki tepside içköfte, vagonlara üşüşen satıcıların bağırtılarını ve genzime çarpan soğan, yanmış yağ kokusunu hatırlıyorum. Midem bulanırdı zaten ne zaman tirene binsem. ‘Araba çarptığı’ için, o uzun, yorucu yolculuğu zaman zaman çileye çeviren bulantıyı kışkırttığı için Bahçe istasyonuna gelmesin isterdim.
karatirenBu bir yana, hayatımın en güzel anlarını, Malatya’dan Adana’ya, oradan aktarmayla Dörtyol’a ulaştığımız o tiren yolculuklarında geçirdim.
Şimdi, bu satırları yazarken, Sabahat Akkiraz’ın o mükemmel yorumundan, o ciğerdelen Arguvan türküsünü dinliyorum :
‘Gara tiren de yol alıyı Cürek’ten…’
Bir bilge, ‘ayrılığa ulaşsaydık, ona, kendi acısını tattırırdık’ der.
Hani ölümün Allah’ın emri olup da ayrılığın ayrıştırıldığı o yakıcı an…Ayrılık ruhsal bilinci parçalıyor, insanı köktenci biçimde değiştiriyor. Yeni bir şey oluyor, bir şeyler yitiyor, yepyeni bir hal karşımıza çıkıyor, kendimizi başka bir yerde, başka bir hal ve melalde buluveriyoruz.
Bunu çocukluğumu, ilk gençlik yıllarımı idrak ettiğim altmışlı yılların ikinci yarısında en çok kara tirenler yapardı.
Onların o tuhaf seslerini, gözüme uyku girmediği o uzayan anlarda içimden izler, tekrarlar dururdum.
Dururken çıkardığı o garip tıslamalar, mihaniki sesler, firen yaparken çıkan o garip gürültü ve tıslamalar, o is, yağ, kömür mü artık o tuhaf koku, o insan sıcağı, o içinde taşıdığı insanların yüzlerce hikayesinin de taşındığı hantal, ağır, sanki insanın çilelerini yüklendiği için özellikle yokuşlarda zorlanan vagonlarıyla kara tirenler, lokomotif ve vagonları, birer demir yığını değil, birer canlı, birer tarih öncesi yaratığı idiler…
Hele tüneller…Akkiraz’ın söylediği bu yanık Arguvan, ‘ölem ölem kör kader’ havasının hüznü en çok, uçakların hava boşluğuna düşüşü gibi, muazzam bir karanlık ve belirsizliğe girip kaybolduktan sonra, gözalabildiğine uzayan ağaçsız, kıraç dağ yamaçlarının arasında zorlanarak ilerlediği zamanlarda bize ayrılığın acısını tattırır ve kulaklarımızda tınısı belirirdi. İlkin yürek yakan bir mey sesi belirirdi.
Arguvanlıların bu derdini kimsede görmedim.
Sonra o üç telli curanın tınıları duyulur, aşığın mızrabı veya parmakları insanın en mahrem acılarına dokunurdu :
‘Gara tiren de yol alıyı Cürek’ten
Oturdum da bir of çektim yürekten…’
Acının, sevgiliden ayrılık olduğu aşikardı :
‘O da benim gibi yansın yürekten
Zalım eller bu sene
Nasıl edek bu sene…’
Bahçe istasyonu, şimdi, onyıllarca öncesine, çocukluğumun kuytularına doğru yolculuk yaptığım bu günlerde anlıyorum ki, en canlı, en gizemli imgelerimden biri haline gelmiş.
Bahçe, adı üstünde…Çocukluk bahçesi…Ayrılık çeşmesi. Yüzlerce yorgun, kederli insan yüzü. İs, duman, içliköfte, simit, börek, ayran, vagonlar, pencereler, yıpranmış, yorulmuş raylar, istasyon binasının eprimiş, solgun, kirli sarı duvarları, çeşmesi, tirene yol veren, elindeki o garip, daima ilgimi çekmiş olan şeyle yol gösteren hareket şefi, istasyon binasından sonra yolun iki yakası boyunca uzayan selvi kavaklar, salkımsögütler, onların diplerinde sakladığı sessizlikler, ayrılırken ruhları yaralanan nice garibin bakış izleri…aman Allahım girdiğim bu dehlizden çıkabilmem mümkün değil…
Bütün bunları bu yakıcı Arguvan türküsü hareketlendiriyor.
Sanki tiren, bazen karşıdan gelecek olanı uzun bir süre bekledikten sonra ağır ağır hareketlenirken bu türküyü söylerdi :
‘Dediler ki bu yaz yarin gelmiyi…
O da benim gibi yansın yürekten…’
Bu acıyı en çok Eğin manilerinde tadarız. Bizi ikinci dizede birden içine alıp yutan bir kara delik gibidir.
Kömür gözlü ağası İstanbul’a (gurbetin özel adıdır) gidip de gelmeyince, yüreğine damla damla biriken, katmerleşen acıyı en saf, en dokunulmamış kelimelerle dağıtır, birden dilinden döker :
‘Evimin önüne bir asma diktim
Asmanın boynunu kıbleye büktüm
Kömür gözlerini sevdiğim ağam
Gözyaşım asmanın dibine döktüm…’
Bu manileri ve onların taşıdığı acıları, hikayeleri taşıdığı için zorlanırdı demek ki lokomotifler ve ardından gelmek istemez gibi sürüklenen vagonlar…
Bahçe istasyonu, biraz daha ferah ve düzlüktü. Tiren uzun uzun tıslayarak durur, bi dolu garip ses çıkarır, durunca uzun uzun soluklanır, birden içindeki dertleri döker gibi insanlar boşanır, satıcılar, yeni yolcular biner, bir telaş, bir koşuşturma olurdu.
Babam gerinerek kalkar, önce içliköfte ve ayran alır, sonra iner, varsa elma şekeri de almak üzere gözden yiterdi. Annemde bir telaş, ‘aman bizimki tireni kaçıracak…’ Babam ne kadar sakin ve ağır ise, annem bir o kadar helecanlı, telaşlı.
Tiren hareketlenir, babam hala ortalıkta yok. Annemin haddine mi, kalkıp baksın, sorsun. Birkaç dakika sonra, tiren o eski hızına ve sesine kavuşunca babam belirir, sessizce gelip karşımıza otururdu.
İkisi içliköfteleri iştahla yerken kardeşim ve ben, kabaran mide bulantımızla uzun bir süre mücadele eder, yarı baygın bir halde, ter içinde kalarak işkence çekerdik.
Ortalık durulup, her şey eski haline döndüğünde, sanki zerrelerin o doğal hareketlerine dönmüşüz de kozmik çarkın merkezine yerleşmişiz gibi, o yolculuk rüyasının içinde yüzmeye başlardık.
Sağa sola devinerek, bir yerlerden kopardığını, bir an önce, başka bir yere, belki de aslına ulaştırmak ister gibi çırpınırdı kara tiren.
O yakıcı türkü tekrar belirirdi :
‘Baykuş gibi de daş başına oturdum da nazlı yar
Ben derdimi cümle aleme yetirdim neydek yar
Gel vefasız biraz merhamet eyle de neydek yar
Senin için ben aklımı yitirdim bu sene…
Zalım eller bu sene…
Nasıl edek bu sene…’
Bu sonugelmez çaresizlik insana ne çok yakışıyordu.
Artık herkesin yüzünde bir dinginlik, sessizlik, mahmurluk.
Saatlerce tek laf etmezlerdi.
Bi sonraki istasyonda durmaz, yavaşlar, düdüğünü öttürerek geçerdi.
Bir istasyon, bir küçük durak daha…derken yine uzun uzun tıslayarak dururdu. Babam bu sıra belki sessizce sorardı. Ne sorduğundan çok, bir şey söylemesi önemliydi.
Yas havası gibi bir hal.
Bu sessizliğin beni içine çekip aldığı o anların her birini ayrı ayrı hatırlıyorum.
Yenice paketini iç cebinden çıkarırdı babam, gazlı çakmağıyla yakar, dumanını Arguvan türküsünün yakıcı kelimelerinin içine doğru savururdu :
‘Akşam olur tren kalkar garından
Yandım Allah ayrılığın zarından
Kimi yavrusundan kimi yarından
Yine bugün ayrılığın günüdür’
Şimdi, yıllar öncesinde beni kara tirenin içine çekip aldığı o muazzam acıyı, bugün insanın en yalın hali olarak görmekle birlikte, o yorgun ve acıyla yıkanmış vagonların birer hikaye ırmağı, birer can şenliği, birer neşve denizi olduğunu görebiliyorum.
Onlar sadece çoğumuzun çocukluk imgesi değildi, ‘muasır medeniyet seviyesi’nin ötesiydi…Toplumsal ve ahlaki ideallerini yenilemiş trajik bir kuşağın umutlarıydı…
Geçtiğimiz bayramda, üçyüze yakın insan otoyollarda parçalanmış, ezilmiş bedenlerini bıraktı.
Bu kara tirenlerin yolunu kesen, onların yerine doğayı acımasızca bölen ve parçalayan asfaltları dökenler bu sonucu hesap ettiler mi bilmiyorum.
Ama bilerek veya bilmeyerek bir fenalığa yol açtıkları kesin.
Bunu, Hicaz demiryolu belgeselini seyrederken de hissetmiştim.
Nihayet Adana istasyonu belirirdi.
Pencereden göremezdik ama tirenin gara girişi ve durması uzun sürerdi.
Bu seremoni büyüyü bozardı, rüyadan uyanırdık.
Herkes ayaklanır, telaşlanırdı.
O kadar çok çantamız, bohçamız, valizimiz olurdu ki…
İstasyonda saatlerce aktarma için beklediğimiz anlarda, Adana’da oturan rahmetli halam ile, saraçlık yapan, gümüş renginde, sürekli taranmış, briyantinli saçları, mavi gözleriyle kocası bizi karşılardı.
Midemin bulantısı dindiği için bu kez halamın Malatya usulünde yaptığı içliköfteleri iştahla yerdim.
Bir salkımsöğüdün dibindeki bankta saatlerce oturur, büyüklerin muhabbetini dinlerdik.
Sonra yeni lokomotifler, onlara bağlanmış yeni vagonlar, yeni pencereler, yeni ovalar, dağlar, tüneller…başlardı.
Hayat bir yolculuktu, kara tirenler hem bizi birilerinden ve bir yerlerden ayırıyor, hem kavuşturur, birleştiriyordu.
Bir yerlerden bir yerlere vagonlar dolusu acılar ve anılar taşıyordu.
İnsan yaşlandıkça, şairin dediği gibi, bir şeylerin acısıyla ve anısıyla yaşıyor.
Murathan Mungan’ın,
‘her seferinde erteliyordum büyük vazgeçişi bilet değiştirmekle
oysa hiçbir yolculuk taşımıyordu beni hiç bir yere
başka yolcular değildi bekletilen, yolcular başkalaşıyordu
saplanmış trenlerse aynı tünellerde
ilk karı bekliyordu’ dizeleri de o melali yansıtmakla birlikte, o günleri en çok Cahit Sıtkı’nın kelimelerine emanet etmeyi yeğliyorum :

‘Nereye bu gece vakti?
Güzel tren, garip tren?
Düdüğün pek acı geldi,
Hatıra neler getiren.
Çok mudur mendil sallamam;
Her yolcu az çok aşinam,
Haydi, yolun açık olsun;
Geçtiğin köprüler sağlam,
Tüneller aydınlık olsun.’

Yunus Nadir Eraslan tarafından

Şimdi her tren sesinde…

Aralık 19, 2008 tarihinde Hikâye dizini altında Yunus Nadir Eraslan tarafından yayımlandı ve 785 kere okundu

Gürültüler çıkaran trenleri gördüm ilkin. Sabahı delip, uykumun duvarını yıkarak şehri ikiye bölen trenler… Gurbetin vagonlarında uzakları taşıyan bu demir yığınının sesini nahiyeye taşındığımız günün ilk akşamında fark etmiştim. Ne ürkünç bir sesti … Nahiye masmavi bir dağın eteklerinde kurulmuştu. Ninemin “Dudu Hanım” masalında bahsettiği dev “Teke sakal” belki de bu dağda yaşıyordu. Ne kadar da küçüktüm dağa bakınca. Babamdan korkmasaydım ilk işim dağa çıkmak olurdu; ya da dağa kaçmak… Annem bir karyola, üç kilim, ufak tefek kab kacaktan müteşekkil ev eşyalarını yerleştirmekten ziyade; kerpiç binayı badanalamaktan, camlarını silmekten bitab düşmüştü. Babam namaza durmuş annem de akşam yemeğini hazırlıyordu. Bense ağlıyordum. Uzaktan bir uğultu duyduğumu hatırlıyorum, ağlamaya bir an için ara verip mavi dağ tarafından gelen sese kulak verdim. Uğultuyla karışık ritmik bir sesin hızla evimize doğru yaklaştığını hissediyordum. Ses arttıkça evimiz de usul usul sallanıyordu. Hızla minderden doğrulup anneme koşmuştum. Ayşe uyanmıştı bu arada. Ben annemle babamın arasında bir yerde duruyordum. Korkudan babama gidemiyordum, annem beşikteki çocukla benim aramda bir yerde dona kalmıştı. Annem de korkmuştu galiba. İkimizin de yüzü kızarırdı korkunca. Babam “tren” dedi. Tren demesiyle akşam namazının sünnetine niyet etmesi bir oldu.

- Anne, tren ne ki?

Annem benim sesimi duymuyordu galiba. Nenemim mahşer dediği bu olsa gerek, diye düşündüm. Ne güzel ağlıyordum, nerden çıktı bu korkunç ses ya Rab… Bereket ses çabuk uzaklaştı; geride derin uğultuyla karışık ritmik tik taklar bırakarak kayboldu. Bir daha sordum anneme: “Anne tren ne ki?” Annem:“Baban namazdan sonra söyler oğlum, ben de bilmiyorum ki?” dediydi. Namazdan sonra babam nahiyenin doğu sınırını çizen ve çiftlikle nahiyeyi ayıran yolun tren yolu olduğunu söylemişti. Ben daha o yıllarda doğuyu, batıyı bilmiyordum; sağımı solumu da… Sadece bir türkü biliyordum:

Dudu Hanım saraylarda yok mudur?
Ciğerde hançer yarası çok mudur?

Bir de Dudu Hanım’ın masalını biliyordum.

Sabah beni uyandıran sesin neye ait olduğunu biliyordum fakat bir türlü adı dilime gelmiyordu. Anneme gittim. Gene o ürkünç sesi sordum. O da unutmuş olacak ki “baban dediydi ya” diyebildi sadece.

Dağ, buluta bir de çocuğa yakın görünür galiba. Hemen şuracıktadır. İki adımda çıkıverirsin üstüne. Oradan nineni görebilirsin, Teke sakal’ın mağarasını, evini, anneni… Biraz bulut koparırsın gitmişken, evin tavanına asarsın onu da.

Komşular bize geldi. Bizi trene götürdüler. Komşular hayretle bize bakıyor, biz de trene bakıyorduk hayretle. Annem de korkmuştu, ben de korkmuştum, Ayşe de… Bir de mahzun Kürt kızları bakıyordu önümüzden hızla geçen pencerelerden. Ne güzeldi…