Toplum Dizini.

Mustafa Celep tarafından

Hayat dolu bir yürüyüştür şiir

Şubat 7, 2009 tarihinde Deneme dizini altında Mustafa Celep tarafından yayımlandı ve 952 kere okundu

İnsanı ve yaşadığı toplumu net ve dolaysız bir biçimde şiirde temaşa eder, aynı zamanda bu gözlem ve izlenimlerden belirli bir yargıya ulaşmak için de şiire gideriz. Şairin iniş-çıkışları, ona kopmaz bağlarla bağlı toplumun iniş-çıkışlarıdır. Şair, ruhundaki med ve cezirden dem vuruyor, kaygılanıyorsa, bu dem ve kaygı, şair de haddizatında bu toplumun bir parçası veya diyelim bütünü olduğu için, bize tüm çelişkileri ve çıkmazlarıyla bir toplum fotoğrafı sunarak,derin bir müşahedeyle bunun dökümünü yapar, anıtlaştırır.

Ölü bir topluma su serpmek şaire düşer. Ve şair yeni bir ruh, yeni bir öz katar, öleyazan topluma. Çağının sorumluluğunu yüklenen şiirin temel vasfıdır bu: diriltici güç olmak. Şair, tek başına ayakta durabilmeyi bilebilmeli.

Şiir , kişisel olanla toplumsal olanın bir sentezidir. İşbu sentezle şiir, insanın kendini tanımasındaki engelleri kaldırır, kendi iç gerçekliğiyle dış gerçekliği arasındaki mesafeyi kısaltır. Hayal dünyasında devinip duran şairin uyuşukluğunu onaylamıyorum. Hayal dünyası en nihayetinde şairin baş düşmanıdır. Dış gerçeklik ile iç gerçeklik arasındaki mesafeyi, hayali, hayal kurmayı azaltarak veya arka plana atarak kısaltabilir, şiiri bütün doluluğuyla hayata daha bir yakınlaştırabiliriz.

Şair, asli özne olmaklığıyla, hayat ile problemi olan kişidir. Şair , yaralıdır, evvela hayat ile; bizi bayağılaştırmaya, sıradanlaştırmaya çalışanların köleleştirici düzenine karşı geliyor oluşuyla yaralıdır, insanın hâli pür melâlini gördüğü için yaralıdır, hayvanlaşma temâyülü içinde olan insanın pespayeliğini gözlemlediği için yaralıdır, zihninde şekillendirdiği dünya ile yürürlükte olan dünya arasında bir koşutluk bulamadığı için yaralıdır, karşılıklı insan ilişkilerinden örülü düzenin, şairi ve diğer insan kütlesini, şerefinden yoksun bırakan işleyişine karşı olduğu için yaralıdır,yaralı olmaya devam edecektir. ‘‘ Tahrik eden şiir hayatı dolduran şiirdir’’, der Mehmet Erdoğan, ‘Sübjektif Yazıları’nda. Şair hayat dolu bir insandır,öyle olmalıdır diyoruz. Şiirden aldığı güç ve enerjiyle, insanı insanlıktan düşüren düzenlere karşı, kelimeyi silah gibi kullanan kişidir. Adeta şair, şiirinin ortasında, tüm donanmışlığıyla ‘‘yeni bir şahsiyet ve yeni bir kimlik’’le yeniden varolur,insanın ruhça dirilişini muştular. Şiir bu anlamda insanın en karanlık en bunalımlı günlerine yeni bir muştu, yeni bir haber gibidir. Zamanla ve mekânla kayıtlı değildir şiir, çağlar üstüdür ve çağı aşar. Bu ise dirimselliğin içinden seslenen şiirin, insanın en can alıcı noktasına yani şiirin karşılık bulacağı yere yapacağı vurgu ve getireceği tazelikle imkân dahiline girer. İçinde insan olan, insanı ilgilendiren her şiir, ölümsüz olmaya adaydır. Şiirin ölümsüzlüğü ile beşeriyetten taşan şiirin doğasındaki çelişki, öğreticidir. Bu paradoksun bize öğrettiği, beşeri bir ses olan şiirin,gönülden gönle kurduğu köprünün insaniliği,sıcaklığı, dünya varoldukça ölümsüzleşen sesidir,sonsuzun sesi oluşudur aynı zamanda. Şiir sonsuzun yanı başındadır. İnsanın ruhça kalkınmasına tanıklık eder, bir nevi kutsala tanıklık.. Manevi olanı içermeyen şiirin ölümsüzlüğünü boşuna beklemeyelim. Süfli olanın ulvi olana galebe çalması,şiiri değersiz kılar. Böylece insan değersizleşir,insanın değersizleşmesiyle hayat da anlamını kaybeder. Anlamsız bir hayat sorgulanmayan bir hayattır,ulvi olanın kovulduğu,ihraç edildiği hayattır. Mekanik bir uğultudur adeta. Ve şeyleşme.

Şiir üzerine yazılan her yazı,şiirin içinde billurlaşan,biçim kazanan özün,daha anlaşılır kılınmasına yapılan bir çağrıdır. Şiir insanı deşer,yaralar ve anlamını açığa çıkartır. Şiir ile ve şiir yoluyla kendimizi tanıma imkânına kavuşabiliriz. En nihayetinde şiir insana yapışıktır. Şiirden elde edilen anlamla,insanın (varlıkla rabıtalı) anlamına su taşır şair,bir tazelik sunar; böylece biz şiir okuyarak hayatın yaşanmaya değer bir deneyim olduğunu kavrar, fark ederiz. Şiirin tahrik edici bir yönü, bir gücü vardır. Dünyanın asl’ını öğrenmeye yönelik okumaların yeni bir çehreye büründüğü şiirde,gerçekten bakılmaya değer, insana önem kazandıran,insanı kâinatta yerli yerine oturtan, dünyada tuttuğu yeri insana hatırlatan,berrak bir çehre vardır. Ve insan ol’ur, şiirle, şiir okuyarak belli bir kıvama erer, olgunlaşır. Hayatın içinde onurlu bir duruş, hakikaten şiirin özlediği bir duruştur. Şairin hasret duyduğu bundan başkası değildir. Şiirin verdiği eğitim, belli bir şuur düzeyinde insanı sağlam bir duruş sahibi kılmaya yönelik bir süreci kapsar. Bu bir hayat dolu yürüyüştür.

Şiirin içinde belirginleşen bireysel ve toplumsal vaziyet alışlar,uyumluluk ve karşı oluşlar da,insanın doğumundan ölümüne kadar temel tutamak noktalarını işaret eder. Zaten şiir de hayat içerisinde anlamlı işaretleri barındırıyor oluşuyla insan için vazgeçilemez bir uğraş alanıdır.

Zülküf Oruç tarafından

Biz şehir ahalisi

Nisan 28, 2008 tarihinde Deneme dizini altında Zülküf Oruç tarafından yayımlandı ve 749 kere okundu

Biz şehir ahalisi, üstü çizilmiş kişiler
Kalırız orda senetler, ahizeler ve tren tarifesiyle
Kimbilir kimden umarız emr-i bi’l-ma’ruf
Kimbilir kimden umarız nehy-i ani’l-münker
Bize yalnız oğulları asılmış bir kadının
Memeleri ve boynu itimat telkin eder.
*

Hepimizi bir öyküye hapsettiler. Bizler çarşı pazar gezen, mağazalardaki büyük indirimleri takip eden resimli gazetelere düşen hemcinslerimizin felaketlerine yorumlar yazan “gerçek” insanlardık. Baharın geldiğini leylak kokularından değil her ay değişen takvim güzellerinden anlıyorduk. Birileri kocaman bir öykü anlattı içine hepimizi sığdırdı. Öyle çok yaşanmışlık biriktirdik ki bu hikayelerle, böylece göğsümüzde kalp yerine yanık plastik parçaları taşır olduk. Önce masumiyetimize kıyıldı. Çünkü masumiyet yokluğunda borsaların inişe geçmeyeceği bir şeydi. Kirlenmek güzeldi ne de olsa omo ile çitilenerek ilk günkü kadar temiz olabilirdik.

Kuzgun sürülerine benziyorduk her geçen gün. Otobüs kuyruklarında içimizde ilkel dedelerimizden beri sakladığımız vahşi güdülerimiz açığa çıkardı. Kibarca ezerek nezaketle çiğneyerek gerektiğinde atılarak tekmeleyerek kendimize yer açardık. Otobüs camlarında ne de çok benziyorduk akvaryum balıklarına. Artık isa mesihi beklemiyordu hiçbirimiz ya da bir mehdi, kurtarıcı. Apocalips mağaza kuyruklarındaki uzun bekleyişlere kurban edildi. Adem oğlunun yazgısında ise tanrının gölgesi, sanırım oda parlak ambalajlara ve plastik poşetlere tecelli ediyor artık. Bir yeni putperestlik bizimkisi, kendi zamanımıza özgü sonuna kadar bize ait. Yoksulluğun insana kattığı ağırbaşlılığa, aşk acısının bizi tamamlayan eczasına, sessizliğin tenhalığın yalınlığın onaran yanlarına tahammülümüz yok.

Eksiliyoruz birer birer, aramızdan ayrılan istiklal gazileri gibi sakallılarımız terk etti bizi, matruş suratlarımızdan kan damlıyor ama yüzümüzdeki mahcubiyetin kızıllığı değil elma kürlerinin lahana diyetlerinin sağlık pırıltısı. Sokaklarımız tertemiz, ağızlarımız içimizin çürümesini gizliyor, çiğnenmiş maydanoz ve karanfil kokularıyla. Kediler köpekler sokaklardan toplanıp kulakları fişlenirken apart otel ferahlığında barınaklara doluşuyorlar. Delilerimiz de terk ettiler bizi akıl hastanelerinde “ıslah” edip “us” landırıyoruz onları kalanları da daha bir küfürbaz sanki. Özürlüler AB destekli projelerle istihdama ekleniyor piyasa değirmenine olmayan elleri ve ayaklarıyla su taşıyorlar bitevi…hepimiz aynı gemideyiz tertemiz, hurafeden, çerden çöpten temizlenmiş steril aydınlanmış sonrasında ise tüketmeye koşulmuş kalabalıklarız. Dünya cenneti ne kadar da yakın!..

İçimizde derinlerde bir yerde sanki bir peygamber bedeni saklı. Vicdanımızın önce kısıp sonrasında boğduğumuz sesi o bedene ait. Ne de çok benziyoruz ferisilere ama en çok da Taiflilere. İçimizdeki o masum peygamberin bembeyaz bedenini taşlıyoruz her gün her saat. Ya duası olmasaydı O merhametli peygamberin. Onlar bilmiyorlar!

Aslında ne de çok biliyoruz, ne çok kelimelerimiz “uzmanlıklarımız” var. Köşesiz köşe yazarlarımız, komplocu akademisyenlerimiz ve din bilginlerimiz var. Her biri aslında birer havari bizleri temdin ve tenvir eden söz üstadları fakat en çok da birkaç parça gümüş için kutsal dostunu Yahudilere ihbar eden Judas’a benziyorlar, ne yazık.

Bizler geleceği burç fallarından “gerçekleri” ise “haber show”lardan öğreniyoruz. Mazisi ve geleceği olmayan yaşanılan zamanı da hissedecek yerleri “bilgi” ile haşhaşlanmış bir nesiliz. Hakikate dokunmadan, hakikatli olmadan, hakikatle bir bağ ünsiyet kuramadan dönmeden kendimize, aynaya bakamadan bilemeden cürmümüzü ve bizi varedeni ne yazık, kargalar gibi ölüyoruz. Kursaklarımızdan vicdanlarımıza bir yol bulamadan kayboluyoruz.

Ne de çok konuşuyoruz ne çok “ifade” ediyoruz kendimizi saklı gizli hiçbir şeyimiz yok, aksine alabildiğine açık seçik “gerçekten daha gerçek” pornografik yaşantılarımız var. Kendimizi, kendimizin en sükseli hallerini en “trendy” hikayelerimizi allayarak pullayarak sunuyoruz. arz ile talebin hükümranlığı ve piyasa tanrısının doymak bilmez iştihasına. Artık hikayesi olan satıyor değil mi? Kendimize şık ve fotojenik bir ifade bulmalıyız. Lütfen utanıp sıkılmamalıyız. Tekrar dahil olmalıyız hayatın akışına, bizi beklemeyecektir kalkan son tren. Sinemalara, kafelere, market ve mağazalara doluşmak varken yalnız kalmak tahammül edilir şey değil.

Oysaki belki de en fazla tenhalığa ihtiyacımız var. Farkına varmak için ayıkmak için tenhalığa. Zihinlerimiz için durulmaya, kalplerimiz için arınmaya hayatlarımız için ise o çok kutlu basitliğe ve tenhalığa…

*: Dişlerimiz Arasındaki Ceset, İsmet Özel. [Yukarı]