‘Ankara’nın iktisat zihniyeti üzerine
Şubat 6, 2009 tarihinde Tahlil dizini altında Kenan Göçer tarafından yayımlandı ve 696 kere okundu
I.
İktisat Tarihi çalışmalarında Osmanlı dönemini ele alan araştırmaların, Cumhuriyet dönemini konu edinen araştırmalardan fazla olduğu üzerine yapılan uyarıların doğruluğu bir vakıa. Fazla olmasının önemli bir sebebi, dönemlerin uzunluğu ile doğru orantılı olsa gerek. Her halükârda Cumhuriyet dönemi İktisat tarihi çalışmaları, Osmanlı dönemine nispeten az ilgi gören ve üzerinde az üretimin yapıldığı bir alan olma özelliğini hâlâ korumaktadır.
II.
Sabri Orman’a göre, Cumhuriyet dönemi İktisat tarihini anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken önemli unsurlardan biri, modernleşen Türkiye tecrübesidir. Türkiye’nin modernleşme tecrübesi dikkate alınmadan dönemle ilgili yapılacak her izah, büyük ölçüde eksik kalacaktır. Modernleşme tecrübesinin rolüne atfedilen önemin gerekçesi, anılan tecrübenin hayli uzun bir tarihî geçmişe sahip olması ve bu tarih boyuncu devlet politikalarının ana referansını oluşturmuş olmasıdır[1]. Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmalarındaki niteliksel eksiği giderircesine vurgulamak istediği, ilgili döneme ilişkin bakışımıza sosyolojik bir okuma seferber edildiğinde analizin daha doğru yapılabileceğidir.
Önceli Sabri Ülgener de, Ülkemizde bu tarz bir okumanın önünü açan ilk ve hatta ilk iktisat tarihçisiydi. Büyük eleştiriler alsa da onun başardığı şey, Batı’da kapitalizmin kökenleri üzerinde kültürün – özellikle Protestanlığın* – ‘de’ etkisinin olduğu yönündeki yaklaşımlar ışığında Osmanlı Sisteminin analizinde sanatı ve özellikle edebî eserleri kullanmış olmasıdır.
Dönemin psikolojisini vermesi açısından da ilginçtir edebi eserler. Edebiyat ki, diyor Ülgener, bir bakıma sosyo-kültürel kişiliğimizin söz ve yazı halinde kendini dışa vurması demek; kâh kendisi “toplumu belirleyen”, kâh ”toplumla biçimlenen “, fakat hangi suretle olursa olsun sosyal varlığımızı olduğu gibi aksettiren ifade ve sembollerin toplamı olarak önümüze seriliyor. Şurada burada rastlayabileceğimiz izleri ile beraber tümünü yaşamaktan uzak kaldığımız geçmiş bir dönemin zihniyetini -bir miktar zorlamak pahasına- bu ifade ve sembol toplamını konuşturarak yeni baştan yaşamak imkanına sahibiz[2], diye bitirir cümlesini.
III.
Giriş için kullandığımız bu kesitler, Cumhuriyet dönemi İktisat zihniyetini Türk edebiyatını izleyerek ortaya çıkartılabilmesi için yeterince davetkârdır. Davetkârdır çünkü, Osmanlı dönemi için Ülgener’in yaptığı çalışmanın benzeri, Cumhuriyet dönemi İçin hâlâ yapıl(a)mamıştır. Davetkârdır çünkü, Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmaları ile modernleşen Türkiye tecrübesinin ilişkilendirilmesi üzerine S. Orman’ın yaptığı davete (yeterince) icabet edilmemiştir. Dolayısıyla bu yazının, yukarıda anılan icabete hazırlık şeklinde değerlendirilmesini umuyorum.
Hazırlık için seçeceğimiz ilk eser, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara adlı romanı. Bunun nedeni, yazarının Anadolu’nun bir şehri olan Ankara’yı dönüştürme, ona bir norm kazandırma gayreti içeririnde olan Kadro dergisi üyelerinden olması. Gerçek Ankara, yani Cumhuriyetin içinde doğduğu, yaşayan, nefes alan, işinde gücünde, iki dirhem bir çekirdek, kendi halinde bir Osmanlı taşrası. Bir Osmanlı taşrası olmanın bütün genel ve bazı kendine has yerel özelliklerini bünyesinde taşıyor. Ankara, olması gereken, İstenen ve umulan bir “kent’ ile taşralı ve bir o kadar reel, soft yünü meşhur şehir Ankara arasındaki gerilimdir. Bu gerilim ise, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı:
- % 20’nin altında şehirde yaşayan esnaf ve tüccar, % 80′in üzerinde tarımlauğraşan, yani köylü ve ekonomik becerisi olmayan bir nüfus,
- savaş ve başka nedenlerle yeni demografik yapılanmada vasıflı işgücü, büyükoranda zayıflamış insan kompozisyonu,
- girişimcisi yok denecek kadar az ve güçsüz bir özel sektör.
- ağır borç yükü altında bir ekonomi,
- ve gayrimüslimlerin etkinliği ve kapitülasyonlar nedeniyle dışa bağımlı bir üretim
yapısı[3] mirasına rağmen bu dönemde uygulanan ‘modernleşme projeleri’nin* zaman zaman radikalleşmesi ve nihayet orijinal amacından uzaklaşarak makro normatif ve reel sistemleri arasında ‘friksiyon (sürtünme) problemi’[4] yaşayan ve kaynaklarını israf etmiş olan bir toplumun habercisidir.
Romanda o dönem iktisat zihniyeti en yalın halde, Ankara’nın itibarlı ve fakat on onbeş yıldan fazla eski bir aile olmayan Sungurlu Zade Ömer Efendide görülür. Ankara’nın yaşayan, gerçek ve ekonomik bir tip için en uygun karakteridir. Bu haliyle normatif değerlerle yüklü Ankara’ya yakışmayan ve en uygunsuz bir tiptir de. % 20′nin altında olan şehirli nüfûsun, esnaf-tüccar karışımı küçük burjuvası olma gayretlerinde gösterilmeye çalışılır. Ama bu burjuva, Ankara’da ne kadar olunabilirse, bu toplumsal yapıda nasıl yetişirse o kadar elbette.
“Ömer Efendi, senede bir defa tiftik, bir defa âşar mevsiminde, bir defa da kış sonlarına doğru böyle sık sık uykusuz kalırdı. Bu âdeti, her iki kadınca malûm ve muayyendi. Bu sefer ne yaz sonu, ne kış sonu olmamasına ve işlerin tam durgun zamanına rasgelmesine rağmen efendisinin bu vakitsiz uykusuzluğu Hatice Hanımı epeyce şaşırttı“.[5]
Ankara’yı, romanında yeniden kurmaya çalışan yazar için Batı, neredeyse bileşenlerinden, kendini kuran misyondan ayrı olarak düşünülür. Batı’nın bugünkü şekillenişinde burjuvanın payı neredeyse görmezden gelinir. Ekonomik tip de diyebileceğimiz burjuva tipi/kimliğinin oluşumunda hırs, bencillik, tamah, kıskançlık, hesabîlik ve hasislik gibi özelliklerin payı varken, Ankara’da milli burjuvanın oluşumu için kafa yoran Kadro üyesi yazar, adeta bu özelliklere savaş açmış gibidir.
Ankara’nın varolan toplumsal yapısının bir parçası olan Ömer Efendi’nin gerçek bir tip olduğunu ama tamamen ekonomik denecek bir tip olmadığını ve kimi zaman da bunlar arasında bazı geçişkenliklerin olduğu ima edilir:
“Adam sen de,” diyordu. “Bütün bu kasavet, bu tevatür, ayda yirmi beş lira için mi? Hay olmaz olsun. Yarından tezi yok, bir mektupla her şeyi keser, atarım. Kendi evim değil mi? Ben oturacağım, derim, ne şu, ne bu…”
Sonra birden aklına başka bir şey geldi. Nazif in (…) Bankasındaki mevkiini düşündü. Alışveriş mevsimi, iş mevsimi yaklaşıyordu. Onunla münasebetinden çok istifade edebilirdi. Bundan başka ‘Ne olur, ne olmaz, mebus dostu var. Karısının beraber dolaştığı adam koca bir Binbaşı. Her şey onların elinde… diye düşündü, s. 83.
Yeniden kurulan, normatif değerlerle yüklü, ütopik şehir Ankara’ya Ömer Efendi; Ömer Efendiye de Ankara yakıştırılmadığı için romanın ikinci ve üçüncü bölümünde izine rastlanmaz. Bu küçük burjuva habercisinin Ankara’da nereye gittiğine ve batıp batmadığına dair Ankara, hem çok ketum, hem de yok edicidir. Yine de romanı okumaya devam ettiğimizde karşımıza çıkan bir gerçek var. Ömer Efendi gibi bir gerçeklik, gözümüzden veya sahneden bir el çabukluğuyla uzak tutulurken, bugünlerde hayatımızın bir parçası olma yolunda klasikleşen başka bir gerçekliği sahneye çıkartıyor. İkinci ve üçüncü bölüme yer yer damgasını vuran bu gerçeklik, askerî sınıfın omurgasını oluşturduğu siyaset-devlet (iktidar) dolayımından geçerek zenginliğe ulaşılabileceği düşüncesidir. Nitekim bunun ilk belirtilerini Ömer Efendide görürüz. Daha doğrusu Ömer Efendi hemen anlar, yeni imkanların, zenginliklerin ve mevkilerin ancak bu dolayımdan geçerek elde edilebileceğini:
Sonra birden aklına başka bir şey geldi. Nazifin (…) Bankasındaki mevkiini düşündü. Alışveriş mevsimi, iş mevsimi yaklaşıyordu. Onunla münasebetinden çok istifade edebilirdi. Bundan başka ‘Ne olur, ne olmaz, mebus dostu var. Karısının beraber dolaştığı adam koca bir Binbaşı. Her şey onların elinde…” diye düşündü, s. 83. (İtalikler benim).
Yazarın Ömer Efendiyi el çabukluğuyla sahnenin dışına itmesi üzerine etraflıca düşünüldüğünde, 1980 sonrası Anadolu sermayesi olarak bilinen iktisadî atılımın pörtlercesine sahneye (piyasa ?) çıkmasıyla ilişkilendirilebilmesi mümkündür. Ancak bu konu ayrıca ele alınmalıdır.
Ekonomik artığı yeniden bölüştürme aracı olan siyaset ve onu özellikle o dönem için belirleyen askerî sınıfın romandaki kahramanı Binbaşı Hakkı Beyin paraya kavuşma biçimi, bahsedilen dolayım için iyi bir örnektir. Bu konuda tecrübesiz olan Hakkı Bey epeyce zorlanır, sıkılır ama askerliğin verdiği dinamiklikle bu olumsuzlukların üstesinden gelebilecek enerjiyi bulur kendinde. Cumhuriyet’i kuran sınıf, elbette para kazanmanın, komisyondan pay almanın da yollarını bulacaktı. Onbeş yirmi yıl kadar önceleri köylerde çerçicilik yapan Ömer Efendi kadar da mı olamayacaktı! Üstelik bu işler için biçilmiş bir mevkie sahipken:
Hakkı Beyin randevusu, Ankara’ya su tesisatı yapmak için gelmiş bir Alman
grubunun mümessilleriyle idi. Çay ziyafeti de (…….. ) Elçiliğinde veriliyordu.
Eski Fırka Kumandanı, askerlik hayatından kalmış bir çeviklikle yatağından fırladı. Banyonun kapısından girmesiyle, yarım saat sonra bütün sabah tuvaletini
bitirmiş olarak odaya dönmesi bir oldu. Bir taraftan çayını içiyor, öbür taraftan giyiniyordu. Selma Hanım yatağı içinden, hizmetçiye, kocasına yardım etmesi için emirler veriyordu, s. 108.
Anlatılan dönem içinde kendisi de taraf olan yazar, romanda da yazar olan Neşet Sabit ağzından konuşur. Batıcılığı savunurken toptancı değildir ama onun, çürümüş sınıfının üretim ve tüketim şartlarını kendimize uygulamaya uğraşmak yerine, modernliği Batılılığa indirgeyerek ona, Türk damgasının vurulmasını teklif eder.[6] Bu yönüyle Neşet Sabit, taklitçiliğe, israfa (s.155), bencilliğe (s.156, 157), kaderciliğe (s.195) ve çıkarcılığa (s.196) karşıdır ve bu karşı duruşla işi nerdeyse kendi başına çalışarak para kazanmaya kadar vardırır. Selma Hanım’a bakın neler düşündürür:
Genç kadın [ Selma Hanım] bir bankada veya bir şirkette çalışmayı hiç cazip bulmuyordu. O, yapacağı işin insanî ve içtimaî bir kıymeti olsun istiyordu. s. 164, 165.
Yeni zengin tipinin basında eleştirilmesinden (s. 185) yola çıkarak Neşet Sabit’in (yazar) anti kapitalist biri olduğu kesinlikle sanılmamalıdır. Taha Parla’ nın, genelde solidarist-dayanışmacı, zaman zaman, yer yer de faşizan ve faşist tonları ve dozlarıyla korporatist (meslekî birlikçi) dediği Türk kamu felsefesinin[7] içinden konuşur yazar (N. Sabit): Türk işçileri, Türk mühendisleri, Avrupa’daki arkadaşları gibi bedbaht da değildirler. Eski Roma’nın esir sürüleri gibi bin bir mihnet ve cefa altında, bin türlü mahrumiyetle ruhları ve suratları ekşimiş, içkiden, açlıktan bütün insanî faziletlerini kaybetmiş Avrupa proloteryasının (italikler yazarın) sefalet ve felâketinden Türkiye’de eser görülmüyordu. Türkiye’de işçiler birer devlet memuru idi ve yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vekarını, mesuliyetini taşıyorlardı. Başlarında patron diye bir belâ yoktu. Kimsenin esiri değildiler. Yalnız memleketin hizmetçisi olduklarını ve alınlarından akan terin vatan topraklarına bereket getirici bir rahmet gibi yağdığını biliyorlardı. Onun için, her biri, insana, harb safhalarındaki neferler gibi birer kahraman heybetinde görünüyordu. Bunlar arasında, binlerce kadın da vardı. Lâkin, kadınların büyük bir kısmı fabrikaların büro işlerinde veya paket ve ambalaj dairelerinde kullanılıyordu. s.187.
Bilindiği gibi korporatizm, rekabetçi bireyci liberal kapitalizme Marksizm’in yönelttiği üretim anarşisi ve sınıfsal sömürü eleştirisindeki isabet payını görüp, kapitalizmin sınıf çatışması riskini gidermeye yönelik korporatist kapitalist bir kuram geliştirmiştir. Korporatizm, liberal kapitalizmin bencil bireyciliğinin ve parlamentarizminin “anarşik demokrasiye yol açtığını ileri sürmüş; ya doğrudan doğruya korporasyonlara ve korporatif meclislere, ya da daha gevşek karma ekonomik konseylere ve idarî devletçiliklere başvurmuştur.[8]
IV. SONUÇ YERİNE
Yazarın, romanı Ankara’yı üzerine kurduğu tarih aralığı, Cumhuriyet dönemi iktisat tarihi çalışmalarında Korkut Boratav’ın dönemlendirmesi* esas alındığında, 1- Açık ekonomi koşullarında yeniden inşa: 1923-1929, 2-Korumacı devletçi sanayileşme :1930-1939 ; Oktay Yenal’ın dönemlendirmesi* esas alındığında ise, 1- Halkçı ekonominin temelleri : 1923-1930, 2- Bunalımdan devletçiliğe: 1930-1950 adlı başlık ve yıllarının kapsamına girdiğinden, Osmanlı toplumsal yapısını kabaca yeniden hatırlamamız zorunlu olur. Çünkü Cumhuriyet’in Osmanlı’dan tevarüs ettiği toplumsal yapı, bilindiği gibi 1960’lı yıllara kadar varlığını koruyordu[9].
Yukarıda da kısmen değinildiği gibi Osmanlı toplumsal yapısı, yönetim açısından en genel ifadeyle; yöneten, askerî ve sivil bürokrasi; yönetilen, vergiye tabi kesim, reaya, yani çiftçi, esnaf ve tüccardır. Yerleşik nüfusun % 90’a yakını kırsal kesimde ve tarımla uğraşırken geri kalanı ise şehirdedir. İşte 1960’lı yılların sonuna kadar varlığını sürdüren toplumsal yapı buydu.
Roman, isminden de anlaşılacağı gibi, adı geçen toplumsal yapının % 90’ına yakın kırsal kesimi değil, % 10’unun üzerindeki şehirli kesimi ile ilgili. Fakat romana konu olan bu ilgi, yönetilen kesim üzerinden değil, yöneten kesimin marifetlerine odaklanmış bir görünüm arz ediyor. Yönetilen kesimde bulunan Ömer Efendi’nin ikinci ve üçüncü bölümde görünmemesi, daha doğrusu gösterilmemesiyle açıklanacak bu durum, ‘modernleştirici’ yönetimin halkı, yani ‘halkla beraber’ olma iddiasındakilerin yönetilenleri sahneden nasıl uzaklaştırdıklarının da bir göstergesidir, şeklinde okumaya açık bir metindir. ‘Sahnede’ kalanlar ise, yönetimi temsil eden Murat Bey ve Selma Hanım çevresinde yine yönetimi temsil eden Binbaşı Hakkı Bey ve Neşet Sabit’tir. Yöneten, yönlendiren semt Yenişehir, Çankaya ve Ankara’dır. Yöneten Ankara’nın binbaşı Hakkı Bey ve mebus Murat Bey gibi tiplerini eleştirse bile yazar, kurguladığı Ankara’da Ömer Efendi’ye değil, onlara daha çok ömür biçer.
‘Yöneten’ sınıftan Hakkı Bey ve Murat Bey, Ülgener’in Osmanlı’nın çözülme devri zengini üzerine anlattığı özelliklerin aynısına sahiptir: Konak hayatı, gösteriş hevesi, evlâd bolluğu, zihniyeti toprağa dayalı, maddesi toprak altına gömülü, bir defalık kazançların insana verdiği hasislik ve üretime değil tüketime dayalı iktisat rejimi. Fakat ‘yönetilen’ Ömer Efendi, yöneten adı geçen tiplerin aksine tutumludur. Tüketimden çok üretime yakındır.
Türkiye’nin ekonomik modernizasyonu açısından değerlendirildiğinde Ömer Efendi tipi, diğer tiplerin aksine başarılıdır. Ancak literatür, 1930’lara kadar olan dönemi her ne kadar liberal olarak belirtse de, gerçek bunun tam tersidir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik modernizasyonu için Ömer Efendi’nin 1950’li çok partili yıllara hatta 1980’lere kadar, beklemesi gerekmektedir. Ancak bu açıklama, ‘yönetenler’in Ömer Efendi’yi zengin kılmak için uygun bulmaması, ya da Ömer Efendi’nin yönetenler gibi düşün(e)mediği, moderniteyi onlar gibi algıla(ya)madığı varsayımı altında geçerlidir.
—————————————
[1] Sabri Orman, İktisat Tarih ve Toplum, İstanbul, 2001, s.85.
* Ayrıntılı bilgi için bkz. Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, (Çev. Z. Gürata), Ankara, 1999.
[2] Sabri F. Ülgener, İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, İst., 1991, s.17.
[3] Ömer Demir, “Anadolu Sermayesi ya da İslâmcı Sermaye”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Cilt 6: İsIamcılık, (Ed. Yasin Aktay), İst. 2004, ss. 870-871.
* Kavram S.Orman’a ait. A.g.e. s. 91.
[4] Orman, A.g.e. s. 90.
[5] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İst. 1994, s.84.
[6] Bkz. Y.K. Karaosmanoğlu, A.g.e.,s.142-143.
[7] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Taha Parla, Ziya Gökalp Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm, İst. 2001, s.7
[8] T.Parla,a.g.e., s.8.
* Bilgi için bkz. K.Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, İstanbul 1990.
* Bilgi için bkz. O. Yenal, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, İstanbul 2003.
[9] Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, İstanbul 1992, s.139.
Not: Yazı, daha önce Agora’da (2004, 2. sayı: Nisan-Mayıs) yayınlanmıştır.
