Rasim Özdenören Dizini.

Mustafa Oral tarafından

Rasim Özdenören Öyküsünün Öyküsü

Ekim 31, 2008 tarihinde Kitap dizini altında Mustafa Oral tarafından yayımlandı ve 1.039 kere okundu

Yedi İklim dergisi editörü Ali Haydar Haksal yaklaşık 30 yıldır yazıyor. Bu süre içinde dergi çalışmalarına ek olarak deneme, öykü, roman ve inceleme alanında yaklaşık 15 kitaba imza attı.

Haksal, bir süredir edebiyatımızın kilometre taşı hüviyetindeki ustaların düşünce, sanat ve edebiyat dünyamızdaki yeri ve önemi üzerinde duruyor. Bu minvalde “(Mehmet) Akif Duruşlu Asım (İnsan Yay. 2006. İst.)”, “Sezai Karakoç: Eleğimsağmalarda Gökanıtı. (İnsan Yay. 2007. İst.)” ve “Büyükdoğu Irmağı: Necip Fazıl. (İnsan Yay. 2007. İst.)” isimli kitapları yayımlandı. Haksal bu kez “Rasim Özdenören: Ruh Denizinden Öyküler (İnsan Yay. 2008. İst.)” isimli kitabı ile tekrar okurunun karşısına çıktı.

Yazı hayatında elli yılı geride bırakan Rasim Özdenören öykümüzde yerli bir ses olarak özgün bir yerde duruyor. Özdenören “Ruhun Malzemeleri” isimli kitabında öyküsünün kaynaklarını ve serancamını anlatmıştı. Ne var ki, bir kaç derginin yaptığı özel sayı ve dergilerde seyrek de olsa yayımlanan yazılar dışında -Necip Tosun’un kitabını saymazsak – kitap boyutuna ulaşmış bir yapıta pek rastlayamıyoruz. Haksal’ın elimizdeki kitabı bu anlamda büyük önem arz ediyor.

Haksal, kitabında sade, anlaşılır, deneme ile öykü arasında bir dil ile okuruna sesleniyor. Özdenören öyküsünü kah tek tek, kah kitap boyutunda değerlendirerek yazarın öyküsünün izleklerini anlatıyor. Kitabın son bölümünde yayımlanan Özdenören söyleşisi Haksal’ın kitap boyunca değindiği hususları özetler nitelikte.

Haksal‘a göre sanat ve düşünce hayatımızın önemli isimlerinden biri olan Rasim Özdenören. edebiyatımızda sadece öykü yazan ve öyküyü ciddiye alan, bütün yoğunluğunu öyküye veren ilk yazarlarımızdan.

Özdenören, kitaplarına girmemiş olan ilk öykülerinde felsefî olmaktan uzak dursa da, zaman içinde sosyolojik ve toplumsal değişimi yakalayan ve felsefi derinliği olan öyküler yazar. Öykünün serancamını iyi takip ettiğinden klasik anlatı tarzına takılıp kalmaz; kendisini sürekli yeniler. Modern bir anlatımla kendi klâsiğini oluşturur. Bundan dolayıdır ki dili hep belli bir düzeyin üzerindedir.

Bazı yazarlar birkaç eseriyle öykü ve sanat yaşamlarının dairesini kurup tamamlar veya çok kısa zamanda dairelerinin içine sıkışıp kalır. Ya da belli bir yaş sınırını aşar aşmaz daireleri kapanır. Oysa Özdenören, her kitabıyla yeni daireler kurar; bir daire tamamlandıktan sonra bir yenisine geçiş yapar. Hem kendi öyküsünün önünü açar, hem de Türk öykücülüğüne yeni kapılar aralar. Bu anlamda Hastalar ve Işıklar, Çözülme, Çok Sesli Bir Ölüm Gül Yetiştiren Adam, Çarpılmışlar, Denize Açılan Kapı başka başka daireleri oluşturur. Kuyu ile başlayan süreçte ise iç içe geçen, birbirinden ayrı, ama birbirini bütünleyen yeni bir süreç göze çarpar. Kuyu, aşkın öyküsüdür. Hışırtı ile başlayan, Toz ile devam eden süreç ise, aşkı konu olarak da doruklaştıran felsefî özellikli öykülerdir.

Özdenören’in öyküsünü doğuran ruh ve koşullar onu anlamada en önemli hareket noktalarıdır. Bu ruhun ve koşulların işaretlerini ilk önce Hastalar ve Işıklar kitabında görürüz. Kitap dönemin şiir duyarlığıyla özdeştir. Şiirsel duyarlığın bir başka yansımasıdır. Nitekim burada yakalanan ses, şiirde Üstat Sezai Karakoç’un yaptığını öyküde Özdenören’in yapmasına vesile olacaktır.

Özdenören’in Çözülme kitabındaki öyküleri 1970’li yılların ürünleridir. Yazar, Çözülme’de yapı itibariyle yeni bir başlangıç yapar. Öykülerin geniş bir zaman ve mekân dilimine yayılması, öyküsünün alanının genişlemesini de sağlar. Sosyal olaylar daha belirginleşir. Bir bireyi veya beni ilgilendiren olaylar içten dışa doğru açılır.

Gül Yetiştiren Adam Özdenören’in eserleri içinde sosyal olayları işleyiş bakımından en önde gelenidir. Sosyal olaylar, eserde olmasına karşın, sosyal olayların keskinliğinden çok anlatımın insan ruhu merkezli olması dikkat çekicidir. Bunun içindir ki kitap Rasim Özdenören için bir dönüm noktasıdır.

Denize Açılan Kapı yapı bakımından Hastalar ve Işıklar’a yakın olmasına rağmen, içerik bakımından yeni bir yerde durur. Özdenören bu kitabında Çözülme ve Çok Sesli Bir Ölüm’den sonra yeniden içe döner ve orada derinleşir. Hastalar ve Işıklar’daki derinleşme Denize Açılan Kapı’da farklı bir boyutta tasavvufi bir derinlik kazanır.

Özdenören, Toz kitabında deneme ile öykü arasında bir yerde durur. Bütün anlatılar, içten içe birbirini tamamlayan ve güçlendiren öykülerdir. Her metin; ayrı tipler ve karakterler etrafında döner.

Zeyl:Ali Haydar Haksal bu kitabında öykü yazan bir yazarın duyarlılıkları ile öykümüzün zirvesinde bulunan Rasim Özdenören öyküsünün temel dinamiklerini, beslenme kaynaklarını ve koordinatlarını dillendiriyor. Buna Özdenören ile yaklaşık olarak aynı dilden, düşünceden ve medeniyetten beslenmiş olmak da eklendiğinde okuyucunun zihninde bütün boyutları ile olmasa bile ortalama bir Rasim Özdenören resmi beliriyor. Okuyucuya düşen ise bu resmin görünen ve görünmeyen taraflarını bir bütün halinde ortaya koyacak okumalar yapması.

 

Adnan Karakaş tarafından

Yedi Güzel Adam’dan birini, Erdem Bayazıt’ı uğurladık

Temmuz 9, 2008 tarihinde Dosya, Erdem Bayazıt dizini altında Adnan Karakaş tarafından yayımlandı ve 1.379 kere okundu

Şair, ‘bura’dan çıkan, ‘öte’ye varamayan… Ve ne zamandır ‘bura’dan çıkan, ‘öte’ye henüz varan “yedi güzel adam”dan biri. Erdem Bayazıt. ‘Öte’ye uğurlama yeri Eyüp Camisi. Cami avlusu ufak mahşer. Kalabalıkta herkesin yüzü kendi içine dönük, kendi içine, kendi tabutuna. “Birgün öleceğimi biliyorum/Bunu her an ölür gibi biliyorum” diyen ve artık “ölümün iftar sofrasına” oturan koca Erdem Bayazıt. İşte orada. Biz, O’nu uğurluyoruz. O, giderken, sanki uğurlayanlarını, her birimizi kendi mahşerinin eşiğinde bırakıp, öyle gidiyor.

Mahşerinin eşiğinde duran nice insanla saf tutuyoruz. O safta irkiliyorum. Hüzünlüyüm. Bir kez olsun ziyaretine gitmemişim. Buna üzülüyorum. Buna üzülmeli insan. Rasim Özdenören’in elini öpüp, “Hocam, dünya gözüyle görme imkânı bahşeden yaradana şükürler olsun” dediğimde ne kadar sevindiysem şimdi de o kadar üzülüyorum. Diriliş’te karşısında oturduğum Üstat Sezai Karakoç’u dinlerken hissettiğim huzur, Eyüp’te, bu cami avlusunda beni terk ediyor gibi. Çocukların okuması için Cahit Zarifoğlu’nun hikâyeler kaleme aldığını öğrendiğimde de böyle üzülmüştüm. Üzülmüştüm, çünkü çok geç tanımıştım. Çocukluk ve gençlik günlerinde çevremden Zarifoğlu’nu bilen bir Allah kulu yokmuş. Üzülmüştüm. Bana öyle geliyor ki, Cahit Zarifoğlu, hikâyelerinin elime ulaştığından, o hikâyeleri okuduğumdan emin olsaydı “İsmimin baş harfleri acz tutuyor” demeyecekti. Buna da üzülmeliyim.

Mavera gibi, Diriliş gibi bir araya geleceğimiz mekânlar olsa, diyorum. Ah olsa..!

Erdem BayazıtSonra nasıl oluyorsa kulaklarıma Erdem Bayazıt’ın sesi doluyor. Hatırlıyorum. Televizyon programında Diriliş Şairi Üstat Sezai Karakoç’a verilen ”Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü konu ediniyoruz. Yusuf Özkır ile birlikte, üstadın yakın arkadaşı olarak Erdem Beyazıt’ı Açılım programına konuk etmek istiyoruz. Ancak rahatsız olduğu için katılamıyor. Telefonla bağlanmasını rica ediyoruz. Kırmıyor bizi, “olur” diyor. Telefona alıyoruz. Yusuf (Kaplan) Hoca ödülü soruyor. Ödülün önemi üzerinde duruyor. Karakoç’a bu ödülün az olduğunu anlatıyor. Bir de geç kalınmış bir ödül olduğunu söylemekten kendini alamıyor. Sonra Yusuf Hoca, kendisinden Sezai Karakoç’un bir şiirini okumasını rica ediyor. Fakat O, bütün inceliğiyle okuyamayacağını söylüyor. Hemen ardından okuyamama gerekçesini dile getiriyor. Beni çarpan da bu gerekçe oluyor zaten: “Kendisinden izin almam lazım.” Arkadaşın hakkına bu kadar riayet, dosta bu kadar vefa…

Bu hak-hukuk bilirlik, bu vefa anlayışı-idraki, Mevlana’nın, Yunus’un özü ve sesi olarak harfleriyle, kelimeleriyle, mısralarıyla yürekleri titretmişti. Boşluk-lu Yaşamak’ta Menderes’in idamına şahitlik etmiş, bir Bosnalı çocuk olarak bizlere şarkılarını emanet bırakmış, Çeçenistan dağlarında “Pusmuş insanlığımıza bu kan nereden damlıyor” diye sormuştu. Afrika, Cezayir, Senegal, Avrupa, Amerika, Rusya, Arabistan, Azerbaycan… kısaca tüm dünyayı hareket alanı bilmişti. “Katı bir çağ”da, “makine düzeninde”, kentin kalabalığında, ıssızlığında ve yalnızlığında konuşuyordu. Sokrates de Dostoyevski de mısralarına konuk oluyor, sofrasına oturuyordu. Ölüm, ana temalarından sadece biriydi. Kimdi bu adam? Kendisi cevap versin: Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım/Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun/İnsan barışa dursun selâma dursun zaman/Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN.

Mahşer eşiğinde saf tutan nice insan, şahitlik ediyor, Müslüman ve mümin olduğuna. İmam, cemaate bir kez daha sesleniyor, “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye. ‘Öte’den duyulsun isteniyor gibi, gür bir ses yükseliyor: Helal olsun!

Saf tutan cemaat içinde bulunmak vefa için yeterli mi, bilmiyorum. Vefasızlığım beni üzüyor. Bir güzel adamı daha, milletin güzel bir evladını-şairini uğurluyoruz. Hayattayken görülmeyen, görmezden gelinen şairin cenazesine devlet de sahip çıkıyor. Cumhurbaşkanıyla, Başbakan ve bakanlarıyla o ufak mahşer alanında, milletle bütünleşmiş olarak. Basın orada. Bilmedikleri bir şairin cenaze namazında…

ACZ’in şairinden mısralar takılıyor aklıma: “Şatom kararıyor, ay ışığında mezar/Lambayı yak anne, üşüdü parmaklarım/Gidiyoruz azar azar”

Allah rahmet etsin, mekânını cennet eylesin inşallah.