You are browsing the archive for .

Elif Bilge Doğan tarafından

Gömlek

Haziran 5, 2008 Hikâye

“Ben yalnız çalışırım” diye gözlerimi kısıp bir müddet karşımdakilerin tepkisini arayıp sonra hışımla ve ağır çekimle kapıdan çıkıp giden kahramanlardan değilim. Aksine süper kahramanların Tanrı’ya veya daha mütevazi ve muhakkak böyle olduğu için daha yerinde bir ifade ile kadere başkaldırı olduklarını bilirim.

Başkaldırıyı ve başkaldırıları marifet sayanlardan da değlim. Herkes aksini fısıldasa da tozlarıma, en sevdiğim erdem itaattir. Ve unutmadan, şeytanın en sevdiği günâh da kibirdir.

Misket bombası gibi, sağa sola saçılıp, anlamsızlığa ve anlamsızlığın anası kargaşaya yatak açmaya fırsat kollayan kelimelerim bir yerlere dağılıp saklanmadan toparlamak gerekirse; yalnızlığı seven biri değilim. Ya da artık değilim.

Ama ortağım vurulduğundan beri, bu şehirdeki bu ülkedeki hatta ümmetteki herkes aniden toprağa girmiş gibi yalnızım. Kibri sevmediğimden ve toprak altındakileri ancak Allah ve ancak kendi dilediği an ayaklandırabileceğinden, bu dayanılmaz yalnızlığıma çare bulmakta çaresizim.

Ortağımın nasıl öldüğüne ya da nasıl vurulduğuna gelince; bilmiyorum. Vurulup da mı öldü yoksa hasta mıydı onu da bilmiyorum. Fakat onu son gördüğümden hatırat, gözlerimde kalan acılı bakışı düşünüp kan kaybetmekte olduğuna vehmediyorum.

Nasıl yardım etmek istememiş olabilirim? Gözlerinde acı, ellerinde kan vardı diyorum. Yani elbette istedim. Ama ona doğru bir adım atınca acısının arasından fırlayan öfke göğsümden itti beni, yere çaldı, kalkamadım. Arkasından baktım, o gitti ben kaldım. Siyah pardüsesini savurdukça siyaha çaldı evimi, beynimi, ama yine de savurdu, ve şimdi heryer simsiyah.

Bu karanlığın içinde hırlıyor; onu benim mi vurduğum?

Ben paranoyaklığı da sevmem. Dehşetli faraziyelerin, hayatın takıla takıla akmaya çalışan akışını girdaba yönlendirmeyi istediğini düşünürüm. Ve kadere yön verilmez. Sadece o sapaktan bu sapağa sapılır, bilirim. Bu yüzden, onu vurduğumu düşünmek istemiyor, gözlerinde gördüğümün öfke değil sitem olduğunu varsayıyorum. Onu ölmeye zorlamış olmalıyım ki, başıma bir el sitemdi son sıktığı.

Bu beyaz karanlık içinde ölümün arkasından konuşmak öyle delirtici ki…

Herşey belirsiz, bildiğim tek şey ortağım gittikten sonra yalnızlıktan boğula boğula, benim için ondan başka kimsenin olamayışının dayattığı yalnızlığa sonsuza kadar sabredecek olacağım gereçeği.

Ben sabrı da severim…

“Yalnızlık Allah’a mahsus” diyor, doktor, söylediklerimin deli saçması olduğunu o kadar yüksek sesle bağırıyor ki içinden, gürültüsünden kulaklarım uğulduyor.

Hiç de değil! Yaratmak Allah’a mahsus, ya da cennet, ya da cehennem, ya da diletmek, ya da sevdirmek, ya da bildirmek, ya da kural koymak, ya da kuralları hayata maletmek. Ya da bedel ödetmek ve daha pek çok şey. Ama yalnızlık değil. Zira ben alabildiğine yalnızım.

Dedim ya, ortağım vurulduğundan beri yalnızlık sancısını dindirecek bir iğne vurulamadım.

Başka ortağım olamaz benim, zira aynı dili konuşamaz başka kimse benimle. Tüm yedek dillerimi ona vermiştim ve şimdi konuşabilecek hiçbir dil yok belleğimde. Bütün kelimeler üzerine yapışmıştı. Ve O gidince kelimeler de kana bulanıp gitti.

Hayatım da onunla gitti, o halde yeni gelen, neye ortak olacak, olmayan hayatıma mı?

Sahi söylemeyi unuttum, yenilikleri de sevmem ben. Yenileri de.

Çünkü… Hey, dur doktor! İğneyi vurma, daha anlatacak çok şeyim var, kelimesizlikleri söylemedim daha. Ve her yeri beyaz kapladığınız için burada bir türlü ölemediğimi…

Editörün Notu: “Gömlek” daha önce, Serseri Dergisi 12. sayısında yayımlanmıştır.

Özlem Coşan tarafından

Teskin

Aralık 25, 2007 Hikâye

– Uzun zamandır şaşırmıyorum doktor

Sürprizler ya hep denenmiş oluyor ya da şaşırtacak sebepleri yeterince anlamlı bulmuyorum. Aslında rengini yitiren bir şeyler var, farkındayım.

– Ne gibi mesela?
– Onu sizden dinlemeye geldim.

– Rengini yitirdiğini düşündüğümüz şey aslında rengini değiştirendir daha çok. Kırmızının tutkusu pembenin sevimliliğine Erkekler en iyi ne zaman empati duyarlar biliyor musunuz?veya asiliği mavinin yeşil bir dinginliğe dönüşebilir içimizde. Bu değişim bizi sarsar, eğer alışkanlıklarımıza tutunarak kendimizi tanımlıyorsak.
Değişmek sırası bize geldiğinde bocalamamız ve güvende hissetmememiz kendimizi, hep bu alışkanlıklara duyduğumuz tutkulu bağımlılıktandır.

Oysa bir şey değişmeden hep aynı kalır: İnsan oluşumuz…

İnsan değişirken gelişir aynı zamanda. Bir esneme payı bırakmamışsak alışkanlıklarımız arasında o zaman bunalmak bütün bunların tabii sonucu olarak karşımıza çıkar.

– Kitaplardan yeryüzüne insek biraz da doktor?
– Bu yeryüzü yazıyor bizim hikayemizi yani o kitapları…
– Çok yorgunum, çok yoruyorlar… Suçlamayayım dedim, direndim kendime…
Ama yok, ipleri bırakıyorum bundan böyle ve şikayet hakkımı kullanıyorum.
Bu şikayet güdüsünü sorunumun bir semptomu olarak teşhis etmişti sizden önceki.
Ne yani, bu hale gelmemde sebep olanları açığa vurmak, beni daha mı sorunlu hale getiriyor?
Düzeltin bakalım o tavsiyeleri verenin içimde bozduğu düzeni…

– Çok yoruyorlar, dediniz. Doğru, yorarlar; yıkanları da vardır…
Ama siz, kaçan olmayı kabullenmediğinizden buradasınız.
Uzatın ayaklarınızı.

–Böyle iyi…
–Uzatın lütfen.
–İyi dedim.
–Neden uzatmıyorsunuz?

İstemiyorsanız ona diyeceğim bir şey yok. Ama kenarlarını kendinizin çizdiği yollardan biraz olsun çıkmak, risk almak, önce kendinizi şaşırtmak varken bütün bunlar düzen diye koşullandıginiz ölçüleri bozmak anlamına geliyorsa, kendiniz için ve sadece biraz daha rahatlamaniz için ayaklarınızı uzatmak da bu yolun dışı sayılıyorsa, işte bu kaygı nedeniyle size ısrarda bulunuyorum.

Bedeninizi biraz kendi haline bırakın, en azından şu bir saatte onun sorumluluğunu az da olsa gevşetmeyi deneyin; bakın siz anlattıkça onlar sallanıyor ve siz onlara baktıkça tedirgin oluyorsunuz.

–Tartışmayacağım, uzatıyorum. Siz kazandınız.
–Kazanan siz olmalisiniz…

–Kaplam olarak doktorsanız da içleminiz erkeklik üzerine… Kutsal itaat!
Ya da kutsal inat mı demeliydim?

–Güzel, bakın yol almaya başladık bile… Okları tam zamanında çıkarmaya başladınız… Sinirlendiğiniz için sağlıklı bir tepki bu.

Erkekler ve onların kutsal inatları… Harika!
İşte bu konuda konuşalım, gelin.

–Doktor bey, söyleyeceklerimden sonra yiyeceğim teşhisten endişeliyim.

–Teşhis, hüküm giymek değildir. Ve düşünmenin farklılığı teşhis üzerinde etkili olsa da tek başına etken değildir. Hele karşı cinsler üzerine bir diyalektikse söz ettiğimiz…

–Yol çalışmalarında ustasınız, bu belli…
–12 yıl öğrenmek için elverişli bir zaman.
Şimdi sizi dinliyorum.
–Bir örnekten hareketle mi anlatmam gerekiyor?
–Nasıl geliyorsa içinizden…
– Peki öyleyse. Empatiden başlayalım.

Mesela bir kadın bir işe niyet edeceği zaman nasılları, niçinleri ve ne zamanları bol sorularla yapacaklarına karar verir. Kendi hayatı değil, çoğu zaman başkalarının üzülme ihtimalleri, sevinme ihtimalleri, kırılma ihtimalleri, kızma ihtimalleri ve daha sayısız ihtimal hesabı üzerine bir hayat örer kendisi için. Öyle ki bir zaman sonra ben diyebileceği biri kalmamış olur içini yokladığında…

Sesli sever ama kelimesiz dertleşir. Anlatmaya başlasa alacağı cevaplardan sonrasına tamammül edemeyeceğini bildiği için; bütün sorularıyla beraber halini de içine gömer…

Anlatırsam üzülür.
Söylersem kırılır.
Bilirse morali bozulur.

Anlatmak kendi susuzluğu iken, o yine suyu başkasının ağzına götürme telaşındadır.

Böyle hayatlara ve işte bu kırık hayatlara rastlamak için etrafa bakmak yeterli. Dışından içi görünmeyen süzgün güller…

İstediğimi, hissettiğimi anlatıyorum, kompozisyon derdinde değilim, yani dağınıklık varsa düşüncelerimde, toparlama telaşına girmeyeceğim. Nereden tutarsanız oradan inceleyin; zaten onun için buradayım.

Bir şey daha.. İddiaysa iddia, söylüyorum:

Erkekler en iyi ne zaman empati duyarlar biliyor musunuz?

–Sizden dinlemek isterim.
–Klinik açtıkları zaman…
– : )

Öyle olsun bakalım… Gelecek ay yine aynı saatte bekliyorum.

– Bir saat ne çabuk geçti… Peki… Gelecek ay aynı saatte.

Ha, unutmadan… Akşama apartmanın yönetim kurulu toplanacakmış, gecikmezsin değil mi canım?

–Yine şenlik var desene… Beni tekrar aday gösterirlerse hiç şaşırma hayatım…

–Şaşıramıyorum, biliyorsun…

Akşama görüşürüz.