Sonlu sürgün

Tavsiye Et Yazdır 190 izlenim
Sonlu sürgün

Park… Parkta banklar. Üzerlerinde “…. Belediyesi” yazıları. Bankların üzeri verniklenmiş gibi duruyor, hadi çevreye uyum olsun için beton gövdelerine keresteden yapılmış süsü verilmiş. Ve evet banklardan bir tanesine oturana kadar ben de ağaçtan mamul olduklarını sanıyorum. Ancak betonda evrensel bir soğukluk var, banka çöker çökmez ta beş yaşıma değin ürperiyorum. İşte bu ürperme, evet bu ürperme, bankın beton olduğunu algılamama yardım ediyor.

Park… Parkta banklar. Bir tanesine oturuyorum. Bu bankı özellikle seçmiş değilim. Yok, salıncakta sallanan çocukları izlemek için değil. Bir simetri de sağlamış değilim bu banka oturarak vücudum ile park arasında. Vücut… Anayola ve salıncaklara dikey. Trafik ve çocuklar. Havanın soğuk olmasına karşın parkın eğlence bölümü cıvıl cıvıl. Bir kız ve bir erkek çocuğu bir tahterevallinin iki ayrı ucunda. Erkek haliyle kızdan daha irice. Bir çırpıda tahterevallinin kızın oturduğu tarafını havaya kaldırıyor. Kız şimdi tahterevallinin ulaşabileceği en üst noktada. Birden erkek çocuğu tahterevalliyi terk ediyor. Kız süratle yere çakılıyor ve ayakları da yere çarpıyor doğallıkla. Ağlamaya başlıyor. Oğlan şimdi gider teselli eder, özür diler, elinden tutup ayağa kaldırır, gözlerindeki yaşı siler… Hayır umursamıyor, sırıtarak parkın başka bir köşesine seğirtiyor. Lan ben simdi kalkıp sana bir şamar…

Park… Parkta bank. Oturdum ve sırtımı Exile’a dayadım. Kuru bir merhaba buyurdum sırtımı hafifçe sırtına sürterek. Tepkisiz. Kulaklarında wolkmenin kulaklıkları var. Cılız bir tını dağılıyor. Hangi şarkı olduğunu ayrımsamaya çalışıyorum, olmuyor.

-Yine mi geciktim? Bak, bu saatleri bilirsin, trafik sıkışık oluyor, Liman Yolu’nda kaza olmuş üstelik. Arabalar mekanik kaplumbağalara dönüyor böyle olunca. Öyle ki dolmuştan indim, yürüyerek… koşar adım yürüyerek geldim buraya. Öyle ki dolmuştan önce gelmiş olmalıyım. Bak, özür dilerim. Söz bir daha olmayacak. Duyuyor musun?

Avuçlarını birleştirip nefesiyle hohluyor. Elleri üşüyor olmalı. Ağzından çıkan beyaz pus, gözlerine buğu dağıtıyor. Evet, kesinlikle üşüyor, oysa çok kere betona oturmasından nefret ettiğimi söylemiştim.

-Bunlar betonmuş biliyor musun? Ahşap sanmıştım ben. Beton olduklarını biliyorsun değil mi?

Sanki beni üzmek için… Yok, o beni üzmez ki ama hiç… Aslında ben de üşüyorum ama benimki kansızlıktan. Cemaziyülevvelin on beşi bugün. Kameri ayların on beşlerinde kilo almak mı vermek mi, ikisinden biri, çok kolay oluyormuş. Keşke bana aldığı balıkçı yaka kazağı giyseydim. Hem sevinirdi, hem daha az üşürdüm. Acaba benim umursadığım kadar umursuyor mu soğuğu. Biyologlar anlattıydı, kadınlar erkeklere göre daha güç üşürlermiş, derilerinin altında bir yağ tabakası varmış.

Park… Parkın merkezinde bir çay ocağı. İki çay alıyorum. Bardağına iki şeker atıp karıştırdıktan sonra geri gelip ‘hadi iç’ der gibi bir jest yapıyorum. Bir sigara çıkarıyorum paketten. Tekel 2000. Gerçi Türk tütünü beni mahvediyor. Yabancı sigaralar daha hafif. Bir vakit Tarih öğretmeni beni sigara içerken yakalamış, yabancı sigara içtiğimi öğrenince de “Bari Türk sigarasıyla zehirlen!” diye bağırmıştı. Oysa ne alakası var! Göğsümde bir kütle var gibi. Bardaktan bir yudum alıyor ve yüzünü buruşturuyor hemen.

-Ne? Ekşi mi? Bayatlamış mı? Kivi getireyim sana, kuşburnu?

Yüzüme bakıyor. Gözleriyle bakıyor hem de. Niye bu kadar telaşlanıyorsun sanki, der gibi. Wolkmeni kapatsa. Bak, ben de şarkı söyleyebilirim. Kızgın mı bana? Kızgın olmalı. Karagöz… Affet…

Benim sol tarafımda bulunan Olimpia’ya gruplar halinde insanlar gidiyor. Belki bu insanlar niye Olimpia’ya gidiyor diye merak ediyordur diye açıklama yapıyorum:

-Yasir Abdussamed geliyormuş bu akşam. Sen İzmit’i hiç böyle görmüş müydün? Acaba babası kadar güzel okuyor mu?

Yine yüzüme bakıyor. Konuşmamdan rahatsız değil. Kulaklarında wolkmenin kulaklıkları. İsmetpaşa stadında maç olmalı. Oldukça aydınlık ve tezahürat sesleri geliyor. En son on altı yaşımda iken bir maça gitmiştim. Galatasaraylı bir çocuk yanlışlıkla Kocaelispor tarafına gelmişti. Orada kalbinin altına ucu streç kaplı bir tornavida yemiş, ölmüştü. O olaydan sonra bir daha maça gitmedim.

Park… Birden yüzüne resmi bir ifade getirerek:

-Hadi bana bir çay al. Ama bu sefer sakın şeker katma.

Sahi! Sen şeker kullanmıyordun. Bazen kıtlama içerdin ama genelde kullanmazdın. Nasıl da unutmuşum.

-Hadi bana bir çay al. Ama bu sefer sakın şeker katma.

Canıma mı minnet? Nasıl da aceleyle terk ediyorum bankı.

Park… Çay ocağı. Self servis. Havalar soğudu, artık çay ocağı yavaş yavaş revaçtan düşüyor. Ve illa ki, müşteri sayısında azalma oldukça, işyerinde çalışanların nezaketlerinde de düşüş oluyor. Hoş, artık nezaket gibi bir umurum da kalmadı. Şehirler büyüdükçe insanlar küçülüyor olmalı. Pekala ben de kabalaşabiliyormuşum çoğu kez. Mühim değil.
Mevziimi pek tutmalıyım:

-İki çay ver hele! Biri açık olsun!

-Küçük mü, büyük mü olsun?

-İnce belli…

Ha! Normalde bu bardakların adı bu. Ancak yine de bunlara ‘ince belli’ dememeni tercih ederim. Kinaye havası var gibi. Çay tabaklarına konuşlanan bardakların gürültüsü. Masalarda şekerlik yok. Kullanacağın kadar şekeri, çay ocağının tezgahından alıyorsun. Bardakların birine iki adet küp şeker bırakıyorum, karıştırıyorum ve karıştırdığım kaşığı, ayırt edebileyim diye diğer şeker katmadığım bardağın içine bırakıyorum. Beş yüz bin Türk Lirası ödeyip geri dönüyorum.

Park… Bir heykel gibi oturuyor.

-Sahi Exile, Kutub göçmüş biliyor musun? Yeni Cuma’ya son gittiğimde bulamadım. Sergisi hala duruyor oysa. Sergisi eksik duruyor oysa. Melekler mi kaldırmış cenazesini? İzmit’i nasıl yağmur almış biliyor musun? Bir daha Yeni Cuma’ya gidemedim Exile. Oysa o camiyi ne çok severdim.

Onun oturduğu taraf anayola bakıyor. Şimdi bir kaza olsa, heykele ruh üflenir mi acaba diye geçiriyorum içimden. Parktaki çocuklar dağılmış. Hava hafiften kararıyor. Olimpia’dan gelen sesler, İsmetpaşa Stadı’ndan gelen seslere karıştı. İlkokuldayken, yaz tatilinde bir ara askıcılık yapmıştım. Bu yüzden çay nasıl taşınır az-çok biliyorum.

-Sahi Exile, anımsıyor musun bir İbrahim Ağa vardı? Hani kazmayı her toprağa vuruşunda ‘Ya Allah’ derdi. Bir sabah gelmemişti hani işe? ‘Hasta olmuştur’ dediydin sen, ‘uyanamamıştır zağar’ demiştim ben de. Exile, İbrahim Ağa bir daha işe gelmedi biliyor musun? Gelemedi işte bir türlü. Topu topu dokuz tahta altına uzandı kaldı.

Banka üç metre kadar yaklaşmışken, yerde bir kağıt… Teksir kağıdı ve üzerinde mavi tükenmezin kanı… Merak… Çay bardaklarını, hemen yanımda bulunan masaya -mutlaka ama mutlaka ahşap görünümlü beton masaya- bırakıp yerdeki kağıda uzanıyorum. Kağıt:

-Peki. Senin. Bu. Konu. Hakkında. Bir. Sanrın. Var mı?

-Çıt!

-Çıt?

Ne oldu lan? Parmağım mı çıtladı? Bu masaya süzülen sıvı? Üzerinden koşan duman süvarisi? Laaaan! Bardaklardan biri çatlamış. Hem de… Albız alsın, şekersiz olanı. Hani bardağa kaşık koyunca çatlamazdı? Bu niye çatladı şimdi? Albız alsın, şimdi geri dönüp bir bardak çay daha mı istesem? Ama ya kırdığım bardağın hesabını sorarlarsa? E, bir bardak kaç para ki? Hem param da var. Daha dün avans aldıydım. ‘Kusura bakmayın, bardağınız çatladı, eee, aha bu da karşılığı” mı desem? A-ha! Kibarlaştım hemen? Bir dakika! Bu onların da hatası olabilir. Ben bardağı kıracak ne yaptım ki?

Park… Bardak can çekişiyor. Yine de geri dönmüyorum. Kendime aldığım ve içine şeker atmış olduğum bardakla beraber Exile’ın yanına gidiyorum. Belki şimdi bana ‘beceriksiz’ diyecek. Belki bana kızması hoşuma gidiyor. Sen bilmiyorsun, gözleri nasıl parlıyor. Yüzü geriliyor ve sol yanağında hafif bir çukur. Normalde insanlar güldüklerinde yanaklarındaki çukur -varsa şayet- ortaya çıkar oysa.

Park… Bardağı uzatıyorum. Yüzü sevinçle gölgeleniyor. Bir yudum alıyor ve alır-almaz tükürüyor. Tatlı nesneleri dilin en uç kısmı algılıyor olmalı. Tükürüyor:

-Akarsuya gitsen susuz gelirsin! Bir cephede olsun bari kazan Hüseyin!

Şaşırıyorum. Şaşırıyorsam hoşuma giden bana kızması değilmiş demek ki. Üzüldüğümü anlıyor:

-Al, sen iç bunu. Bilirsin çayla pek aram yoktur zaten.

Wolkmenin kulaklıkları hala kulaklarında.

Park… Bir yudum da ben alıyorum aynı bardaktan. Bardakta dudaklarının izi kalmış mı acaba? Hani o izden… giderek… hani çöktüm işte… bana şimdi… ya bir baldıran ya bir çay… Çayın sıcaklığı damağımı kavlıyor.

Yapraklar göç ediyor toprağa.

-Sahi Exile, senin gözlerin bile varmış, biliyor musun?

Park… Wolkmenin kulaklıklarını kulaklarından çıkartıyor. Müzik firarı. Daha güçlü yayılıyor tını şimdi dışarıya. Evet! De-Javu! Jeden Osiem L.’nin Jak Kapomniec’i. Aynı klip-Bank-Sırt sırta-Bıçak sırtı-Soğuk-Küskünlük-Soul R&B.

-Niye geç kalıyorsun?

-Ben…

-Hep böyle yapıyorsun, biliyorsun değil mi?

-Üzg…

-Sanrı mı dedin? “GELİŞİNİ ALDIM, ONU NASIL HARCADIM?”

Park… Kalkıp gidiyor. Üşüyorum.

***

Yenikent… Dolmuşa binip şoföre Olimpia’ya ne kadar süre içinde gideceğini soruyorum. Otuz dakika diyor. İyi! Daha kırk beş dakika var. Bu kez erken gitmeliyim. Bekletmemeliyim. Exile’ı bekletmemeliyim.

Dolmuş… Yanağımı buğu tutmuş cama dayıyorum, yanağım üşüyor. Exile… Ta ayak baş parmağıma kadar bir sıcaklık iniyor.

Hayat…

Yazar Hakkında

Hüseyin Cahid Doğan

Hüseyin Cahid Doğan

1980 İzmit doğumlu. İşletme Fakültesi mezunu. Ürünleri; Martı, Genç Adım, Mefkure, Vivo, Toplumsal Asabiyet, Kavsıkuzeh, Renkli Dergi, Ardıç, Serseri, Etika gibi dergilerde yayımlandı. Kocaeli Üniversite'sinde çalışıyor. Elif Bilge ile evli.

Yorum Ekleyin

Yorumlar Gravatar desteklidir. Gravatar kullanın.

Kullanılabilir XHTML parametreleri: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <blockquote cite=""> <code> <em> <strong>