Şimdi her tren sesinde…
Aralık 19, 2008 tarihinde Hikâye dizini altında Yunus Nadir Eraslan tarafından yayımlandı ve 785 kere okundu
Gürültüler çıkaran trenleri gördüm ilkin. Sabahı delip, uykumun duvarını yıkarak şehri ikiye bölen trenler… Gurbetin vagonlarında uzakları taşıyan bu demir yığınının sesini nahiyeye taşındığımız günün ilk akşamında fark etmiştim. Ne ürkünç bir sesti … Nahiye masmavi bir dağın eteklerinde kurulmuştu. Ninemin “Dudu Hanım” masalında bahsettiği dev “Teke sakal” belki de bu dağda yaşıyordu. Ne kadar da küçüktüm dağa bakınca. Babamdan korkmasaydım ilk işim dağa çıkmak olurdu; ya da dağa kaçmak… Annem bir karyola, üç kilim, ufak tefek kab kacaktan müteşekkil ev eşyalarını yerleştirmekten ziyade; kerpiç binayı badanalamaktan, camlarını silmekten bitab düşmüştü. Babam namaza durmuş annem de akşam yemeğini hazırlıyordu. Bense ağlıyordum. Uzaktan bir uğultu duyduğumu hatırlıyorum, ağlamaya bir an için ara verip mavi dağ tarafından gelen sese kulak verdim. Uğultuyla karışık ritmik bir sesin hızla evimize doğru yaklaştığını hissediyordum. Ses arttıkça evimiz de usul usul sallanıyordu. Hızla minderden doğrulup anneme koşmuştum. Ayşe uyanmıştı bu arada. Ben annemle babamın arasında bir yerde duruyordum. Korkudan babama gidemiyordum, annem beşikteki çocukla benim aramda bir yerde dona kalmıştı. Annem de korkmuştu galiba. İkimizin de yüzü kızarırdı korkunca. Babam “tren” dedi. Tren demesiyle akşam namazının sünnetine niyet etmesi bir oldu.
- Anne, tren ne ki?
Annem benim sesimi duymuyordu galiba. Nenemim mahşer dediği bu olsa gerek, diye düşündüm. Ne güzel ağlıyordum, nerden çıktı bu korkunç ses ya Rab… Bereket ses çabuk uzaklaştı; geride derin uğultuyla karışık ritmik tik taklar bırakarak kayboldu. Bir daha sordum anneme: “Anne tren ne ki?” Annem:“Baban namazdan sonra söyler oğlum, ben de bilmiyorum ki?” dediydi. Namazdan sonra babam nahiyenin doğu sınırını çizen ve çiftlikle nahiyeyi ayıran yolun tren yolu olduğunu söylemişti. Ben daha o yıllarda doğuyu, batıyı bilmiyordum; sağımı solumu da… Sadece bir türkü biliyordum:
Dudu Hanım saraylarda yok mudur?
Ciğerde hançer yarası çok mudur?
Bir de Dudu Hanım’ın masalını biliyordum.
Sabah beni uyandıran sesin neye ait olduğunu biliyordum fakat bir türlü adı dilime gelmiyordu. Anneme gittim. Gene o ürkünç sesi sordum. O da unutmuş olacak ki “baban dediydi ya” diyebildi sadece.
Dağ, buluta bir de çocuğa yakın görünür galiba. Hemen şuracıktadır. İki adımda çıkıverirsin üstüne. Oradan nineni görebilirsin, Teke sakal’ın mağarasını, evini, anneni… Biraz bulut koparırsın gitmişken, evin tavanına asarsın onu da.
Komşular bize geldi. Bizi trene götürdüler. Komşular hayretle bize bakıyor, biz de trene bakıyorduk hayretle. Annem de korkmuştu, ben de korkmuştum, Ayşe de… Bir de mahzun Kürt kızları bakıyordu önümüzden hızla geçen pencerelerden. Ne güzeldi…

dağ ve baba birbirlerine benziyorlar sanki. içinde yaşadığı sanılan ‘teke sakal’ korkusuna rağmen, hep kendisine kaçılan heybetli bir sığınak gibi. bazı yazılar, öyküler, şiddetli esen fırtınalar gibidir. daha okurken, okumaya çalışırken, anlamaya çalışırken hissiyatınız tarumar olmuştur. bazıları ise, siz bir deniz manzarası eşiğindeyken ansızın çıkagelen latif bir meltem rüzgarı gibidir. gözlerinizi kapattığınızda sizi geldiği yerlere götürür. biraz daha esse, biraz daha söylese istersiniz… bu öyle bir öykü idi. devamı gelse diye bekleriz.
içindeki çocuk konuşmuş yine. çocuğun güzelliğine bakakaldım ‘mahzun Kürt kızları’ gibi. o çocuğa selam ve muhabbet…