Kumkapılı yıllar

Mart 12, 2008 Hikâye

- O günler, film şeridinden kopan kareler gibi kesik kesik hatırladıklarımdan ibaret, dedi Semiha. Bu konuda susmak ister gibi sesi ve yüz ifadesini değiştirerek, bir tiyatro sahnesinde repliğini okuyan oyuncu edasıyla konuşmaya devam etti; ”hey saçlarını rüzgâra tutan kadın, uyan!” Semiha , ‘sahi böyle bir şiir mısrası var mıydı ?’ derken gülüyordu. Nergis ise sigarasını yakmaya uğraşıyor bir yandan dudağının ucuyla arkadaşının gülüşüne eşlik ediyordu. Aynı ironiye kaptırmışlardı ki bu bir araya gelince hep yapa geldikleri şey idi. ‘Öyle bir şiir yoksa da, sen yazmalısın’ dedi Nergis, sigara dumanını arkadaşının yüzüne inatla üfleyerek. Şu sigarayı ne zaman bırakacaksın diye soracaktı ama vazgeçti Semiha, bu aralarında sürekli gerilim yaratmaya müsait bir konuydu. Nergis için, sigaranın anlamının tam tarifi yapılmış bile değildi tarihte. Çay içmeye devam edip hafif dalgalı denize doğru bakışlarını yönelttiler, konuşmadılar bir zaman. Çantasından eski bir defter çıkardı ve sayfaları teker teker açtı Semiha, yüzünde acımsı ama bir o kadar sıcak bir tebessüm vardı. Nergis oldum olası severdi eskiye dair her şeyi. O zamanlarda yaşamalıydık, derdi hep. Defter saman kâğıttan, yer yer Arapça yazılmış, bazı sayfaları kopuk hatta yarıları yırtılmış bir durumdaydı. Dedemindi, dedi Semiha, farelerden bu kadarını kurtarabildik.—Maziyi yemişler desene! …derken yavaşça elinden aldı defteri Nergis, yüzüne doğru çekip kokladı. Dörtlükler var epey deyip bir tanesini okudu;Gemi geldi oturduKumkapı ya karayaDoktor çare bulmadıİçimdeki yaraya — Ah bunu biliyorum işte, Kumkapı’ da kaldığımız yıllardı, deniz manzaralı bir evdeydik. Gerçi dedemin olduğu vakitleri tam olarak anımsamıyorum. Çok hastaymış o zamanlar. Denize bakıp yazmış olmalı. Anlatmışlardı, yabancı bandıralı bir vapur lodostan mı bilmem karaya oturmuş ve çok uzun bir zaman orada kalmış. Dedem, ona bakıp yazmış olmalı, kim bilir neler düşünmüştür. Sanki o gemiyi bende görmüş gibiyim ama emin değilim, belki de anlatılanları hafızam kendisininmiş kabul ediyor, aklın bir oyunu olmalı. Nergis sigarasını tablada ezerken paketten yeni bir tane daha çekti. Sesini çıkarmadı Semiha, garsona bakıp bir çay daha söyledi.“Yazık olmuş, birçok sayfa okunmuyor ve kopup gitmiş” , diyerek hoşnutsuz bir ifadeyle defteri karıştırdı Nergis.— Hatta böyle bir sürü defter daha varmış babaannemin dediğine göre, sadece bunu kurtarabildiler. Zaten okumaya meraklı kimse yok bizim ailede. Dedem, bu bakımdan hayranlık duyduğum bir insan. Ki onun zamanı, yokluğun olduğu dönemler. Yetim büyümüş, babası o daha doğmadan ölmüş. Bir annesi, bir kendisi kalmış. Çok çalışmış ve yıllarca gurbetlik yaşamış. Buna rağmen paraya tamah etmemiş. O devrin kültürlü adamlarındandı anlatılanlara göre. Mehmet Akif Ersoy’ un Safahat’ ı vardı ondan kalan… Said Nursi’nin birkaç kitabı daha… O dönemde kimler varsa yani. Yitip gitmiş, farelerce heba edilmiş çokça kitabı. Hele yazdıklarını çok merak ederim. O zamandaki düşünceler neydi? Neler yaşamışlardı? Dedem, adam gibi adamdı. Adamlığın tarihe karıştığı bu devirde, öylesi adamlar şimdi gözümde çok daha büyük ve önemli, diyerek iç çekti Semiha. Burnunu sildi cebinden çıkardığı kâğıt mendille.Konunun çok ciddileştiğini fark etti sonra, hafifçe sığ sulara yükselmek ister gibi sözlerine devam etti. — Bendeki okuma cevherini fark etmiş sevgili dedem, ‘benim torunum doktor olacak!’ dermiş hep. İyi ki göremedi olamadığımı, hayal kırıklığına uğrardı, diyerek alay kokulu bir gülüş fırlattı Nergise.—Ne var canım! Senin ki de bir tür doktorluk sayılır, deyip güldü Nergis.—Ya evet, gerçi baytar diyorlar bize ama olsun ben hayvanları seviyorum, hem hayvanlar da beni seviyor, deyip gülerek göz kırptı Semiha.İşte bu doğru! Dedi Nergis, imalı bir bakışla. Ne demek istediğini anlamıştı Semiha, yüzünü buruşturdu. Aklına düştü yine bir ay önce ayrılığa karar verdiği Metin. Onu ne çok sevdiğini, özlediğini düşündü, içini çekti, gözleri doldu, denize bakıp elindeki çay bardağını avucunda sıktı. Nergis hallerini düşündü, kendisi de Semiha’dan çok farklı değildi. Bora, bulduğu daha iyi şartlardaki bir iş için hem şehri hem de onu terk etmişti. Nelere feda edildiklerini düşünüp durdu ikisi de. Kim kazanmış kim kaybetmişti. Ne kazanılıp neler kaybedilmişti. Semiha’nın gözlerinde zehirli bir ifade belirdi, dudağını büküp hışımla konuştu.— Dedem çok fakir ve kimsesizdi ama gönül bu ya gidip köyün zenginlerinden birinin kızını sevdi. ‘A! fakir oğlan ne işin var!’ onunla, demedi kendine. Yüreği de kendi de adamdı çünkü. Kız da onu sevdi. Hani Türk filmlerindeki gibi burada da baba olacak adam-sanırım bunlar hep aynı makineden çıkma olacak- ondan epeyce bir başlık parası istemiş. Dedem yok dememiş, kız yeter ki beklesin, yeter ki onu sevsin, onun olsun. Şehir şehir dolaşıp kuruş hesabı, çalışıp biriktirmiş. Üstelik zengin baba (!) her seferinde başlık parasını arttırıyormuş. Nasıl olsa bu adam ne dersem kabul ediyor diye düşünmüştür. Çeşme başında buluşup sözler alıyormuş kızdan. Kız dediğimde şimdiki babaannem. Bunları ilk ağızdan dinledim, öylesine gerçekler. Sonunda kavuşuyorlar birbirlerine. Babaannemde tabii yürekli kız, onca zengin kişi tarafından istenmiş, gelip onların tabiri ile bir çulsuza varmış. Onlar iki gönlü birleştirip neler yapmadılar ki. El birliğiyle çalışıp didinmişler. Babaannem tavuk bakardık diyor, yumurtalarını gidip çarşıda satardım, bazılarını haşlayıp boyardım, onları daha yüksek fiyattan satardım. Gaz alırdık, diyor. Malum elektrik yok, devir gaz devri. Ama onların ışıkları birbirine yetiyordu işte. Dedem çarşıda çalışırken babaannem ona sefertası ile yemek getirirmiş. Şimdi bunlar öyle nostaljik şeyler geliyor ki bize, gerçekten yaşandığına inanası gelmiyor insanın. Nergis, arkadaşının ne demek istediğini çok iyi anlıyordu ama elden ne gelirdi. Sıkıntıyla ve olanları kabullenmişliğin üzerinde bıraktığı ruh haliyle;— Bilmiyorum belki bu adamlar da haklı. Yani düşünsene, biz de babaannenin gösterdiği cesareti gösterebilir miydik? Bence bu devire has bir hastalık var, hepimize bulaşmış bir şey, dedi. Yüzüne oturan kederin derin ağırlığı ile sigara paketine uzandı Nergis. İnce, zarif parmaklarına sigarayı alışını, ağzına götürüşünü ve eğilip kibritin aleviyle sigarasını yakışını, kibriti söndürüp tablaya bırakışını izledi Semiha. Anımsadığı bir dizeyi söyledi Nergise ; “Sana sigara içişlerini de ekliyorum” ve devam etti; —Biliyor musun, bu sıralar hani şu masaldaki kız var ya, ‘Kibritçi Kız’, o geliyor aklıma, Sen şimdi kibriti çakarken yine onu düşündüm. Nasıldı tam ya… Hatırlamıyorum…—Kibrit satıyordu galiba, havanın soğuk olduğu ve üşüdüğü bir gün elinde kalan son kibriti ısınmak için yakmıştı. Böyle bir şeydi işte, dedi Nergis. Sanki süregelen bir konudan söz ediyorlarmış gibi birbirlerini hiç yadırgamıyorlardı. Bu iki dostun sohbetlerinin güzel yanlarından biri de buydu, daldan dala kolayca atlıyorlar ama hiçbiri öbüründen geride kalmıyordu. Tekrar defteri karıştırmaya başladı bunları söylerken Nergis, tren diyor burada ama okunmuyor, dedi.Uzunca konuşacağa benzer bir hal ile masaya doğru eğildi, elini çenesine koyup söze girdi yeniden Semiha;— Ev surların ardındaki tren raylarına ve masmavi denize bakıyordu. Oturduğumuz bina, tam yedi katlıydı, her tren geçişinde sarsılır, kavak ağacının rüzgârla sallandığı gibi sallanırdı. Herkes alışıktı buna. Tren sesine aşina idik… Düşünüyorum da, o gürültüyle nasıl uyunurdu acaba. Küçükte bir balkonu vardı, yan yana iki kişinin sığacağı uzunlukta ve bir kişilik eninde, demir parmaklı güvensiz bir çıkıntı yani. Bazen vagonlar dolusu askerler geçerdi, ıslık çalıp bağırmalarından oradan geçtiklerini anlar, balkona fırlardık. Vagonların camlarından sarkmış elleri havada askerler, yemyeşil ve hep aynı gibiydiler. Bizde onlara eşlik eder, tren uzaklaşıncaya kadar el sallardık neşeyle. Onları mutlu etmek, bizi de mutlu ederdi. Sahi o askerler nereye gidiyorlardı öyle! O kadar çoktular ki… Şimdi bir rüya gibi hemen hepsi… Ne tuhaftı yaptığımız, şimdi olsa yine yapar mıydık acaba? Bazen o askerlerin el sallayan görüntüleri gözümde canlanır, filmden alınma bir karede buydu işte. Acıktık mı, dedi bir rüyadan uyananın mahmurlu bakışıyla Nergis ve hafifçe gerinerek arkadaşına gülümsedi. Semiha düşündü , ‘acıkmış mıydı?’ Zaten yemekle arası hiç olmazdı. Ama sıcak, kaşarlı bir tost yiyebilirlerdi. Tostta karar kıldılar. ‘O binaya tekrar gidip bakmak isterdim biliyor musun’ dedi, Semiha. Acaba hala duruyor mu? Hatta içine girip anıların tek tek gelip beni bulmalarını sağlamak isterdim. Ağızdan çıkan hiçbir söz yok olmuyor, havada asılı kalıyormuş. Her birini tek tek okurdum. Ne güzel olurdu değil mi, diyerek güldü. Nergiste güldü ve gelen tosttan bir parça ısırdı iştahla. Birlikte yemeğe başladılar. Denizin kokusu rüzgârla birlikte onlara kadar geliyor, usulca iliklerine işliyordu. Bu kokuyla ruhlarının efsunlandığını hissediyorlar, ikindi vaktinin bu serin saatinde kendilerini denizin arkadaş kollarına bırakmış olmanın lezzetini duyumsuyorlardı her şeye rağmen. Gemiler geçip gidiyordu uzaklardan. Bacalarından duman tütmüyordu artık, peki dünyanın yuvarlak olduğunu nasıl ispat edeceklerdi şimdi. Kafasından bunları muzipçe geçiren Semiha, söze dökmemeyi yeğledi. Nergisin tostu bitmiş yeni bir sigara içmek için paketi eline almıştı.

Editörün Notu: Kumkapılı Yıllar, daha önce Parşömen dergisinde yayımlanmıştır.