Allah Dizini.

Zülküf Oruç tarafından

Bir hüzünlü yakarış

Ekim 5, 2008 tarihinde Şiir dizini altında Zülküf Oruç tarafından yayımlandı ve 503 kere okundu

Yalnızlık kemikli yüzüyle sararır aynalarda
Akşamlar bu denli gül rengi solmamıştır hiç
Belirir gölün benzinde eski bir resim
Bir çocuk kaybolur durgun sularda

Bilmeden yaktım gülleri, bütün ışıkları tek tek söndürdüm
Ellerimde nice güneş köpürdü; kül, hüzün ve sonbahar.
ölüme müheyya bir kabir, nemli ve gamlı
Göğsümde dağılan bir genç ceset var.

Yarabbi çok pişmanım! çünkü bilmedim
Çok pişmanım yarabbi! çünkü çok gençtim
Bir yangın, nereye değsem kavrulur sular
Bilmedim yüzümdeki çocuğun da katili bendim

Fakat, diyebilirim Allah’ım Sen de dinlersin
Bir kötü zamandı yer gök demirdi
Çocuklar sahtekardı anneler soysuz
-Mesih çarmıhta sessiz, terketmemişsin-
Simsiyah bir kuzgun doğurdu beyaz güvercin.

Şimdi af diliyorum Senden, bir serin ülke
Bağrında çiğdem tüten bir ılık bahçe
Bana bir lütuf, ne olur sil beni, deli desinler
Yahut bileyim Ademin bildiğinden bir tanesini
Öyle garip, gölgesinde yaşasam yeter..

Elif Bilge Doğan tarafından

Cevizin dalı narindir narin

Ocak 16, 2008 tarihinde Değini dizini altında Elif Bilge Doğan tarafından yayımlandı ve 970 kere okundu

denizin kenarında oturuyorum… dalgınımda… hatta başımı ellerimin arasına bile aldım! ama ne yüzümü okşaması gereken rüzgardan eser var, ne de ellerime sular sıçratması gereken dalgadan..! bilakis; sinir edici bir durguk hakim tabiatta… herşey ölmüş sanki…

Simitinden ve denizinden başka hiç birşeyini, edebiyat olsun diye bile sevemediğim bu şehrin, ahvali, acziyeti, gedikli hatta kelepir maneviyatı gelip oturmuş ikliminin diline… denize değme isteği doluyor içime… ayaklarımı soksam… Biraz eğilsem de “üzülme! ben hala salmış değilim okyanusa al kanlarımı. muhafazasındayım kıyamete dek!” dediğini işitebilsem… ferahlasam, sevinsem… eksilse boğazıma düğümlenmiş şu sitem…

Üzerimde, mutfakta duran bilgisayara, hayvanat bahçesindeki otomobile, kahve içen kediye, kutuptaki zenciye… ya da, ne bileyim işte, o kadar acaip, yabansı birşeye dikilmişçesine yadsı bakışlar var… “boşver” diyor içimden bir ses.. tedbirin(!) umumive şahsi görevlerimizden olduğunu hatırlatıyor diğer ses ve fransızca bilen pardesümü silkeleyerek doğruluyorum… amerika pasaportlu kotumun paçasına yosun benzeri bi şey bulaşmış… her gelişimde, ağzımdan “Beyrut” fısıltısını döken o park yolundan geçerek valiliğin önüne geliyorum… beynimde tutunmayı başarabilmiş bir kaç hatıra kırıntısından anladığım kadarıyla, yıllar önce (en fazla iki yıl!) bu yoldan geçerken, walkmanden “li Beyrut” diyen şarkıyı dinliyordum… söyleyenin sesinin çok harika olduğunu da anımsıyorum ama bir bayana mı,yoksa bir erkeğe mi ait olduğuna dair hiç bir ipucu bulamadım bu kırıntılar arasında; yaşlılık işte!

bu gün, canım memleketime,biricik sılama nazlanasım tutmuş…! bahçedeki tunç heykelin önünde dikilip dururken, doğuyu özlediğimi hissediyorum…Gayserim’in “kadan alayım” ını…. “eee! böyle Ata’m,n’apaaaam!” diyorum… gülesim geldi, sonra dile gelip, “İran’a kadar yolun var!”diyecek diye korkup kaçıyorum… arkamdan “hasbinallah” demiş olamaz demi? bana öylegelmiştir…!

yanımdan, bangır bangır, “it’s my life..” ı ile,gıcır gıcır bir Ford-K geçiyor…

bu parçayı çok severim…”it’s my life mı? ” diye soruyor ikinci sesim.”it’s my life tabii” diyor diğeri….o itirazediyor…”susun bakim! ne kadar geveze oldunuz siz..!”

önce babaannemi gitsem, camiye mi? tereddütüm üzerine hak ettiğim azarı işitiyorum on dakikadır sus-pus duran ikinci sesten “camilere de muhabbetinin kalmadığını söyleme sakın!” yok canım,o kadar da değil,Allah korusun…

dedemi, bahçede, çiçekleri sular buluyorum… neyse ki, karşı kıyıda oturan en son mahalle sakininden önce işitiyor seslenmelerimi de, elini uzatıyor gülümseyerek…

babaannem, en geç haftada bir gördüğü torununu yıllar sonra kavuşmuşçasına hasretle kucaklarken,”geldin mi kızım?” diye soruyor…”hayır babaanne, hala Kayserideyim” diyorum espri olsun diye ama galiba doğru söylüyorum…!