Edebiyat Dizini.

Enis Batur: “Yazmayı, bir varoluş biçimi olarak hayatımın merkezine oturttum”

Mayıs 30, 2009 tarihinde Söyleşi dizini altında Sadık Yalsızuçanlar tarafından yayımlandı ve 704 kere okundu

“İnsan gözdür ve bakıştır” diyen çok sayıda şair, bilge ve aziz var…Şiirinizin görselliğe değin boyutlarını da göz öne alarak sormak isterim, şair aslında bize gör(e)mediklerimizi gösteren bir vizyoner midir?

Gördüklerimiz, görebileceklerimizin, görebilecekken göremediklerimizin ne kadarı? Bu soru bana önemli görünüyor. Bir defasında, şairin duruşundaki farklılığın, hayat karşısındaki algı ayarıyla bağlantılı olduğunu ifade etmiştim. enisbaturÇoğu kişi bir yere bakarken, o başka bir yere bakıyor, bakmayı seçiyorsa, duyarlılık bağlamında oluşmuş bir ayrışmadan söz edebiliriz. Demek ki, ikinci soru: Başınızı nereye çeviriyorsunuz? Biraz yanda durur şair, görünenin arkasına çevrilmiştir bakışı. Henüz gelmemiş, başını göstermemiş olanı görebilme olanağı yaratan bir meta/fizik konum. Aniden olmuyor hiç bir şey, bir hazırlanışı var. Şiirin önceleyici boyutu bu hazırlığa ilişkin sezgi gizilgücünü bir karşı-hazırlık biçimi olarak barındırmasından geliyor. Her şairde eşit ölçüde devreye girmeyen bir özellik. Kaldı ki, bir çok şair aslında şair değildir: Şiir, yazıldı diye olan şey sanılmamalı. Bir de: Şiir, bir tek şiirde olan şey sanılmamalı.

Şiirinizle akraba olduğunu sandığım Rilke, yalnızlığı yağmura benzetir; bir döngü, bir çevrim içinde, içimizden ve yeryüzünden buharlaşan, sonra tekrar yere inen ve akarsularda çağlayan bir yağmura…Şiir yalnızlığımıza ilişkin neler söyler, yalnızlığı daha da mı ağırlaştırır yoksa ona başka bir şey mi yapar?

Yalnızlıktan kaçanlar, yalnız kalma düşüncesinden ödü kopanlar vardır, kendilerini hem de nasıl sakınırlar. Öteki kutupta yalnızlığı arayanları, seçenleri, ona sığınanları biliyoruz.hangi kavimden olursak olalım, sağlam gerekçeler bulmakta zorlanmayız. Yağmur için de öyle: Erik Satie’nin şemsiyesini yağmurdan koruduğunu aktarmıştım bir seferinde. Şiirin bu çerçevede nabza göre şerbet dağıttı ortada: Kimin yalnızlığını azaltır, hafifletir; kimine yalnızlığın olanaklarını açar, varsıllığını sunar. Bana sorarsanız, ki bana soruyorsunuz, şairin en az bir burcu yalnızlığa aittir: Orada konuşulan bir dilin kelimelerine kavuşmuş, kendi sözdizimini, ezgisini, iç ritmini oradan çekip çıkarmıştır. Neden sonra, sözünü sesini paylaşıma açtığında, şiirini şişeye koyup gönderdiğinde, karşı kıyılarda bekleyenleri olur- aynı burçtandırlar. Bir anlaşma köprüsünün kurulduğundan söz edebilir miyiz bu durumda, hemen hemen her şeyin yanlış anlaşıldığı bid dünyada? Şiir, onu yazan ile okuyan arasına yerleşebilirse, yağmur sessizce yağmaya başlamış demektir.

İbn Arabi, ‘ayrılığa ulaşabilseydik ona kendi acısını tattırırdık’ diyor, bu çaresizliğimizle şiir arasında nasıl bir ilgi kurulabilir?

Bazı cümlelerin oluşması, ete kemiğe bürünmesi uzun ve yoğun zamanlara malolmuştur. Onlardan birine çarptığınızda sallanmaya koyulursunuz:Bir sarkaç hareketi hakim olur bünyenize. İbn Arabi’nin sözü, ancak yol fikri gelişmiş kişilere erişebilecek türden. Şu var:Hepimizin yol düşüncesi, güzergah felsefesi bir olmaz. Dolayısıyla ayrılık, aynı kalış, kavuşmama eşiklerimizde farklılıklar olabileceğini unutmadan bakmalıyız o söze. Benim gibi bir tek içindeki kıble noktasına göre yön ayarı yapma olanağıyla kısıtlı yaşayanlar için Şiir, acının seslendiği kaynak zaten. Derin ağıtlardan cılız serzenişlere giden bir gam perdesi. Yol, bize tınılarımızı biraz olgunlaştırmak için biraz vakit tanır. İblise göre İncil’den Abdal Düşü’ne otuz yıl geçmiş örneğin, ayrılık şarkılarımızı başka gırtlak hareketleriyle söylemeyi öğrenebilmiş miyiz? Ben hep, bir sabah uyanıp, kendimi yolumdan ayrı düşmüş bulmaktan korkmuşumdur, korkum elimden tutsun: Öğrenebilmiş miyim?
Kadim zamanlarda şairlerin aynı zamanda büyücüler ve hekimler olmasının modern zamanlar için bir anlamından söz edilebilir mi? Şiir bizi iyileştirebilir mi?

Elimize ulaşmış en eski kayıtlardan dün gecenin, herhangi bir gecenin haber bülteninin içeriğine giden çizgi gösteriyor: İnsan iyileştirilememiş. Ayrıca bir iblis yoktur bana kalırsa, içimizdedir. Kütüphanelerimizin raflarında yan yana duran bütün kutsal kitaplara, dindışı öğretilerin temel yapıtlarına bakalım: Neye yaramışlardır? Şiir kitaplarının sıralandığı raflara geçtiğimizde onu düşünüyorum: İrili ufaklı ruh sığınakları. Yeryüzü nüfusunun ne kadarı aralarında yaşıyor, iyimser olmak olanaksız o konuda. Kaldı ki Şiir de, bütün sanatlar gibi , kan dökmek uğruna kullanılabiliyor. Kutsal Yazılar gibi. Bu karamsar dünya görüşü, bu simsiyah Hayat’a bakış gene de kötülüğe teslim olmak anlamına gelmiyor. Sığınaklarım oldu. Şiir’in insan topluluklarının işine yaramadığını, kılavuzluk konumunu çoktandır yitirdiğini, kendisine güç bela bir varoluş alanı açabildiğini görmeme karşın, Şiir benim için ana sığınak oldu, kaldı.

Dilin hem varlığın ikamet ettiği yer olduğunu hem de Farsça’da ve Orta Anadolu Türkçe’sinde ‘gönül’ anlamına geldiğini göz önüne alacak olursak, şiirin, intellectus’un yani kalpteki aklın sesi olduğu söylenebilir mi? Bu bağlamda Doğu şiir gelenekleriyle Rilke, Eliot, Claudel, Hölderlin gibi şairler arasında bir ruh yakınlığından söz etmek mümkün hale gelir mi?

Şiiri ile bütün öteki ifade alanları arasında bağlantılar, ortaklıklar, komşuluklar bulunabilir, ama bir de, onu her şeyden ayıran bir özelliği olduğu söylenegelmiştir: Akıl ile Gönül arası salınan bir konumda gerçekleştiğine katılanlardanım. Bu görüşle bütün bütüne çelişik sayılsa da, öte yandan, Şiir bir dizi tekniğin, yapım işleminin sonucunda kurulduğuna göre, düpedüz zihinsel bir çalışmadır. ‘İyi şiir’in ele avuca sığmaz yanı, paradoksu ola ki akıl-gönül işbirliğinde aranabilir. Her ‘iyi şiir’bir dilin, bir kültürün ürünüdür, ister istemez ait olduğu bir zamanın belirgin ya da silik mührünü taşır-; buna karşılık ‘iyi şair’ kendini dilinin, kültürünün, çağının içine hapsetmez. Baştan beri ‘yabancı şair’ tanımlamasına anlam vermekte güçlük çektim. Okuduğum hiçbir şair yabancı değildir. Öyle olmasaydı, Başo’ya, Dante’ye de dokunamazdık.

Yazının bir fotoğraf olduğunu söylüyorsunuz, bundan fotografik görüntünün ontolojisini mi ima ettiğinizi anlayalım yoksa genel olarak görmeyi-göstermeyi mi? Acı Bilgi’yi bu bağlamda nasıl değerlendirmeli?

Baştan beri, imge-yazı çarpışmasının merkezinde durdum. 1975’ten iki kitabı örnek alalım, İblise göre İncil ile Ayna’yı; ilkinde görüntünün iğdiş edilmiş olmasından söz edilir, ikincisinde karşı karşıya yansıma düzeni aranır. Bazen farklıdır dilleri, çatışırlar. Bazen birbirlerini bütünler, çünkü yazı sanatında eksiltme esastır- her ne kadar yüklemeyi sevsem de, işin özünde söylenmeyen ya da görünmeyen, onun için de gösterilemeyen vardır. Bir süredir üzerinde yoğunlaştığım ‘Melekler Kitabı’ projemin kökündeki kaygı aynı: Nasıl olur da, görünmeyen varlıklar hep gösterilmek istenmiştir? Acı Bilgi konusunda, kitap yayınlandığından bu yana gerçekleştiremediğim öteki versiyona değinmeliyim: biliyorsunuz, perde sayfaları sayılmazsa, fotoğrafları pul kadar küçülterek kullanmıştım orada. Öteki versiyonda metni silerek fotoğrafları peşpeşe dizdim ve ortaya aynı anlatı çıktı, bana kalırsa başka türlü de olamazdı. Yazı, harf kullanmadan, imgeler belli bir eksen yaratarak düzenlendiğinde de gerçekleşebilir, öyle birkaç “iş” hatırlıyorum tezgahta.

Şiir, insanın öteki gözü olarak geziye çıkıyor sanırım. Bir hücrede yıllarca daracık bir mahpeste yaşasa da dünyanın farklı bilinç ve kültür coğrafyalarına, tarihe ve soyut alemlere gidebiliyor…Bu nasıl bir alıcı aygıttır? Bunu yapan zihin midir, bilinç midir, gönül müdür, düş müdür, akıl mıdır, yoksa bütün bunların toplamı mıdır?

Göz aynı da, bakış farklı. Bir organın kullanımını ayrıştıran, taban tabana zıt perspektifler yaratan duruş özellikleri hangileridir: Şairin konumunu oturtabilmek için bu soruya yanıt aramak gerekiyor. Göz, sonuçta dışa açılan bir odak, bir pencere, bir alıcı aygıt. İçeride olup bitenlerden bağımsız değil. Beynimizdeki, sinir sistemimizdeki, başka iç organlarımızın kimyasal denklemlerindeki hazırlıklardan, kendini koyuşlardan soyutlayamayız gözü. Nasıl bakılırsa, öyle görünüyor, gözüküyor evren, dünya, Hayat. Her durumda, hazırlık bizim yatırımımızın bir ürünü; duyarlık varsıllığımıza ya da yoksulluğumuza sıkı sıkıya bağlı. Benim gözlemim, deneyimim çocukluk yıllarından başladığını gösteriyor yol ayrımı çizgisinin. Yanınızdakilerin esgeçtiğine yaklaşıp dokunmanızı sağlayan bir kenara çekilmeniz, oradan bakmayı bilmeniz söz konusu- kitaplardan öğrenilen şeylerden değil bu, aileden gelen bir özellik değil. Ayrılışın gizi çocuklukta bekliyor, ona kavuşamazsınız.

Sizin meraklarınıza, arayışlarınıza ve sorularınıza yetişmek, onları izlemek bile çok yorucu olabiliyor. Nesneler, mekanlar, temalar, türler, yeni türler, insanlar, yüzler, eller, çakmaklar, merdivenler, şehirler, kitaplar…nice nice izleri sürüyor, arıyor, araştırıyor, soyutluyor, uyduruyor, kuruyor, anlatıyor, bozunduruyor, yeniden inşa ediyorsunuz…Bu sonugelmez arayış ve meraklar nereden geliyor, bu yolculuklar sizi yormuyor mu, bu ‘pürüzsüz pürüz’lerden usanmıyor musunuz, ‘martılar gibi mi yapıyor, bir yükselip bir alçalıyor, bozulacak bir denge için altın nokta mı arıyorsunuz’, bunun sonu yok mudur?

İlgili okur, benim ‘okul’la bağlantılı yazdıklarımı anımsayacaktır. Eğitim yıllarında başım hoş olmadı o kurumlarla, bir müfredatın varlığı insanın özgürlüğüne vurulan en ağız zincirdir, diye düşünüyorum: Genci açılmaktan alıkoyan, bir kafese kapatan, dayatmacılığın öne çıktığı bu sistem beyne ve imgeleme üniforma giydiriyor. Hayatımın ana motorunun sınırsız merakın sağladığı yakıtla çalışmasını büyük şansım saydım hep. Bunun arkasında bilinçle yapılmış bir seçimin yattığını söyleyecek değilim, daha çok bir yapı, bir karakter özelliği söz konusu. Hep vurguladım: Yaşarken en önemli amaç, başkalarına zarar vermeden mutlu olmanın yolunu bulmaktır. Merak susuzluğum, kilidin çilingiri oldu. Gelgelelim, yoruyorsam, öyle diyorsunuz, zarar veriyorum demektir, bakın buna üzülürüm. Öte yandan, mutsuz yaşasaydım, hem kendime, hem ötekine daha fazla zarar vermez miydim? Benden yorulanların uzaklaştıklarını görmek huzur duygusu yüklüyor içime, yorulmaktan haz duyanların uğramaları, konaklamaları kıvanç duygusu aşılıyor, böyle sürüp gidiyor devran. Beterin beteri: Merak azalırsa, biterse tükenirse, yiter giderse?

Neden, ‘Herkesin hayatında/ içindekileri unuttuğu, umduğu/ bambaşka kutularda aranacak/ eşya, söz ve işaretler kalmalı?

Sandık, bir anlamda bellek. Onun somutlaşmış uzantısı. Ne çok sakındığımız, kendimizden bile sakındığımız yaşam ve yaşantı kesiti biriktirmişizdir. Çetrefil bir yumak oluşturur insanın sırları. Küpler dolusu anı toplanmıştır kenarda. Bir ses, bir hareket, dışarıdan gelen bir hamle onlardan birini canlandırıverir, tetikleme işlemini başlatır., eşyada, irili ufaklı nesnelerde bu türden bir gizilgüç barındığı için her birini tutmuşuzdur. Atarak her şeyden uzaklaşarak yaşayanlar tanıdım, böyle biri değilim, tam tersine tıkabasa dolu bir depo kuşatıyor beni. Çoğu, çekip gittiğimde, anlam alanı boşalacak, yükünü terk edecek işaretlerdir. Acılı yanları ağır basanlar, sözgelimi anamın saç telleri bile bir tür güvence duygusu veriyor bana- unutmayı sevmem hiç.

Eleştiriyorlar ama bana kalırsa az yazıyorsunuz ve keşke daha çok yazsanız ama arada benim de zihnime takılmıyor değil, ‘uzan dedi, uzan Enis, tam bir gece için biriksin sesin’le çelişiyor mu çok yazmanız?

Benim ‘yazı’yla ilişkim çok izanlı olmadı, yazmayı bir varoluş biçimi olarak hayatımın merkezine oturttum. Okurla bağlantımda da stratejiden eser yoktur: Yetişemiyormuş, bıkmışmış, aşırı buluyormuş, vız gelir tırıs gider açıkçası, kalan sağlar bizimdir! Paradoksa gelince, başkalarını bilemem, ben biriki temel paradoksun pençesinde yaşayageldim bugüne dek. Bunlardan biri de, yazı bağlamında, ‘azın azı’yla ‘delicesine’ arasında salınan ruh haline bağlı olarak yakama yapıştı baştan beri. Ortalama akla sahip bir yazı adamının, çok yazmaya erdem kaftanı giydirmeyeceği açıktır. Cioran, bizden olsa olsa birkaç çekirdek-cümlenin, çekirdek-mısranın kalacağını söylemişti. Çelişki çözülmüyor, sürüp gidiyorsa, bizi ya örseliyor, ya da ayakta tutuyor demektir.

‘Tılsım’ nedir, ‘trajedi’ nedir, kalemin iki ucundaki?

Auschwitz trajedi, Auschwitz sonrası şiir yazmak tılsımın ta kendisi. Yeryüzünde acı üreticiler var, hemen hep muktedirler safında yer tutanlar bunlar. Ahlaklı yaşamayı beceremiyor insanoğlu, haksızlık düzenini korumasa bile çözemiyor çoğu yerde. Buna karşın, tam bir çözülme baş göstermiyorsa direnenler olduğu için. Tılsım, dinlendiricilerin, dindiricilerin elinde hala. Bu yaklaşım ne denli aymaz olduğumu, kaldığını kanıtlıyor, farkındayım.

Derrida’nın dikkatimizi çektiği tehlikeye düşmemek, bir yerden alıntı yapmamak için ne yapmak gerekir, sizin kurcalayıcı, sorgulayıcı, tersyüz edici, mütecessis tutumunuz, basiretimizin bağlanmasına ilişkin uyarılarınız bu kaygıdan mı kaynaklanıyor, yoksa bu sizde zaten mizaç mı idi?

Şüphesiz mizaç önemli, ama, bir o kadar azmi dik tutan uyanık kalma isteği, iradesi ile donatılmak da gerekiyor. Bu hayata katlanmaya, sürüklenmeye, dibe çökmeye gelmedik, ayakta kalmak için emek harcamalı, uğraş vermeli, haklılığı korumak için çabalamalıyız. Doğru ve iyi tek bir kaynaktan devşirilebilseydi, buna inananların dünyayı cehenneme dönüştürmeleri mümkün olmazdı. Olduğunu ve olacağını öğrendik oysa. Bu durumda, bırakın başkalarınkine, kendi kaynaklarıma nasıl körükörüne güven duyabilirim? Her gün, her an gözden geçirmemiz tek çıkış yolu sanırım.

“İşyerinde sensikas yapıldı. Ben masamda osuruyordum, şef gelip “seni çok sakdir ediyorum fakas salihsiz bir adamsın” dedi. Kimse bana saksik vermediği için onu yanıslayamadım, bereket kimse konuşmamıza sanık olmadı, çıkıp lonaksaya gissim. Salaş böreği ısmarlayınca garson “sen binemli saşak mı geçiyorsun” diye kızdı, “bir selefon edebilir miyim?” diye sorunca da siksinerek surasıma bakıp “siksir gis!” diye bağırdı. Sası sarağı sopladım. Gerçekten de salihsiz bir adamım.” Türünden denemeler neden bizim edebiyatımızda azdır?

Birincisi, bizim edebiyatımızda gereğinden fazla ciddiyetten ölme eğilimi olduğunu düşünüyorum. Kasvetten geçilmiyorsa, yeri sululukla dolduruluyor. Leiris, mizahın büyük ciddiyet istediğine, ciddiyetin mizaha muhtaç olduğuna dikkat çekmişti. İkincisi, edebiyat ortamlarına musallat olan kalıpların, kural tapıncının baskın yanının ağır bastığını görüyoruz. Arada silkinmek ve silkelemek iyidir. Yazı adamı, kendisini kuşatan atmosferle iyi geçinme kaygısına teslim olmamalı.

Şiirinizin coğrafyasına Nil, kandil, tuğralar, periler, doğu, Batı, İblis, İncil, sarnıç, opera, abdal, Babil, patates, kediler, krallar, Troya, Viyana, Hafız, Rilke, Hatay, Rolls-Royce, Gesualdo, Akabe, Perec, Baselitz, Cehennem, makas, Ecinni, Frenhoferolmak,, New York, Paris, bukalemun, kravat, elma, Gutenberg…girebiliyor. bu çeşitliliği neye bağlamamız gerekiyor?

Yazmak, yazı yoluyla bir başka dünya kurmaktır. Her birimiz, mevcutlarının yerine yepyeni haritalar çizer, alabildiğine farklı enlem boylam kesişmeleri yaratır. Benim haritamda Nil İç Anadolu’dan geçer, Rilke Rolls-Royce kullanır, viski şişesine süt doldurulur, makas keseceğine diker, geceyi iki güneş birden aydınlatır, Ölüm kravat takar, Hayat çırılçıplak dolaşır. Hepimize sınırlar gösteriliyor, çocukluğumuzdan başlayarak. Ben onları bir türlü sevemedim, elimden geldiğince ihlal etmeye çalıştım. Etrafımı zenginleştirmek istemişim besbelli: Eşeklere, toplu iğnelere, takımadalara, nereye gittiği belirsiz göktaşlarına, kitaplara, ezgilere, seçtiğim insanlara bağlanmışım. Doğrusu budur diyemem, herkese kendi doğrusu.

Dünya şiirini, resmini, bir çok sanat ve düşün alanını, sanatçıları, yazarları, akımları, biçimleri, deneysel çabaları, öncü çalışmaları izleyebiliyorsunuz. Bu anlamda ülkemizin okur-yazarlarının tutumunu- durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz, bu durum bize ne kazandırıyor/ kaybettiriyor?

Bireylerin seçimine karışılmaz, karışılmamalıdır. Dileyen gözünü küçük bahçesine diker, ötesine bakmaz. Dileyen, faltaşı gözlerle, Evren’in her köşesini kolaçan eder. Buna karşılık, toplumların kapalı olması, kalması dramatik sonuçlara yol açabilir. Türkiye, komşularını bile tanımaya yanaşmayan özellikleri, şişinik milliyetçiliğiyle kafesi andırıyor. Bunca parmaklıkla kuşatılıyken horozlanıyoruz bir de. Yabancımız saydığımız her kültüre nefret, öfke, haset ile bakıyoruz. Öte yandan, geniş kitlenin izlediği televizyon kanallarında Amerikan dizileri, Bundesliga maçları, Oscar ödülleri baştacı ediliyor, bütün eğlence programları harfi harfine Batı’dan çalınıyor. Her türlü ‘marka’nın tusağı bir tüketim ağı egemen. Peki, evrensel kültüre açılan kaç penceremiz var? Kaç kişi o pencerelerden sağa sola bakıyor? Çeyrek yüzyılı aşkın bir süre bu zihniyet tıkanıklığına karşı savaştım, ağzımın payı verildi, geri çekildim. Ama, bütün pencerelerimi açık tutmayı sürdürüyorum, sürdüreceğim.

Derrida’yla tanışıklığınızı biliyorum. Ölümüyle dünya ne kaybetti?

Sermaye merkezli dünya düzeni, hayatımızı kabusa çevirdi. Gelgelelim, canalıcı bir getirisi oldu: Yaşadığımız dönemin düşünsel, sanatsal, yazınsal serüvenleriyle sıcağı sıcğına, birebir temasa geçme olanağımız oldu. Bu tanışma zemininin oluşmasını bizim kuşağın şansı sayıyorum. Derrida’nın gücünü yalnızca kendisini önceleyen temel metinleri yeniden, farklı bir optikle okuyup yorumlamasıyla sınırlayamayız. Çağdaşı başka düşünürlerle, sözgelimi Foucault’yla, Deleuze’le birlikte karşımızda tumturaklı bir vicdan terazisi yarattılar. Felsefe, nicedir bir akıl yürütmeden, bir ussal alıştırma disiplininden öte bir etkinlik alanıydı. Derrida gibileri okur kimliğimizin sorumluluk alanını genişletmiş, derinlik kazandırmışlardır ona. Öldüklerinde hiçbir şey yitirmeyiz: Her birinin izleri içimize işlemeyi sürdürecek, bizden sonrakileri de besleyecektir. Şüphesiz biz yaşarken çekip gidenlere, bizi o yolda önceleyenlere yönelik bencilce bir yalnızlık duygusu içine düştüğümüz doğrudur. Octavio Paz’la ilgili bir yazımda belirtmiştim: Tanışıyor olmasak da, kimi insanlarla aynı zaman dilimini paylaşmak ayrıcalıklı bir durum, bundan yoksun kalmak yaralıyor ruhumuzu.

Yazmayı şehvetle seven biri olarak okur(unuz)a ilişkin neler söylersiniz, neler düşünüyor, hissediyorsunuz Türkiye okuruna ilişkin, okurlarınıza ilişkin?

Okur, bakar, dinler olarak neysem, yazar olarak oyum: Etiket fiyatı sayılmazsa, hiçbir maddi karşılığı aranmayan bir alışveriş ilişkisine dayanıyor varoluş biçimim. Öylesine zenginim ki, bir parça zenginlik katıyorsa birilerine ürettiklerim, gönenç duyuyorum. Her zaman küçük nüfuslu ama pasaport sınırı tanımayan bir kabilenin üyesi saydım kendimi. Sistemin sıkıştırdığı, erişme güçlükleri yaşattığı, paylaşım alanlarını daralttığı gerçek. Arada yakındığım olur. Genellikle, bu kadarına şükrederim. Gecikerek, zorlanarak da olsa karşılaşılabiliyor hiç değilse. Malumun ilanı: İşlerimiz karakamuyu zaten ve bereket, ilgilendirmiyor. Kıyıda kenarda, iyi-kötü, yaşamamız ve ilişkiye girmemiz engellenemiyorsa, devran sürecek demektir.

Konuşturan
Sadık Yalsızuçanlar


Bu söyleşi Külöykü, Nisan. 2009 sayısında yayımlanmıştır.


Mustafa Oral tarafından

“Edebiyat öznellik, özgünlük ve özerklik alanıdır.”

Eylül 23, 2008 tarihinde 2008 Edebiyat öğretimi soruşturması dizini altında Mustafa Oral tarafından yayımlandı ve 814 kere okundu

Okullarda edebiyat dersi olması iyi bir şey midir?

Hiç yoktan iyidir. Ama iyi olmak yetmez; güzel ve faydalı da olmalıdır. Mevlana “Ne olursan ol gel!” demiş. Ama “Geldiğin gibi kal” dememiş. “Hamdım, piştim, yandım,” diyerek insanı sürekli bir yenilenmeye, değişime, dönüşüme çağırmış. Bu minvalde okullarda edebiyat derslerinin olması ne olursa olsun hiç yoktan iyidir. Ama şu haliyle yeterli değildir. Evet; derse ham gelen öğrenci ham kalmamalı, pişmeli, yanmalı ve yakabilmelidir.

Okullarda [üniversiteler dâhil] edebiyat öğretiliyor mu sahiden? Kendi okul zamanlarınızla şimdiyi göz önünde bulundurarak söyleyebilir misiniz?

Okullarda edebiyat yerine dil bilgisi, olsa olsa şairanelik öğretiliyor. Elbette edebiyat her şeyden önce bir “dil” meselesidir. Ama bu dile işlerlik kazandırabilmek ancak okuyucunun içinde güçlü bir mana ve ahenk dünyası oluşturabilmekle mümkündür. Cumhuriyetin kurum ve kuruluşları ne kadar oturabilmişse, vatandaşta ne kadar bir millet ve devlet olma algısı oluşturabilmişse -benim dönemim de dahil- cumhuriyet döneminde okullarda okutulan edebiyat dersleri de o kadar insanımızda bir edebiyat algısı oluşturabilmiştir.

Edebiyat öğretimi kişiyi, edebiyatla buluşturduğunda ya da buluşturmadığında bunun nedenleri nedir, sorumluları var mıdır? Buluşmayı sağlamak için ne yapılabilir?

Büyük edebiyatçı köklü bir geçmişe sahip olan büyük veya büyük gibi düşünebilen devlet içinden çıkar. Cumhuriyet Türkiye’si kendini oluşturan toplumun tarihinden, örfünden, âdetinden, geleneğinden, göreneğinden, ilminden, irfanından uzak, köklerinden koparılmış yepyeni bir nesil yetiştirme hevesine kapıldı. Bu çok büyük bir riskti. Nitekim bu heves 30 yıl içinde yıkıldı. Menderes iktidarındaki devlet ile milleti buluşturma yönündeki liberal politikalar çok başlılığı ve yozlaşmayı da beraberinde getirdi. Daha sonra hükümetlerin kâh sağ, kah sol partiler arasında devretmeye başlaması ile birlikte yozlaşma son halini aldı. Bu durum okullarda okutulan edebiyat derslerine de yansıdı. 80 yıllık Cumhuriyet döneminde toplumun büyük kısmının zihninde edebiyatçı portresi lafı-sohbeti dinlenmez, oturmasını-kalkmasını bilmez, edepten yoksun, toplumla itiş-kakış halinde olan kişi olarak kaldı. Gerçekten de bu dönem edebiyatın öznellikten uzaklaşarak şahsileştiği, özgünlükten uzaklaşarak taklitçiliğe yöneldiği, bağımsızlık alanı olması gereken edebiyatın aşiret mantığı ile devletleştirildiği bir dönem oldu. Bu durum toplumda istenilen anlamda bir devinimi ve dönüşümü sağlayamadığı gibi, insanımızı edebiyattan da uzaklaştırdı. Bu çarpık düzen içinde toplumumuzda şair olarak ilk akla gelen kişilerin Mehmet Akif ve Yahya Kemal olması bu anlamda önemlidir. Akif toplumun değerleri ile özdeşleşen bir üslup ile şiirini söyledi. Keza Yahya Kemal şiirini aşiret ve devlet mantığından uzak bir şekilde imparatorluk hassasiyetleri ile ördü. Edebiyat bir eğitim meselesidir ve bu eğitiminin önündeki en büyük engel edebiyat “öğretmenleri” ile “edepten yoksun” edebiyatçılardır. Cumhuriyet dönemi edebiyat öğretmenleri ve edebiyatçıları edebiyatta var olması gereken edep ve eğitim duygusundan nispeten yoksundu. Yozlaşma da burada başlamıştı. Şu halde edebiyat öğretmeni edebiyatın bir öğretim değil eğitim meselesi olduğunu fark ettiğinde edebiyatı öğrenciye sevdirebilecektir. Edebiyatçılar da edebin hükmettiği edebiyat metinleri yazabildikleri ve yazdıklarının hakkını verebildikleri zaman halkı edebiyatla buluşturabileceklerdir.

Edebiyat öğretiminin günümüz edebiyatıyla bir bağ kurabildiğini düşünüyor musunuz, böyle bir şansı olabilir mi?

Edebiyat bir “edep” eğitimi sürecidir. Bu süreç kişinin sadece hal ve hareketlerine bir disiplin ve estetik getirmekle kalmaz. Bunun yanı sıra okullarda öğretilen matematik, biyoloji, sosyoloji, hukuk, siyaset gibi diğer derslerin de kavranılmasını kolaylaştırır. Zira edebiyat sadece estetikten ibaret değildir. Bir edebiyat metninde dün, bugün ve yarın iç içedir. Bu içiçeliği sağlamanın yolu hayatı bütün olarak kavramaktan yani matematik, biyolojisi, sosyolojisi, psikoloji, hukuk gibi bilimleri de üst bir disiplin olarak hakim olmaktan geçer. Zarifoğlu’na muhalif olarak şunu söylemek hakkımız: Her kişi biyoloji veya matematikten anlamak zorunda değil. Ama her kişi edebiyatın insana vereceği edep ve ahenkten, dolayısıyla da edebiyattan anlamak zorunda.

Edebiyat öğretiminin okuma ve üretme süreçlerine katkısı var mıdır, hangi yönde?

Edebiyat öznellik, özgünlük ve özerklik alanıdır. İnsanın içinde ahenk ve disiplin sağlar. Ahenk insanın içinde tek başına bir disiplin sağlayabilir; fakat disiplin tek başına insanda bir ahenk sağlamaz. Okullarda öğretilen edebiyat disiplin merkezlidir. Öznelliği, özgünlüğü ve özerkliği ksıtlar. Burada çoğu kere “ahenk” yakalamak gibi hedef de yoktur. Onun içindir ki günümüzdeki eğitim sisteminden usta edebiyatçıların çıkmasını beklemek safdillik olur. Nitekim büyük edebiyatçıların çoğu okul yıllarında öznel, özgün ve özerk olmak istedikleri için edebiyat derslerinden çakmışlardır.
Bizde usta yazarların çoğu liseyi yatılı okuyan kişiler arasından çıkmıştır. Bunun içindir ki bizde yatılı okullar hep gerçek bir edebiyat fakültesi görevi görmüştür. Çünkü yatılı okullar kazananların veya kazanabilecek olanların değil, parasız yatılıyı kazanarak kaybedenlerin yeridir. Özel, öznel, özerk ve özgün olmak isteyen kişiler için genelde edebiyat, özelde şiir kazananların değil, kaybedenlerin veya kaybetmeyi göze alanların hep çırak kaldığı bir meşrep olmuştur. Bu kişiler için edebiyat bir meslek değil, meşreptir. Geçim vasıtası değil, seçim vasıtasıdır. Yatılı okulda okuyan edebiyatçı bütün seçimleri kaybedeceğini bile bile bu seçime girer. 4 yıl yatılı okulda okumuş biri olarak rahatça söyleyebilirim ki, yatılı okulda değil de ailemin yanında gündüzlü bir devlet okulunda, hele hele bir de özel okulda okumuş olsaydım; büyük ihtimalle ne bu soruşturmaya katılabilirdim, ne de bu ve benzeri sitelerden haberdar olabilirdim.

Kendi zamanınızda genelde edebiyat, özelde şiirle karşılaşma imkânlarınızla, şimdi arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? İnternet bu durumu hangi yönde etkiliyor?

Edebiyat hayatın içinde olan ve hayattan beslenen bir tür. Bizim zamanımızda insanla hayat arasında kesin çizgiler yoktu. Hayat bir bütündü ve bütünün parçaları arasında bir ahenk olduğu gibi anlam bütünlüğü de vardı. Bu ahenk ve anlam bütünlüğü insanı içten içe özelde şiire ve genelde de edebiyata çağırıyordu. Bu gün insanlık gün geçtikçe bölünmüş hayatlara doğru sürükleniyor. Bu gün insanın dünyaya bakan birden çok yüzü var. Bu yüzler insanı her seferinde bir başka şekilde davranmak zorunda bırakıyor. İnsan kendisiyle yüzleşemiyor. Bu durum kişinin iç ahengini ve bütünlüğünü bozarak insanı krize ve kaosa sürüklüyor. Kriz ve kaos anlam kırılmalarına ve kaybolmalarına yol açıyor. Teknoloji, artan nüfus ve göçlerden kaynaklanan bu kriz ve kaos ortamına karşı kişi yalnızlığa çekilerek karşı koymaya çalışıyor. Nasıl ki verimsiz bir toprağa atılan yüz tohumdan ancak iyi ıslah edilen 5-10 tohum tanesi yeşerebiliyorsa, günümüzde bu ölü toprağa ekilen onca kişi arasından ancak birkaç soylu kişiden edebiyat ürünleri yeşeriyor. Hızla akan zaman içinde bu kişilerin kendini yenilemesi ancak sürekli ürün yayımlamakla mümkün oluyor. Günümüzde nüfusa göre edebiyat yayınlarının azalması bu kişilerin edebiyat camiasında kendilerini göstermelerine engel oluyor. Bu kişiler ürünlerini yayımlamak için kendi dergilerini veya kitaplarını çıkartmaya teşebbüs ettiklerinde bu sefer de edebiyatın iktisadi maliyeti altında kalıyorlar. Bu durumda ürünlerini yayımlamak için ellerinde maliyeti çok az ve özgürlüğü sınırsız tek bir şans kalıyor. O da internet. Bu anlamda internet edebiyatın siyasi ve iktisadi maliyeti altında ezilen birkaç soylu kişi için yegane kendini ifade etme alanı oluyor. Burada da internet ortamındaki denetimsizliğin getirdiği bir handikap ortaya çıkıyor. Bu durum da kişinin edebi gelişimini zaman zaman olumsuz etkileyebiliyor.

Küçük-büyük demeden edebiyat ve şiirle karşılaşma imkânlarımızı nasıl artırabiliriz?

İnsanın kendisiyle başbaşa kalabileceği, kendisiyle karşılaşabileceği tabir yerinde ise kendisine toslayabileceği alanlar açarak insanın edebiyatla ve şiirle karşılaşmasını sağlayabiliriz. İnsan insaniyetine, insan olma şuuruna ne kadar yaklaşabilirse o kadar çok şiire ve edebiyata yaklaşabilir. Bunun için insanın şuuruna hitap eden, şiirin hayatın içinde ve hayatın kendisi olduğunu ihsas ettiren vasıtalara ihtiyaç var.. Devinimini kaybederek köhneleşen edebiyat dergileri ne kadar çok yenilenebilirse, devletleşen dergiler, şairler ve yazarlar ne kadar çok özelleşebilirse, ne kadar çok özerkleşebilirse, tabir yerinde ise halen okullarda öğretilen edebiyat söyleminden ne kadar çok uzaklaşabilirse insanların edebiyatla buluşabilme vasıtalarının sayısı o kadar çok artacaktır. Özerklik ve devinim bağlamında internet bana kalırsa edebiyat dergilerinden ve okullarda okutulan edebiyat derslerinden çok daha fazla fonksiyon icra ediyor