Sır

0

Öyle ya, sistemin, dünyanın, kuralların, genellemelerin kalbi yok ki, oku gergin olsun şu karşımdakinin yüreğinden fırlayacak olan kadar.

Hangi çoğulluk bir insan kadar güçlü olabilir o halde?

Yaklaşık iki saat geçmiş olmalıydı ve o, daha içini yeterince dökememişti. Bense iyice doldum; artık söylediklerini idrak edemiyor beynim. Ağız hareketlerini izliyorum ve rutin olarak başımı kımıldatıyorum; heykele benzememek babından. İlk yarım saat içinde kurulan sehl-i mümteni üzere cümleler kâfi idi onu anlamam için. Fakat işte böyle bir durumda, tek beklenti anlaşılmak olmuyor. O, bütün “tıpçı”, cesur, sağlam vs vs. kimliklerini, benim şehadetimde çıkarıp, güzelce ıslatmak istiyor gözyaşları ve ıslak kelimelerle…

Yurda son giriş vakitlerinin yaptırım gücü eşliğinde, uygun adım arşınladık; akşamın bu saatlerinde bir uyurgezere benzeyen sokakları.

Kayseri Devlet Yurdu… Küf kokusuna hasretin rutubeti eklenmiş… Çocuk yüreğimin gördüğü en keskin eğitim ve en yorucu imtihan yeri…

Akşamın mahmurluğunda, onun sene sonu final çalışmalarına, yalvarmalarıma dayanamayıp bir saat ara vermesiyle, yurdun kocaman bahçesinde volta atan onlarca çiftten biri oluşumuz…

“Gurbet eli” kavramının, tıpçı dostumun varlığıyla, bu akşamlarda bir nebze hafiflemesi…

“İnsan beyninden yayılan dalgalar sadece bir varsayım değildir, biliyorsun” dedim, konuyu duygusal boyuttan koparıp, bilimsel boyuta sokabildiğim takdirde, kalbindeki dumanları biraz olsun dağıtabileceğimi umarak.

Bir yandan da, “bir polis soyguncu kovalasa, basit bi kaza olsa, ya da ipini koparıp kaçan eşek ansızın dalsa bu bahçeye..” gibi normal ötesi bir olayın vuku bulması için dualar etmekteyim.

“O dalgaları üstüme öyle saldın ki, ezilmekten, sana bir şey diyecek halim kalmadı! Kalk, bari biraz turlayalım bahçeyi.”

Ben, kahve ve çay gibi, onun tabiriyle, “sempatik katlediciler” gurubuna dahil içecekleri ne kadar seviyorsam, o tercihlerini o kadar doğallıktan yana yapar: bitki çayları, meyve suları ve şifalı otlar…

Beş dakika sonra,ellerimizde birer fincan anason çayı,yurt bahçesini adımlamaktayız aheste adımlarla.

Bir kaç dakikada bir, çayını yudumlamak, ve mevzu bahis dakikaların arasına yerleşen bir kaç dakikada bir de iç çekmek dışında, robot edasıyla yürümesine kesinti vermemesi, yeniden, manasız hatta küstahça olduğunu düşünmeme rağmen duamı hatırlattı; “Allah’ım, bi olağan dışılık ver!”

“İnsan sonuçta. Ayette buyurmuyor mu insan zalim ve nankördür diye. Bu kadar sarsılmamalısın. Hem herkese hata payı vermek gerek…

Tam olarak ne söylediğimi ve neden söylediğimi kendim de bilmeden, teselli cümleleri sıralamaya koyulmuştum ki, arkamızdan gelen ve gittikçe yükselen ısrarlı miyavlama sözlerimi dağıttı. O da dönmüş, gözlerini kocaman açmış, patilerini toprağa saplamaya uğraşır gibi hareketler içinde durmaksızın miyavlayan kediye bakıyordu.

Sonunda göz ucuyla da olsa,kafasındaki düşüncelerden başka bir şeye yönelmiş olmasından memnun, fakat içimden “ben iki saattir çene ve yürek parçalayayım, semeresini kedi görsün!” diye söylenerek çıkıştım beni dinlememesine.

“Ama baksana! Sanki hayvan bi şey söylemeye çalışıyor…”

“Boşver” diyerek asıldım kolundan ve yürümeye devam ettik. Bahçede gezinen pek çok öğrenci olmasına rağmen, kısa zaman içinde, aynı şeditlikte bağıran beş-altı kedi etrafımızı sardı.

Olayın bu kadar tuhaf boyuta ulaşmasıyla beraber, ben de, “beni dinle” nazlarımı, tabir-i caizse, bir kenara fırlatıp, şaşkınlık ve biraz da korku ile kedilere, özellikle bizimle ilk muhatap olan kara kediye dikkat kesildim.

Ben mi arkasına saklanmıştım önce, yoksa o mu beni kolunun altına almıştı bilmiyorum ama, o siyah kedi gözlerini devire devire yavaş adımlarla üzerimize gelmeye başladığında, ben bu ürkütücü manzaraya onun arkasından bakıyor, bir yandan da, mu’cizül beyan yaratıcının ya gücünü göstermek ya da haddi aşkın dualarıma şamarımsı bir yanıt vermek maksadıyla üzerimize saldığı ecinnilerin def’i için okuyup üflüyorum.

O halde saat gibi geçen saniyeler, kara kedinin şiddetli miyavlayışlarını an be an tepkiye dönüştürürken, son raddede kedi, tıpçının boyunca sıçrayıp bir pençe savurdu!

Kaşla göz arasında olan bu saldırıyla, şaşkınlıktan, olduğumuz yere mıhlanmış pozisyondaki biz, alelacele yurdun içine koşup dış kapıyı kapattık ve ne görebileceğimizi kestirememenin cesaretsizliğiyle arkamıza bir kez daha bakmadan, yukarı, yatakhaneye attık kendimizi.

Ben, daha ertesi güne kalmadan “amaan! ben alışkınım hayatın abesle iştigaline” deyip atmıştım olayın şokunu üzerimden. Oysa tıpcı, diğer düşünceden sıyrılıp, bu kez buna, “neden, nasıl oldu”ya takılıp kalmıştı. Durup durup “bu mümkün değil” diye söylenir oldu günlerce.

Bense, kâh duamın kuvvetliliğine, Kayseri lehçesindeki tabirle “kertilirken”, kâh, onların aslında kedi olmayıp, cinler aleminden gelen varlıklar olduğunu düşünerek, neden geldiklerini sorguladım.

Onun finallerine bir hafta kala daldığım öğle sonu uykusundan sarsıntıyla uyandım. İki eliyle yapışıp, beni halı silkeler gibi silkeleyen tıpçıydı ve bir yandan da “evraka, evraka!” diye gülerek sözüm ona, ironi yapıyordu.

Hasılı, hocalarına mı danıştı, ansiklopediler mi kurcaları söylemedi ama, bizimki, o, günlerdir beynini kemiren gizi çözmüş, anason kokusunun, köpeklerde ve insanlarda uyuşturucu etkisi olmakla beraber, kedilerde çıldırtıcı etkisi olduğunu öğrenmiş.

Yazar Hakkında

Elif Bilge Doğan

Elif Bilge Doğan

1984 Çanakkale doğumlu. Okul Öncesi Eğitim Bölümü mezunu. Ürünleri; Yedi İklim, Serzeniş gibi dergilerde yayımlandı. Tiyatro Yazarlığı yapıyor. | Yorumları

Yorum Ekleyin