Features Dizini.

Şiirin ‘Erdem’li iklimi

Temmuz 10, 2008 tarihinde Dosya, Erdem Bayazıt dizini altında Sadık Yalsızuçanlar tarafından yayımlandı ve 1.208 kere okundu

Erdem’li bir şair daha çekildi göğümüzden.

Sebep Ey’in büyük şairinin kubbemizde bıraktığı sadası yankımaya devam edecek ama, aramızda bir ‘Erdem’ anıtı gibi dolaşan bedeninden o soylu ruhu ayrıldı.

Artık zihinlerimizde ve kalbimizde yaşayacak.

Erdem Bayazıt Erdem ağbiyi ilk gördüğümde, o tok ve yiğit sesin gerisinde nasıl muazzam bir merhamet ve tevazu taşıdığını fark etmiş, insanlar arasında nasıl temiz bir kimlikte yaşanabileceğinin en canlı örneğini tanımıştım.

Sebep Ey, Horasan erenlerinin mayaladığı Anadolumuzun saf ve temiz insanının dilinden gelen bir sestir, ‘ey Sebeplerin Sebebi’ demektir.

Varolanlar birer sebeptir, siz asıl Sebeb’e bakın der.

Erdem Bayazıt, kalbinde bu toprakların, yüzyılın başlarında maruz kaldığı manevi çözülmenin acısını en çok taşıyan ve Allah bilir, bu acıyla o ölümcül hastalığa düçar olan bir erdir, erendir.

Modern zamanların çürüyen, bozulan ve kokuşan ortamında, zekasını kurnazlıkta kullanan birer tilkiye dönüşen şairciklerin hangi biri, dağlara şöyle seslenebilir:

“Burçlarında ceylan taşıyan yücelere ey
Ayın hüzün saati gözlerinden
Kuytu yerlerine sümbüller dökülen
Nergisler açan eteklerinde
Göklerden muştular indiren güvercinleriyle
Dorukları bembeyaz yaşmaklarıyla
Güneşe uzanan ağaçlarıyla
Zamanı hiç geçmeyecekmiş gibi donduran
Ey bir yanıyla derin sulara dayanan
Ey dağlar nerdesiniz ey.”

Ceylan, kamil insandır, arınmış, saflaşmış, gönül aynası temiz, kalb-i selim sahibi kadim insandır. Ceylan saflıktır, daima hayrettir, kırılgan, hassas, gramın binde birini tartan bir akıl ve kalp terazisidir. Ay, kamil insanın en yetkin örneği olan Efendimiz’dir. O, hüznün peygamberidir, hüzünlü peygamberimizdir. Zaman, O’nun elindedir, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, ‘Allah’a teslim olarak eşyayı teslim alan’dır.

Kuytu yerlerine sümbüller dökülür, eteklerinde nergisler açar, göklerden kanatlı melekler müjdeler indirir. Zamanla sonsuzluğun kesiştiği anlar O’na özgüdür, derin sulara dayanır…Erdem Beyazıt, yüzyıllar sonra, ruhu bedeninden ayrılmış olsa da hakikat’i devam eden zamanın mimarına böyle seslenir.

Bu ses,

“Bozuldu yolcular yollarda kaldı
Edep erkan gitti dillerde kaldı
Bendelerin zayıf hallerde kaldı
Beklerim yolların gel efendim gel”

diyen Pir Sultan Abdal’ın sesidir.

Erdem Beyazıt, binlerce yıllık bir geleneğin, irfan ırmağının içinden konuşan, sesi yer yer Dadaloğlu, Köroğlu, Pir Sultan Abdal’ınki gibi gürleşen, yer yer Fuzuli’ninki gibi içlenen, yer yer de Şeyh Galib Dede, Necip Fazıl ve büyük usta Sezai Karakoç’unki gibi bilgeleşen bir sesle konuşur.

Rahatsızlığının yeni yeni başladığı günlerde, Rasim Ağbiyi konu alan bir açıkoturumda aynı masayı paylaştığımızda, artık onun ‘hikmet burcu’na yerleşmiş olduğunu görmüştüm.

İnsan yaşlandıkça çocuklaşır, yani iş başa döner, hakikat devrini tamamlarmış.

Çocuk ve bilge, Erdem Beyazıt’ın şiirinde de, kemal devrini yaşadığı günlerde iyiden iyiye sesini yükseltmişti.

Onların kuşağı, Türkiye’nin irfani değerlerinin yağmalandığı, bir yangın yerinden kalan enkazın belirdiği bir dönemde ilk gençliğini idrak eden bir kuşaktı.

Onlar, köktenci biçimde gelenekle bağlarımızın koptuğu bir dönemin geride bıraktığı kaosun içinden çıktılar.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu ile birlikte Erdem Beyazıt, bizim irfani gelenekle, İlahi Hikmetle bağlarımızı, edebiyat üzerinden yeniden kurmaya çalışan büyük sanatçılardır.

Gelecek kuşaklar onların kıymetini daha çok anlayacak ve onları sevgiyle, minnetle anacaklardır.

Erdem Beyazıt, bu kuşağın içinde, sesi en tok ve davudi olanıdır ve şiirinin epik, destansı sesi ile farklı bir yere sahiptir.

O yer, edep kökünden gelen edebiyatın, bir yol bir yordam olduğunu bize sürekli hatırlatır.

O da aynı topraktandır, edebiyatın verimli ovası Maraş’tandır, Zarifoğlu ve Özdenören’lerle aynı candandır.

O soylu ruhun aşısı, Büyük Doğu’nun mimarındandır, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in sesleri sanki Erdem Beyazıt’ta birleşmiş, yiğit bir edaya kavuşmuştur.

İrfani geleneğimizin modern zamanlardaki muazzez bilgesi Fethi Gemuhluoğlu’na adanmış o destansı şiirinde dediği gibi, ‘ulu ses çarka dokunmuş’ ve ‘Renk denizde karar kılan ebedi tarla’ olmuştur.

Bediüzzaman, ‘iman, manevi bir tuba-yı cennettir’ der.

Erdem Beyazıt’ın şiirine nüfuz edildikçe, imanın nasıl bir güzellik, gerçeklik, iyilik ve yiğitlik içerdiği anlaşılır.

Bu şiir, bize, imanın bir hüsn-i mücerred ve münezzeh olduğu’nu anlatır.

İnsanın nasıl İlahi bir tecelli ile sürekli açılan bir gül olduğunu söyler.

Bunu, yüksek bir sesle yapar, Anadolumuzun uğradığı manevi yıkıma karşı güçlü bir iç direnç geliştirir ve bunun destanıdır.

“Zamanın idrak incisi ses döner döner döner de
Yönelir sebebe
Sebeb ey”

bu acıyla söylenmiştir.

Onu Veda şiiriyle selamlıyor, ötede de nurlar içinde kalmasını diliyorum :

“Bu şehirden gidiyorum
Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi
Gururu yıkılmış soy atlar gibi
Bu şehirden gidiyorum

İnsanlar taş gibi bana yabancı
Ağaçlar bensiz hüküm giyecek bulvarlarda
Bir tambur bir yalnızlığı anlatıyorsa
O ışıksız pencereden
Ben onu bile bile duymuyor gibiyim.

Bu şehirden gidiyorum
Gömerek geceyi içime
Sabahın hüznünü beklemeden
Gidiyorum bu şehirden.”

Adnan Karakaş tarafından

Yedi Güzel Adam’dan birini, Erdem Bayazıt’ı uğurladık

Temmuz 9, 2008 tarihinde Dosya, Erdem Bayazıt dizini altında Adnan Karakaş tarafından yayımlandı ve 1.378 kere okundu

Şair, ‘bura’dan çıkan, ‘öte’ye varamayan… Ve ne zamandır ‘bura’dan çıkan, ‘öte’ye henüz varan “yedi güzel adam”dan biri. Erdem Bayazıt. ‘Öte’ye uğurlama yeri Eyüp Camisi. Cami avlusu ufak mahşer. Kalabalıkta herkesin yüzü kendi içine dönük, kendi içine, kendi tabutuna. “Birgün öleceğimi biliyorum/Bunu her an ölür gibi biliyorum” diyen ve artık “ölümün iftar sofrasına” oturan koca Erdem Bayazıt. İşte orada. Biz, O’nu uğurluyoruz. O, giderken, sanki uğurlayanlarını, her birimizi kendi mahşerinin eşiğinde bırakıp, öyle gidiyor.

Mahşerinin eşiğinde duran nice insanla saf tutuyoruz. O safta irkiliyorum. Hüzünlüyüm. Bir kez olsun ziyaretine gitmemişim. Buna üzülüyorum. Buna üzülmeli insan. Rasim Özdenören’in elini öpüp, “Hocam, dünya gözüyle görme imkânı bahşeden yaradana şükürler olsun” dediğimde ne kadar sevindiysem şimdi de o kadar üzülüyorum. Diriliş’te karşısında oturduğum Üstat Sezai Karakoç’u dinlerken hissettiğim huzur, Eyüp’te, bu cami avlusunda beni terk ediyor gibi. Çocukların okuması için Cahit Zarifoğlu’nun hikâyeler kaleme aldığını öğrendiğimde de böyle üzülmüştüm. Üzülmüştüm, çünkü çok geç tanımıştım. Çocukluk ve gençlik günlerinde çevremden Zarifoğlu’nu bilen bir Allah kulu yokmuş. Üzülmüştüm. Bana öyle geliyor ki, Cahit Zarifoğlu, hikâyelerinin elime ulaştığından, o hikâyeleri okuduğumdan emin olsaydı “İsmimin baş harfleri acz tutuyor” demeyecekti. Buna da üzülmeliyim.

Mavera gibi, Diriliş gibi bir araya geleceğimiz mekânlar olsa, diyorum. Ah olsa..!

Erdem BayazıtSonra nasıl oluyorsa kulaklarıma Erdem Bayazıt’ın sesi doluyor. Hatırlıyorum. Televizyon programında Diriliş Şairi Üstat Sezai Karakoç’a verilen ”Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü konu ediniyoruz. Yusuf Özkır ile birlikte, üstadın yakın arkadaşı olarak Erdem Beyazıt’ı Açılım programına konuk etmek istiyoruz. Ancak rahatsız olduğu için katılamıyor. Telefonla bağlanmasını rica ediyoruz. Kırmıyor bizi, “olur” diyor. Telefona alıyoruz. Yusuf (Kaplan) Hoca ödülü soruyor. Ödülün önemi üzerinde duruyor. Karakoç’a bu ödülün az olduğunu anlatıyor. Bir de geç kalınmış bir ödül olduğunu söylemekten kendini alamıyor. Sonra Yusuf Hoca, kendisinden Sezai Karakoç’un bir şiirini okumasını rica ediyor. Fakat O, bütün inceliğiyle okuyamayacağını söylüyor. Hemen ardından okuyamama gerekçesini dile getiriyor. Beni çarpan da bu gerekçe oluyor zaten: “Kendisinden izin almam lazım.” Arkadaşın hakkına bu kadar riayet, dosta bu kadar vefa…

Bu hak-hukuk bilirlik, bu vefa anlayışı-idraki, Mevlana’nın, Yunus’un özü ve sesi olarak harfleriyle, kelimeleriyle, mısralarıyla yürekleri titretmişti. Boşluk-lu Yaşamak’ta Menderes’in idamına şahitlik etmiş, bir Bosnalı çocuk olarak bizlere şarkılarını emanet bırakmış, Çeçenistan dağlarında “Pusmuş insanlığımıza bu kan nereden damlıyor” diye sormuştu. Afrika, Cezayir, Senegal, Avrupa, Amerika, Rusya, Arabistan, Azerbaycan… kısaca tüm dünyayı hareket alanı bilmişti. “Katı bir çağ”da, “makine düzeninde”, kentin kalabalığında, ıssızlığında ve yalnızlığında konuşuyordu. Sokrates de Dostoyevski de mısralarına konuk oluyor, sofrasına oturuyordu. Ölüm, ana temalarından sadece biriydi. Kimdi bu adam? Kendisi cevap versin: Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım/Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun/İnsan barışa dursun selâma dursun zaman/Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN.

Mahşer eşiğinde saf tutan nice insan, şahitlik ediyor, Müslüman ve mümin olduğuna. İmam, cemaate bir kez daha sesleniyor, “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye. ‘Öte’den duyulsun isteniyor gibi, gür bir ses yükseliyor: Helal olsun!

Saf tutan cemaat içinde bulunmak vefa için yeterli mi, bilmiyorum. Vefasızlığım beni üzüyor. Bir güzel adamı daha, milletin güzel bir evladını-şairini uğurluyoruz. Hayattayken görülmeyen, görmezden gelinen şairin cenazesine devlet de sahip çıkıyor. Cumhurbaşkanıyla, Başbakan ve bakanlarıyla o ufak mahşer alanında, milletle bütünleşmiş olarak. Basın orada. Bilmedikleri bir şairin cenaze namazında…

ACZ’in şairinden mısralar takılıyor aklıma: “Şatom kararıyor, ay ışığında mezar/Lambayı yak anne, üşüdü parmaklarım/Gidiyoruz azar azar”

Allah rahmet etsin, mekânını cennet eylesin inşallah.