Soruşturma Dizini.

Halis Demir tarafından

Anladık yazmak farklı ya okumak…

Ekim 18, 2008 tarihinde 2008 Edebiyat öğretimi soruşturması dizini altında Halis Demir tarafından yayımlandı ve 665 kere okundu

Okullarda edebiyat dersi olması iyi bir şey midir?

Müfredat bakımından okul kitapları gayet güzel… Kitaplar eğitimde yeni yaklaşımlar dikkate alınarak hazırlandı. O kadar güzel konular var ki… Mesela lise iki de dört saat edebiyat, dört saat dil ve anlatım dersi var. Bir yandan tarih diğer yanda pratik… Üç üniteden ibaret olan dil ve anlatımda ünite isimleri bir fikir verebilir: Sunum, tartışma, panel; Anlatım ve özellikleri; Anlatım türleri.

Okullarda [üniversiteler dâhil] edebiyat öğretiliyor mu sahiden? Kendi okul zamanlarınızla şimdiyi göz önünde bulundurarak söyleyebilir misiniz?

Okullarda başarıdan söz edebilmemiz için şahsi çabalar gerekiyor.  Yaklaşım bu konuda ÖSS’de kaç soru çıkacak. 40-50 kelimelik bir sözcükle konuşup, hiç yazmadığımız bir ortamdayız. Kimden ne bekleyelim. Ne yazık ki test sistemi öğrencilerin konuşma, seri düşünme ve tahlil yeteneklerini dumura uğratıyor. Yoksa yukarıda verdiğimiz lise iki örneğinde sekiz saatlik bir haftalık eğitimden bahsediyoruz. Bu sürede neler başarılmaz ki. Kim eğitim verecek ki? Temel eserleri tahlilci bir gözle üç beş defa okumamış, sorduğunuzda size yazarının üslubu hakkında üç beş cümle söyleyemeyen, rahatlıkla “okumadım” diyen birçok eğitimciyle yüz yüzeyiz. Onların da çoğu test kültürüyle yetişmiş. Kitap okutma zevkini kazandırmaktan oldukça uzak. Öğrencisiyle cep telefonu markalarıyla iletişim kurabilen edebiyat öğretmenleri bile var. Anlattığı hiçbir türde kendi ürününü okuyamayan, belki de ömründe eline kâğıt kalemi almamış, hasbelkader edebiyat öğretmenleri… Gönlünde olamadığı mesleklerin hüznü… Olaya maaş açısından bakan… Biraz da öğrenci kalitesiyle alakalı bir durum…

Edebiyat öğretimi kişiyi, edebiyatla buluşturduğunda ya da buluşturmadığında bunun nedenleri nedir, sorumluları var mıdır? Buluşmayı sağlamak için ne yapılabilir?

 

Eğitim sistemi, öğrenci, toplumun beklentileri, bazı meslektaşlar. Materyalizmin çepeçevre kuşattığı bir kültür… Almanın satmanın konuşulduğu bu konuda zayıf olanların toplumun dışında kaldığı bir ortam… .     

Edebiyat öğretiminin günümüz edebiyatıyla bir bağ kurabildiğini düşünüyor musunuz, böyle bir şansı olabilir mi?

 

Öncelikle eğitim elemanları, -bu tabirin biraz kaba olduğunu ifade edeyim- yeni yayınları takip etmiyorlar. Elinde yeni çıkan kitaplar olan edebiyat öğretmeni o kadar az ki. Anladık yazmak farklı ya okumak. Bu işin işçiliği tarafında da yokuz. Takip edemediğimiz bir dünya ile iletişim nasıl kurulabilir.  

 Edebiyat öğretiminin okuma ve üretme süreçlerine katkısı var mıdır, hangi yönde?

Tabi ki ideal olan bu… Okullarda bir moda var. Yıllık dergiler çıkarılıyor. Ne yazık ki edebiyat öğretmenlerinin bir kısmı ne kendi eserleriyle ne de öğrencilerinin çalışmalarıyla bu çabayı destekliyorlar. Bu her zaman böyleydi. Şu an okullarımızda tepe tepe kullanabileceğimiz en az sekiz saat bir edebiyat imkânımız var.   Ve edebiyat öğretmenlere bırakılamayacak kadar önemli bir ders…

Kendi zamanınızda genelde edebiyat, özelde şiirle karşılaşma imkânlarınızla, şimdi arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? İnternet bu durumu hangi yönde etkiliyor?

Aslında sözlü kültürün zayıfladığı yazılı kültürünse bizlere ömür “attaya gittiği” bir dünyada yaşadığımızı düşünüyorum. Bu konuda TV ve internet imdadımıza yetişti. Buralarda işe yarar sadra şifa bir metin bilgi aradığımda çoğu zaman elim boş çıkıyorum. Kes, kopyala, yapıştır… Al sana metin. Şu yüz temel eser hikâyesi var bir de… Kuşa çevrilen klasikler. Orijinaline hiç benzemeyen, okuma değil sayfalama zevkine hitap eden, Zararlı oyuncaklar gibi.  

Küçük-büyük demeden edebiyat ve şiirle karşılaşma imkânlarımızı nasıl artırabiliriz?

Okuma grupları oluşturulabilir. Mesela okuryazar mektebi gibi… Tahliller farklı okuma tecrübelerinin paylaşılması, kitapları tercih sebepleri, usta sayılan kişilerin dinlenmesi gibi… Düzenlenecek şiir geceleri dar veya geniş katılımlı olabilir. Yerel yönetimlerin il kültür müdürlüğü, belediyeler, sivil toplum örgütleri, dâhil edileceği bu tür çalışmalar edebiyat çalışmalarımızı daha verimli kılacaktır. Burada bizi bekleyen bir tehlike de bu işe heveslenen insanların tahammüllerinin az olması. Bedel ödemeli. Kadru kıymet bilinmesini beklemeden önce bir kitap okuyor olmak, maalesef geçer akçe değil. Bazı gazetelerin yaptığı atölye çalışmaları yaygın hale getirilebilir. Bu konuda ÖSS sadece bir mazeret, kötü bir kaçamaktır. Ezber kültürü de eli kolu bağlayan, aslında eğitim kadrosunun öteden beri işine yarayan bir imkândır. Bize tarih, kültür ve medeniyet hissi veren divan edebiyatına daha fazla yer verilebilir. Bunun için de asgari düzeyde bir Osmanlıca eğitimine ihtiyaç vardır. Temel eserlerin seçimi bu noktada isabetlidir. Onların takibi ile asgari bir kültür ortamı oluşturulabilir. Edebiyat öğretmenlerimiz kendi çaba ve gayretleriyle edebiyat grubu derslerini daha keyifli hale getirebilirler.

Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Selamlar.

Yunus Nadir Eraslan tarafından

Herkes işini samimiyetle yapmalı

Ekim 7, 2008 tarihinde 2008 Edebiyat öğretimi soruşturması dizini altında Yunus Nadir Eraslan tarafından yayımlandı ve 568 kere okundu

Okullarda edebiyat dersi olması iyi bir şey midir?

Ülkemizde Liseden itibaren başlayan edebiyat dersinin bir ders olarak okutulmasında fayda görüyorum. Burada “okutulması” sözcüğünün altını çizmekte fayda var. Zira lise düzeyine kadar öğrenci üzerinde planlanan dile yönelik davranışsal hedeflerin gerçekleşmesi gerekiyor ki ondan sonra edebiyat dersi zevkli hale gelebilsin. Lise düzeyine kadar anlama, anlatma –yazılı ve sözlü olarak- yetisi hedeflenen düzeye gelmeyen bir gencin edebiyattan zevk alacağını düşünemiyorum. Edebiyatın da yegâne aracı dil olduğuna göre işe dilden başlamalı derim. Sorun[m]uza evet ya da hayır gibi kestirme bir cevap vermeyeyim de edebiyat dersinin olması, olmamasından daha iyidir diyeyim.

Okullarda [üniversiteler dâhil] edebiyat öğretiliyor mu sahiden? Kendi okul zamanlarınızla şimdiyi göz önünde bulundurarak söyleyebilir misiniz?

Bu soruyu da lise dönemiyle mahdut tutmak zorundayım; çünkü üniversitede edebiyat okumadım. Haliyle üniversitelerde edebiyat öğretilip öğretilmediği konusunda bir fikre sahip değilim. Konuşmama “okuma” sözcüğünün altını çizerek başlamıştım. Lise müfredatının hedefleri arasında öğrenciyi gelecekte iyi bir edip yapmak ya da güçlü edipler yetiştirmek gibi bir gayenin var olduğuna inanmıyorum. Ama her öğrencinin gelecekte iyi bir okur olma potansiyeli vardır. Bir ders olarak edebiyata da böyle yaklaşılmalıdır.

Bu bağlamda şu soruları sormadan da geçemeyeceğim: Uygulanan seksen yıllık müfredatın neticesinde dünya çapında kaç edip yetişti? Bu zaman zarfında nitelikli okur potansiyelimiz nedir? İşte hal-ü pür melalimiz ortada…

Okumalarım ve hafızam beni yanıltmıyorsa bin dokuz yüz kırklı yıllardan buyana –ki Köy Enstitüleri’nin kurulduğu yıla tekabül eder- içeriğiyle çok fazla oynanmadan sathi değişikliklerle günümüze kadar gelen müfredatın kanaatimce ciddi bir savunucusu da yoktur. O yıllarda merhum Hasan Ali Yücel’in (Maarif Vekili) şahsi gayretiyle başlatılan doğu-batı klasiklerinin tercüme çalışmalarıyla günümüze değin idare etmiş bir Milli Eğitim elindeki yetersiz malzemeyle ne verebilir ki… Bereket şimdilerde yayınevlerinin gayretiyle bu sıkıntının kısmen aşıldığı kanaatindeyim.

Sözün tam da edebiyatla kavuştuğu bu yerde irfan dünyamızın parlayan yıldızı merhum Cemil Meriç’ten bahsetmeden geçemeyeceğim. Zira o yıllarda büyük bir hırsla yapılan tercümelerdeki hataları keskin bir üslupla eleştiren üstadın dile olan yaklaşımı bugün edebiyat öğretmenlerimizin de ortak sancısı olmalıdır. Bin dokuz yüz kırklı yıllarda neşriyatını sürdüren “Tercüme Dergisi”nin çalışmalarına yaptığı bir eleştiriden alıntıyla devam edelim.

“Ankara caddesi, vitrinlerinde muhteşem kurbanlar teşhir edilen bir mezbahadır. Şöhret ve itibar, intihali ihsas mevzuu yapabilenlerin hakkı. Münekkid çölde vaazlar veren bir meczub muamelesi görüyor. İlmi namus, âşıklarını sefalete sürükleyen masum bir aluftedir. Gençliği maksus [kusurlu] bilgilerle zehirleyen irfan kalpazanı, milyonların alın terini sömüren kara borsacıdan daha mı hayırlı? Neden hiçbir aydın kangren olma istidadını gösteren bu yarayı neşterlemiyor? Sahifelerini mübahase müzesine çeviren Tercüme Dergisi, nesillerin hafızasıyla oynayan kalem bezirganlarını hakimane bir sükutla teşci etmede.” [Bir Mabed Bekçisi Cemil Meriç “Dücane Cündioğlu”]

Merhum Cemil Meriç’in sahip olduğu bu dil hassasiyetine sahip olmadıkça, müfredat da bu hassasiyetten nasiplenmedikçe edebiyatın öğretileceği kanaatinde değilim.

Edebiyat öğretimi kişiyi, edebiyatla buluşturduğunda ya da buluşturmadığında bunun nedenleri nedir, sorumluları var mıdır? Buluşmayı sağlamak için ne yapılabilir?

Sahiden, edebiyat öğretimi yapan kurumların böyle bir gayesi var mı? Hani meşhur bir kıssadır, Hoca eve et getirir; hanımı komşularla afiyetle yer. Hoca akşam sofrada et yemeği göremeyince kediyi tartmış ya… Eğer edebiyat öğretiminin kişiyi edebiyatla buluşturmak gibi bir gayesi varsa; edip nerde, madem edip var o halde edebiyat nerde? Ayrıca sorumlularını da bana sormayın. Ne bileyim azizim. Sonra neme lazım…

Evet, buluşmanın sağlanması için her işte olduğu gibi bu işte de samimiyet ve ilmi namus şart diye düşünüyorum. Herkes işini samimiyetle yapmalı.

Edebiyat öğretiminin günümüz edebiyatıyla bir bağ kurabildiğini düşünüyor musunuz, böyle bir şansı olabilir mi?

Edebiyat öğretiminin günümüz edebiyatı ile bir bağ kurabilmesi ancak zengin bir kütüphaneye sahip bir öğretmene rastlamanızla ya da kitap delisi bir okul müdürünün sizi tam teşekküllü bir okul kütüphanesi ile yüzleştirmesiyle mümkün olabilir. Ülkemizde bunun tamamen bir rastlantı ve şansa bağlı olduğuna inanıyorum. Mesela bana denk gelmedi.

Edebiyat öğretiminin okuma ve üretme süreçlerine katkısı var mıdır, hangi yönde?

Öğretmenin okumalarını paylaşmasını önemsiyorum. Seçilen metin üzerinden eserin ve yazarın iyi tanıtımı yapılırsa elbette evvela okuma sürecine büyük katkı sağlayacaktır. Kendimden bir örnekle; Ömer Seyfettin ve Çehov okumalarım böyle başlamıştır.

Kendi zamanınızda genelde edebiyat, özelde şiirle karşılaşma imkânlarınızla, şimdi arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? İnternet bu durumu hangi yönde etkiliyor?

Okumaya çok erken dönemde başladım diyebilirim. Evimizde o yıllarda bulunabilecek orta halli de olsa bir kütüphanemiz vardı. Üstelik seksen ihtilalinde kütüphanenin üçte ikisini babamla birlikte toprağa bile gömdüğümü daha dün gibi hatırlıyorum. Gömülen kitaplardan toprağın rutubetinden etkilenmeden kurtarılanlar arasında Bediuzzaman’ın “Metktubat’ı” o günün anısına babamın kütüphanesinden alıp kendi kütüphaneme dâhil ettiğim kitaplar arasındadır. Burada anlatmak istediğim şudur: Fikre yapılan müdahaleler dolaylı olarak edebiyata ve dile yapılmış sayılır. Kuşatma altında olan bir edebiyat nasıl gelişebilir ki? Unutmayalım ki edebiyat sadece bir araçtır. Kuran’da da tahkiye üslubu yoğunlukla kullanılır. Benim mealini ilk okuduğum –hala da döne döne okurum- sure Yusuf suresidir. Tahkiye dili en ince ayrıntısıyla bu surede kendini gösterir. “Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarıyoruz, oysa sen, daha önce, bundan haberi olmayanlardandın.”[3. ayet] Dehşet bir giriş cümlesi. İnsanın fıtratına da en yakın duran üslup tahkiye üslubudur diye düşünüyorum; zira kuran fıtri olanı işaret eder. Üslupta da bunu aramak gerekir. İmdi edebiyat öğretimi ile bunun ne alakası var diyeceksiniz. Ben kendi serüvenimi anlatıyorum sadece.


Dikkat ediyorum da okumaya hikaye ile başlamışım. Mesela ilk okuduğum kitaplardan biri – ki o yıllarda benim için çok ağır olmasına rağmen- Menakıbetül Arifin’dir. Bakın yine kıssa… Kuran’da da öyle işaret buyrulmuyor mu? Tam da işte bu tekâmül sürecini yaşarken artık lise üçe – Sivas İmam Hatip Lisesi mezunu olduğumu da belirteyim – tekabül eden yıllarda Sadık Yalsızuçanlar’la karşılaştım. Ah! Ne karşılaşmaydı o! Babamın berber dükkânındayız. Odasına çıkıyoruz. Bana Bediuzzaman’ın Sözler’inden bir bölüm okuyor. Feylesofların akibetini konuşuyoruz. Yine tahkiye üslubunun en incelikli örneklerinin Risaleler’de barındığını söylemeden edemeyeceğim. Benim okulun dergisinde (Sesimiz) görev aldığımı duyunca çok heyecanlanıyor. Üstadın bir cümlesi hiç aklımdan çıkmıyor. Edebiyata hizmet etmelisin diyor. Bu cümleyi çok önemsiyorum. İlk aklıma Cahit Zarifoğlu geliyor. Onu hep edebiyatın mihmandarı olarak anarım. Edebiyata hizmet etmeden edip olunamayacağına inananlardanım. Demek ki ülkede edebiyatın yeşermesi için bu işi ciddiye alan insanların evvela bu alana hizmetkârlığı meslek edinmeleri gerekir. Şimdilerde bu böyle yapılmıyor. Zira en iyi örneklik hizmetkarlıkla mümkündür.

Laf anılardan açılmışken; tevafuk bu ya Sivas’tan Ulaş’a (Sivas’ın ilçesi) giderken otobüste Sadık Yalsızuçanlar’la karşılaşıyorum. Alev Alatlı’nın “Aydın Despotizmi”ni okuyor. Alev Alatlı ismiyle ilk orada karşılaşıyorum. Okumamı önemle vurguluyor. Çok geçmeden kitabı alıp bir çırpıda okuduğumu hatırlıyorum. Aman yarabbi! Bir yazarın dile olan hassasiyetini, eleştirinin nasıl namusluca yapılması gerektiğini, sözün haysiyetini ne kadar da güzel anlatıyor. Hocayı (Sadık Yalsızuçanlar) odasında bulduğum zamanlar bir elinde çay bardağı, bir elinde kitapla yakalıyorum. Tabi sigara genellikle kül tablasında duruyor. Demek ki Sadık Yalsızuçanlar benim edebiyatla karşılaşmamda bir dönüm noktasıymış. Bunları bunun için anlatıyorum.

Şiirle karşılaşmamda yine rastlantılarla olmuştur. Her İmam Hatipli gibi ben de evvela Necip Fazıl’ı okuyarak şiirle tanıştım. Hep ona öykünerek şiirler yazdım. Sonra Sezai Karakoç tabi… Ah! Hayatımın şairi diyebilirim. İsmet Özel’i de o dönemde tanıdım. Kitaplarına seçtiği isimlerden dolayı çok tuhaf biri olduğunu düşünüyordum. İşte, “Taşları Yemek Yasak, Zor Zamanda Konuşmak, Waldo Sen neden Burada Değilsin” gibi… Bu yazar silsilesi aynı çizgide uzayıp gidiyor. Demek ki genelde tüm arkadaşların, özelde benim edebiyat ve şiirle karşılaşma durumum tamamen rastlantısal bir şey; yani benim için önceden planlanmış bir karşılaşma şekli değil. Oysa ben bu işin daha bilinçli ve planlı olmasından yanayım.

Laf okuma ve edebiyatla karşılaşmadan açılmışken Sivas İmam Hatip Lisesi’nin zengin kütüphanesinden bahsetmeden edemeyeceğim. Doğu ve batı klasikleriyle orada tanıştım. Zira benim gibi dar gelirli bir aile çocuğunun satın alma gücü neye yeterdi ki?

Bu bağlamda internette de gaye edebiyata hizmet ve okuru edebiyat ve şiirle buluşturma olmalıdır.

Küçük-büyük demeden edebiyat ve şiirle karşılaşma imkânlarımızı nasıl artırabiliriz?

Okuyarak, okuduklarımızı paylaşarak, samimiyetle bu alana hizmet ederek…