Söz
193 izlenim
Kişisel duraklar buluyorum, uğurlamasın beni kimse.
Telâşımı sınıyorum ve bıçağımı bileyliyorum telâşımla. Bıçakta da bir merhamet gizlidir elbet ve daha kaygan görünmek ister boğazla karşılaşınca. Acıyı süsleyip, sunan ellerimi öpeceğim gizlice ve sonra tanrıyı uyandırıp, O’na; babasını yeni kaybetmiş bir çocuğun yetimlik hüznünün rengini soracağım.
Israrlı bekleyişler biliyorum ve trenleri ben vurmadım.
Ölümden korkanları öldürmek istiyorum sadece. Belki daha az bahsedilebilir bir hale gelir için ölüm.
Bilmiyorlar nasıl yalancılardan yana olduğumu.
Çağ değiştikçe ölümün güzelliğini tadabiliyorsun. Çünkü cinayettir teknolojinin bütün gerçeği.
- Savaşı kazanabilirsek eğer Mata Hari’yi öpebiliriz. Ya da Adriyatik kıyılarında oturarak Lili Marlen hüznünü bağırabiliriz.
“Kışlanın kapısında duracağım
Beni bekle Sevgili Lili…”
Herkesin bir İstanbul’u vardır, bilirsin. Ölüler nasıl üşür eğer gurursuz bir halde öldülerse. Herkesin güzel bir ölüm hayali vardır, bilirsin. Yatağıma uzandım, kabrime uzandım.
- Nasıl ölebilirdin mesela? Gecenin kararttığı bir asfalta uzanmışsın, etrafın kan gölü, kalbini ziyaret etmiş kimsesiz bir kurşun. İnsanların sahnelediğin bu kusursuz dram etrafında çevrelenmesi. Üstüne örtülen gazeteler, ince ve alçak bir rüzgâr saçlarını okşayan, telsiz anonsları.
Çok sesli adamların tek kurşunluk nihayetleri, Amerika. Martin Luther King, Malik el-Şahbaz, Joh Fitzgerald Kennedy.
- Arthur Rimbaud gibi ölmek isterdim belki. Şefkatli bir dize uzanarak, derin izler bırakarak.
- İntiharın en kusursuzunu arıyor bunaldıkça insanoğlu. Kurt Cobain, Sergey Yesenin, İlhami Çiçek. İntihar en iyi şiirle açıklanabilir belki de Albert Camus Efendi.
Beni düzenle.
- Nasıl ölebilirdin mesela?
- Austerlitz’de olmak istemezdim şüphesiz. Ve bilirsin bu zamanda bir savaşta kahraman olman için ölmen yeterli. En azından Amerika’nın orospu çocuğu think-tank’leri böyle söylüyor ve ikna ediyor tudeleri.
Yine de daha farklı ölmek isterdim.
“- Ne olacaksın okuldan sonra dedi o.
- Yıldız.
- Nasıl?
- Yıldız olacağım.
- Ne anlamda yıldız?
- Yıldız anlamında yıldız. Gökteki yıldızlardan. Pekâlâ… Ağlama…”
- Cahit Zarifoğlu gibi berbat bir hastane odasında, hain bir hastalığın pençesinde iken de ölmek istemezdim. Özellikle, onun gibi bir şiir devi olduktan sonra.
- Nasıl ölebilirdin mesela?
- Nab Ukad Netzar gibi de ölmek istemezdim. Topal bir sineğin koskoca Babil tanrısını alt etmesi oldukça komik görünebilirdi çünkü. Eee, evet tabii ki, ben tanrıyım diyen birinin ölmesi komiktir ama tanrılar da ölebilir pekâlâ.
Mutlu insanlar mutsuz insanlar.
- Belki Friedrich Nietzsche’nin yerinde olsaydım, o dövülen atın boynuna sarıldığımda ölmeyi yeğlerdim. Böylece insanlar da benim “Tanrı Öldü” derken neyi kastettiğimi anlayabilirlerdi.
Hamza’nın kalbi için düzenlenen Peygamber mağlubiyeti: Uhud. Vahşi’nin yanılmadığı tek nokta, verilecek en iyi hediyenin ‘kalp’ olduğuna körü körüne inanmasıydı. Ve tabii ki Hamza gibi de ölmek istemem.
Kötüler sadece ölecekleri anda korku ile yüz yüze gelirler. Oysa iyilerin bütün ömrü korkuya endekslidir.
- Nasıl ölebilirdin mesela?
- Funien gibi ölmek isterdim belki. İnsanlık madeninin ortaya çıkarılması için esaret dağının altına yatmış bir dinamit lokumu. Yahudi şehirlerini darmadağın eden Filistinli bir genç olmak isterdim ya da.
Evet ölebilirim: Gılgamış ile Jacques de Molay arasındaki farkı anlayarak.
Bir savaş hakkında en az malumata sahip olanlar, cephede birbirleriyle çarpışan askerlerdir diyorum size!
Çok ilginç bir söz bulduğumda ölmek isterim. Ölümüm bazı şeyleri değiştirebilir nitelikte olsun isterim.
Sözle yaratılıyor insan. Sözün yarattığı her şeyden tadabilmek için sözün yalan hâlini kullanıyor. Eva’ya, eğer yeni bir fırsat verilirse yine o yasak meyveyi yiyip yemeyeceğini sormak isterdim. Aslında hatasını tekrarlayacağına eminim. Yasakla sınanıyor insanlar ve yasaklar insan iradesinden güçlü.
Sözle açılıyor gözleri insanın. Yalan kutsaldır, kurallar piç. Beni anımsa, sigaranı söndür, gülümse ve su iç. Otoriteyle çatışıyorum, daha çok suçluyum ve bir kere suçlu olunca insan bunu arttırmanın, yeganeleştirmenin ve bahsedilebilir bir hâle getirmenin kaygısını güdüyor. Kusursuzluk kaygısına hoş geldin. Kanun koyucularla aram açılıyor, daha çok cinayet, daha çok şeytanlıklar yerleştiriyorum beynime. Kendi barikatımı kendimle inşa ediyorum güvenlik güçlerinin teslim ol çağrılarına karşın daha uzun süre direnebilmek için. Devlet beni sevmiyor, kendi gayrı meşru çocuğuna piç der gibi. Prangalar icat ediyor sınırlayabilmek için beni. Son teknolojilerini zindanıma harcıyor. Anayasalarla başım belâda konuşmayı öğrendiğimden beri. Köpekler besliyor üstüme salabilmek için.
- Seni bu kez dinleyeceğim, ama sadece sigaramı bitirinceye kadar.
- O zaman ben de sana ateş vermem.
- Seni dinlemem sigaramı yakmamla başlayacak, söndürmemle bitecek.
- Boktan bir sigaraya sığdıramam diyeceklerimi.
- Bunu ancak böyle yapabilirsin, çünkü başka şansın yok.





Bir dostu uğurluyordum. İki yıldır göremediğim ve belki de daha nice iki yıllar göremeyeceğim bir dostumu… Hıçkırıklara boğulmuştuk. Son sözü söyleme vakti gelmişti.Dostum, dedi.
Selam ile…
- Ölüm mahremdir değil mi?
- Evet, dedim.
- Ölürken yanımda olur musun?
- Evet, dedim.
Hamiş:
Bu yazıya yorum olsun için değil sadece bu yazı bana içime çöreklenen bir acıyı anımsattığı için paylaştım bunları.
Bu arada sövmeyi bir tek beceren seni gördüm ustam. Mesela Can Yücel en beceriksizidir
“Güneşe yolalan bir kervan ateşinin başında,
ya da yanağıma gölge düştüğünde Orta Asya uçurumlarında,
Karadan yeşile çalan Anadolu tarlaları boyunca ölmek isterim ben de,
istanbul’da bir vapur düdüğü çaldığında…”
’söz’ünüze bereket kıymetli Hüseyin Cahid Doğan…
@yunusnadir
Öyle demeyin Hocam, mütevaffa Duygu Asena’ya, mütevaffa Yücel’in (Ki Hasan Âli Yücel’in oğludur; kolhozlar devrinin) canlı yayında küfretmesi iyiydi, becerikliydi. Becermişti “Kart sensin, postal da…” derken.
@fikriye karaman
Funien’in de öldüğünde yanağına Sarı Irkla arasına açtığı o kocaman özgürlük uçurumu gölgesi düşmüştü. Taklamakan’dan, Karakum’dan yahut Gobi’den bunalıp, kutsal Ötüken ormanı yeşersin için; yalınkılıç bastıydı (basmışmış) Çin sarayını. Hoş Türkologlar adının Funien olmasının imkânsız olduğunu söylerler (malum ünlü birleşkesi zor Türkçede, en azından eskisinde), ancak bu konuları öğrenebildiğimiz tek kaynak Çin kaynakları, o yüzden benzetmişler adını dillerine. Sonra Nişufu, sonra prens Kür ve en son İlteriş Yabgu. Sonra KökTürk Hakanlığı. [Şoven bir cevap mı oldu ne? Sadece Funien'in yazgısının da bu minvalde olduğunu söyleyecektim. Uçurum gölgesi yanağında. İyi de dize olurmuş bundan.]
Şükranla…
Birgün Orta Asya uçurumlarında gölge düştüğünde yanağıma, bu dize kazılacak karakalemle yazılan bir ömrün başucuna…
Allah hepimize elestü’ye vefalı bir ölüm nasip etsin inşallah.