Hiç, ara sıra aklınıza takıldığı olur mu? Bakın yine “akıl” dedik. Bu akıl ne menem bir şeydir ki bunca belirleyici bir inatla dikilir karşımıza? Yaratılan ilk şeyin ‘İlk Akıl’ olduğu söylenir. Düşünürlerden bunu felsefi öngörülerle yorumlayanlar olduğu gibi, ‘ilk Akıl’ın Hz. Muhammet [s.a]’e ya da Onun* nuruna telmih olduğunu söyleyenler de vardır. Biz bu akıldan ne kadar, ne aldık bilinmez ama sanki pek işimize yaramıyor gibi. Başa dönelim; hiç, ara sıra aklınıza takıldığı olur mu?
Biz nasıl bir şeyiz ya Hu? Ne olduğumuzu sanıyoruz, ne oluyoruz; neye sahip olmak istiyoruz, neye sahibiz; ne yapmak istiyoruz, ne yapıyoruz? Bu sorular bitmez. Çünkü hayatımız tam bir çelişkiler yumağı. Hem beklentilerimiz, hem yaptıklarımız, hem de sonuçları açısından bu böyle. Beklentimiz [niyet, düşünce, inanç vb.] yaptığımıza, yaptığımız beklentimize, her ikisi sonuca uymuyor. Bütün bunları da aklımızla yapıyoruz zahir. Yani bütün bunlara sebep olan akıl. Aklımıza çok güveniyoruz, hatta bize bir tür üstünlük hissi veriyor akıl. Buna rağmen hayatımız çelişkilerle dolu. Üstelik kendi dışımızda anlamlı, anlamsız bir sürü şartın içine sıkışmış durumdayız. Hayatımızı bizim ve aklımızın dışında şartlar ve zorunluluklar belirliyor. Akıl bunun neresinde?
25 yaşına kadar kimin karar verdiğini bilemediğimiz ama bizi kurtaracağına inandırıldığımız bir eğitim zorunluluğuyla geçiyor hayatımız. Bir yandan eğitilirken [kim eğitiyor, neyi eğitiyor, neyle eğitiyor; bu eğitimin ‘eğmek’le bir ilgisi var mıdır?], bir yandan da öğretilen konserve malumatın yerinde olup olmadığına dair sorgulanıyoruz, sınavlara tabi tutuluyoruz. Bu malumatın niye verildiği, ne işe yarayacağı, doğru olup olmadığı ayrı sorunlar, bunlar için senelerimiz alınmasına rağmen bir de sonrasında bunlardan sorgulanmamız ayrı bir bilmece. Derken efendim, eğilmiş, eğitilmiş, gerekli malumatla depolanmış vatandaşlar olarak ve bu arada [ne kadar dışarıda kalabilirim diyen olursa olsun] bu çemberin düz[gün]leştirerek geliştirdiği davranışlarla bezenmiş vatandaşlar olarak “hayata atılıyor”uz. Tabii şimdi de hayatın zaruretleri, çoluk-çocuk, ev-bark; geçim dertleri. E ne zaman yaşamaya fırsat bulacağız biz, bizim hayatımız nerede?
Bütün bunların dışında ‘kendi yolumu buldum’ diyebileceklerin durumu da pek farklı değil. Birilerinin ya da bir şeylerin etkisiyle, şu ya da bu şartlarda vs. vs. gelişen, beliren, düşülen düşünceler, inançlar, ülküler. Hep değişe değişe gider bunlar. Hatta bazen vazgeçilmezler arsına giren şeyler bir bakmışız vazgeçilivermişler. Bugün reddettiğimiz bir yapının en gönüllü müddeileri arasında olabiliriz yarın…
Akıl bunun neresinde? Biz neredeyiz?
Devam edebiliriz sayıp dökmeye ancak bu kadarı yeterli sanki. İnsanla ve hayatıyla ilgili onca harici durum var ki. Buna nefesimiz yetmez zaten. Varlığımızla, varoluşumuzla, neysek o oluşumuzla tekabül ettiğimiz, karşılıklılık içinde uyumlulaştığımız bir durum, bir an var mıdır dersiniz?
————-
* Mekanı cennet olsun rahmetli Necla Pekolcay Hanımefendi, büyük yazılan ‘O’ zamirinin sadece Allah kastıyla kullanıldığında kesme işaretiyle ayrılması gerektiğini söylerdi.