Şiir ya hep ya hiççidir, bu yüzden tehlikelidir

Yazan: Emre Şimşek Tarih: Ocak - 27 - 2007

Akılla algılıyoruz ayrıca. Akıl da bir tür sınırlamaktır. Akl’ın kök anlamı bağ’dır. Akletmek, bağlamak, sınırlamak, kayıtlandırmak demektir. İtikat da böyle. Akd kökünden geliyor, deve düğümü demek. Orada da bir bağlama ve sınırlama durumu var. O halde bir şey bizim saf itikadımız içinde iman ettiğimiz bir şey de bazen görünür gibi olan bazen görünmeyen bir şey…Uzaklık yazınlık bunlar tümüyle izafi. Yakın olduğumuz şey uzak uzak olduğumuz yakın olabilir. Mesafe kavramını Heidegger de böyle yorumlar.

“Nerede niyaz varsa amaç, O’dur; nerde kavga varsa amaç, insanlardır…” sözünün, ilerleyen sayfalarda “Dış çokluktur. İçte birlik vardır…” sözü ile altı çiziliyor. Sanki bir hususa özellikle dikkat çekmek istiyor gibisiniz. Bu sözden sonra Halil Cibran’ın bir sözünü yazmayı vazife görür bu gönül. “Karşındakinin gerçeği sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır. Bu yüzden onu anlamak istiyorsan söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı beş para etmez; ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir diye konuşuyorum.” Maalesef ve maalesef, bu sözleri duyup da yaşamak, uygulamak şöyle dursun, bu sözleri dile getirmenin bile eskidiği bir dönemden geçiyoruz. Bu noktada bir ifadeye de ben dikkat çekmek istiyorum : Şevk.

“Şevk” günümüzde karşılığı olmayan bir ifade artık. Ya da son nefesini veriyor. Bugün şevk’in mekânı zorla adres değiştirmiş, ve kavganın mahallesine taşınır olmuştur. Bunun adı şevk midir, büyük bir soru işareti…Ve buna sebep olarak da nefs-i emmareye sahip oluşumuz, ya da olanların bizi de bu çamura çekmek istediği “hâl”in hasıl olduğunu düşünüyorum; bu “hâl” “hâl” midir diye sorarak…Hâl midir hocam ?

Hal, eriştirilen bir şey. Anlık bir şey tabi. Ruhun bir durumu. Makam, bu hal üzre kalmak. Cibran’ın ifadesinde dile, dilin doğasına yönelik bir ima var.

Şevk kavramı bugün bizim açımızdan pek az şey ifade ediyor. Bu, insanın fakr hali üzre yaşamasıdır. İnsan, güçsüz, çaresiz, sınırlı bir varlıktır. Şevk üzre yaşayan insan, kendi gücünü terk eder. Lütuf güçle değil güçsüzlükle gelen bir şey. Güçsüz iseniz, güçsüzlüğünüzü idrak ediyorsanız, Mutlak Kudret’e muhtaç olduğunuzu düşünüyorsanız o Kudret size güç verir, O’nun verdiği gücü hiçbir güç altedemez. Mutlak ve Sonsuz olduğu, oradan geldiği için asıl güçlü siz olursunuz. Bu hale şevk diyoruz. Niyaz Allah’a kavga insana özgü. Benliğin olduğu yerde kavga olur. Niyazın olduğu yerde muhabbet vardır.

Sohbetimizin en kısa sorusunu sormak istiyorum. “Ben, sufî yaratılmışlardan değildir düşüncesinin hikmetini merak ediyorum..” Ben de merak ediyorum hocam. Heyecanımı mazur görünüz. Sorabilir miyim ?

Bu Harakani hazretlerinin sözü tabi. Sufi gayr-i mahluktur, diyor. Bunu Hz. Mevlana Mesnevi-i Şerif’te yorumlamış. Füsus şarihlerinden Bursevi de şerh etmiş. Necmeddin Kübra’nın bu söze ilişkin bir şerh eseri vardır. Burada kastedilen, kamil insan’dır. Sufiden kasıt kamil, yetkin insandır…Kamil insanın yaratılmaması, fiziksel anlamda ya da zahiri manada yaratılmamışlık değildir. Bir şey ya yaratıcı olur veya yaratılmış. Tek Yaratıcı vardır. Burada kastedilen, kamil insanın Allah ism-i camiinin tecelli olması, dolayısıyla Zat’ın tecellisi olması meselesidir. Zat’ın tecellisini ima etmek üzere, yaratılmamıştır tabiri mecazi anlamda kullanılmıştır.

“İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı…” sözü ruhumuzun en mestur yerinde yazılıdır mâlumunuz. Hz.Şems’in Hz.Mevlana’nın okuduğu kitabı eline alıp bir çırpıda toz edişini de biliyoruz. Evet “bil”iyoruz. Ne ki bu misaller de birer”bilgi”. Sözü “bilgi”ye getireceğim. Ne ki gücüm ancak soru sormaya yetiyor. Cam ve Elmas’ta “Bizim aklımızla bildiğimiz her şeyi o kalbiyle görebiliyor. O, çabayla ulaşılamayacak olanı istedi…” “Evine ulaştığında kutsal kitabı belleğinde bulur…” ifadeleri geçiyor. Titreyerek okunası…

“- Cahil kime denir ? / - Bilmediğini sorana…” diyen evliyâ sohbetimize ışık olsun diyerek sorayım : Bilgi nedir hocam ?

Bilgi, bir bildirilen şey, iki, bizim algılarımızla, gözlem ve deneylerimizle ulaştığımız şey. İlim anlamında bilgi, bildirilen, öğretilen şeydir. Bu anlamda da aslında bizim geleneksel ilim öğrenme tarzımız bir tedristen çok tederrüstür. Hayat da böyledir. Öğreniriz. Yani öğretilir bize. En kullanışlı bilgileri bize deneyimlerimiz öğretir. Hani hayat üniversitesi filan diyorlar ya. En çok acılardan öğreniriz. Bizin en güç anımız en yoğun öğrenme zamanımızdır. Tabi bilgi, ilim, malumat, hikmet, marifet, sır …bütün bunlar ‘bilgi’ türleri, bilgi ve dil alanları. Biz bunlardan sadece kitaptan okuyarak öğrendiklerimizi anlıyoruz. Kitaptan öğrenilir, tabiattan okunabilir, insandan okunabilir. Yani üç kitap var aslında. İnsan kainat ve kitap. Cahil insana denir. Bizim bilgilerimiz Mutlak Alim’e nazaran mutlak cehalettir.

Kitabınızdaki bölümlere şerh vazifesi gören rakamların önünde nokta var. Yani nokta sonda değil başta. Bu hususun soruma bahane olmasını istiyorum. Bir yerde “Nokta’nın sonsuzluğu” ifadesine rast gelmiştim. Nokta ne eğilir, ne bükülür. Sonsuzluğu olduğu söylenen bir şeydir, ama en küçüktür.Ya da yanılıyor muyuz ? Bu bağlamda, hem en küçük olan, hem de sonsuz olan olabilir mi ? Sonsuzluğun kan bağı sadece büyük olanla mı ilgilidir?

Nokta, Allah’ın sembolü olarak kullanılmıştır geleneğimizde. İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı. Veya, Kuran Fatihada Fatiha Besmelede Besmele Be harfinde Be harfi ise ayırt edici bir noktada bulunur. İşte ben, o ayırt edici noktayım, buyurmuştur Efendimiz. Kamil insanın da simgesidir. Yani Zatiyyet hakikatinin imgesi. Her şey noktadan doğmuştur, nokta olacak, noktaya karışacaktır. Nokta, hat sanatında da yazının temel birimidir. Bütün harfler noktanın çoğalmasından ibarettir. Harfler noktaya göre, yani nokta birim alınarak yazılıyor. Yani ondan doğuyorlar.

Her kitabınızda bir veli vesile oluyor izinizi takip etmemize. Vesile olandan da, vesile olunandan da Allah razı olsun. Cam ve Elmas’ta da Harakani Hazretleri… Harakani Hazretleri ile olan rabıtanız bizlerden daha yakın. “Kapı” mevzuunu da sizden daha detaylı okumak hakkımız.

“Kapıyı tutan milin, otuz yıl boyunca kulağımda dönmesi, Allah’ın bana ne yapacağını bilmememden daha kolay gelir…”

“Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa odada hapistir…”
Kapı’yı açmanın yolu nedir hocam; acaba ısrarla çalmak mı?

Evet. Sanırım o eşikte ısrarla beklemek. Kapıyı çalmak, muztar durumda olduğunu anlamaktır. Zor durumdayız yani…Bunu idrak etmek bir kapıya ihtiyaç duymaktır. Kapıya ihtiyaç duyulunca kapı bağışlanır, yani bir kapı çıkar insanın karşısına, çıkarılır. İnsana düşen o kapıda beklemektir. Harakani bunu yapıyor. Bayezid-i Bistami’nin kapısında oniki sene bekliyor.

Cam ve Elmas’ın ışığında usta çırak ilişkisine değinmek ister gönül. “Bizler, hiçbir zaman hiç kimsenin ustasının olamayacağı bir uğraşın çıraklarıyız…” diyen Hemingway ne kadar mütevazı ise; “Evi yapan kişi evi yaptıktan sonra ölürse eve zarar gelmez. Ustanın yok olmasıyla ev yok olmaz…” diyen filozof da yüce yaradanı yok sayacak kadar iddialıdır bu konuda. Elbette çırağız. Kimiz ki ? sorusu her daim dilimizdedir. Ama Yalsızuçanlar hocamızın “usta”dan ne anladığını söylemesini ister gönül. “Usta” tenine dokunacak kadar yanımızda olan mıdır hocam ? Yoksa bir ömür kendi kendimizin ustası / çırağı mıyız?

Estağfirullah. Ben kendimi değil usta, çırak bile görmüyorum. Henüz talip bile değilim, salik hiç değilim…Bir yola girmiş olduğumu sanmıyorum. Keşke olsaydı. Keşke talip, mürid olabilseydim. Keşke bir ustam olsaydı, ona çıkarlık edebilseydim. Bir ömür çırak olsaydım. Ama yok işte. Kendimden bağımsız olarak diyebilirim ki, herkes herkesten ve her şeyden nasiplenir. Allah, bu alemde bir şeyi bir şeye bağlamıştır. Bu alemin şanındandır. Her şey her şeyle herkesle ilgilidir. Gizli bağlar var aramızda. Dolayısıyla nasiplenmek ancak çırak olmakla, talep etmekle, yola çıkmakla mümkün. Ya da biz öyle sanıyoruz. Yola çıkarak talip olunarak bir nasibe erişme imkanları ararız.

Cam ve Elmas’ta, -şairlerine sanki atıfta bulunurcasına- “Yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok…” “Beni unutsun beni hatırlasın…” ifadelerini okuyunca hiç aklıma gelmeyen bir şey oldu. Yaşamında, şiiri belki/mutlaka olan ama hiç şiir kitabı çıkarmamış bir kalemden muhteşem ifadeler okuyunca gönül Sadık Yalsızuçanlar isminin neden şair olmadığını, biraz da nefsine uyarak soruyor. Ama rahatlıkla filozof olduğunuzu söyleyebilirim haddim olmayarak. Hemen ilk aklıma gelenleri yazayım:

“Öğrenmeye başladığım da yalandı. Öğrenmenin kendisi de…Yalanın yalan olduğunu söylüyordum ya, bunu da bildiğimden emin değilim…”
“Sen öncesizsin, ben sonradanım..”
“Ben oluyorum, sen tekrarlanınca..”
“Tecelli niteliğinledir..”
“Yürüdükçe merdivenden yere iner gibiyim…”
“Alnımı tutuyorsun. Beni alnımdan kavrıyorsun…”
“Ellerimi aydınlat…”
“Ne zaman daha önce görmediğim bir yere baksam,
orada içimdeki acının bir gölgesini görüyorum…”
“Gözlerim hafifliyor…”
“Bana dönmek için benden ayrıl.
Beni hatırlama. Hatırlamak unutanların işidir…”
“Onu şimdi bir ses olarak algılıyorum.
Ses olarak görüyorum sadece…”
“Unutmak diye bir kelime varsa, kendisi de vardır herhalde.
Olmayan bir şeyin ismi olabilir mi ? Unutmak var mıdır sence ?”
“Kendimi sana bıraktım, dönüyorum…”
İlk defa bir cevaptan değil sorudan yardım alarak;
Sizce her şey birbirinden farklı mıdır ? Sorumun yardımıyla son sorumu sorayım :
Yoksa siz şair misiniz ?

Buna da maalesef evet diyemeyeceğim. Keşke şair olabilseydim. Şairliğin yaratılıştan olduğunu düşünüyorum. Her ruh şairdir gerçi ama ruhun kendi acısının taşıyıcısı olarak şiir söyleyebilmesi, şiirsel konuşması biraz talim ve edep gerektiriyor. Öğrenmek gerekiyor. Bu şairliğin verilmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor gerçi. Şair ise insan, şiirin gerektirdiği hüner şeyi yapacaktır, bu kaçınılmazdır. Şiirin iradesi insanın iradesine baskındır, şiir emreder ve yaptırır. Ama şair değilseniz dilediğiniz kadar öğrenin, çabalayın, ortalama bir şiirsel dil düzeyi tutturursunuz, bu da şiir değildir. Şiir ya hep ya hiç’çidir. Bu yüzden de tehlikelidir.

Yazar hakkında

Emre Şimşek

Emre Şimşek

78'li. şair... | Yorumları

1 Yorum

  1. Emre Şimşek demiş ki,

    sadık ağabey !

    damar’sın ve’s-selam !

    Yazı Tarihi Aralık 23, 2007 at 11:58 am

Yorum ekle

Video

Akılla algılıyoruz ayrıca. Akıl da bir tür sınırlamaktır. Akl’ın kök anlamı bağ’dır. Akletmek, bağlamak, sınırlamak, kayıtlandırmak demektir. İtikat da böyle. Akd kökünden geliyor, deve düğümü demek. Orada da bir bağlama ve sınırlama durumu var. O halde bir şey bizim saf itikadımız içinde iman ettiğimiz bir şey de bazen görünür gibi olan bazen görünmeyen bir şey…Uzaklık yazınlık bunlar tümüyle izafi. Yakın olduğumuz şey uzak uzak olduğumuz yakın olabilir. Mesafe kavramını Heidegger de böyle yorumlar.

“Nerede niyaz varsa amaç, O’dur; nerde kavga varsa amaç, insanlardır…” sözünün, ilerleyen sayfalarda “Dış çokluktur. İçte birlik vardır…” sözü ile altı çiziliyor. Sanki bir hususa özellikle dikkat çekmek istiyor gibisiniz. Bu sözden sonra Halil Cibran’ın bir sözünü yazmayı vazife görür bu gönül. “Karşındakinin gerçeği sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır. Bu yüzden onu anlamak istiyorsan söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı beş para etmez; ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir diye konuşuyorum.” Maalesef ve maalesef, bu sözleri duyup da yaşamak, uygulamak şöyle dursun, bu sözleri dile getirmenin bile eskidiği bir dönemden geçiyoruz. Bu noktada bir ifadeye de ben dikkat çekmek istiyorum : Şevk.

“Şevk” günümüzde karşılığı olmayan bir ifade artık. Ya da son nefesini veriyor. Bugün şevk’in mekânı zorla adres değiştirmiş, ve kavganın mahallesine taşınır olmuştur. Bunun adı şevk midir, büyük bir soru işareti…Ve buna sebep olarak da nefs-i emmareye sahip oluşumuz, ya da olanların bizi de bu çamura çekmek istediği “hâl”in hasıl olduğunu düşünüyorum; bu “hâl” “hâl” midir diye sorarak…Hâl midir hocam ?

Hal, eriştirilen bir şey. Anlık bir şey tabi. Ruhun bir durumu. Makam, bu hal üzre kalmak. Cibran’ın ifadesinde dile, dilin doğasına yönelik bir ima var.

Şevk kavramı bugün bizim açımızdan pek az şey ifade ediyor. Bu, insanın fakr hali üzre yaşamasıdır. İnsan, güçsüz, çaresiz, sınırlı bir varlıktır. Şevk üzre yaşayan insan, kendi gücünü terk eder. Lütuf güçle değil güçsüzlükle gelen bir şey. Güçsüz iseniz, güçsüzlüğünüzü idrak ediyorsanız, Mutlak Kudret’e muhtaç olduğunuzu düşünüyorsanız o Kudret size güç verir, O’nun verdiği gücü hiçbir güç altedemez. Mutlak ve Sonsuz olduğu, oradan geldiği için asıl güçlü siz olursunuz. Bu hale şevk diyoruz. Niyaz Allah’a kavga insana özgü. Benliğin olduğu yerde kavga olur. Niyazın olduğu yerde muhabbet vardır.

Sohbetimizin en kısa sorusunu sormak istiyorum. “Ben, sufî yaratılmışlardan değildir düşüncesinin hikmetini merak ediyorum..” Ben de merak ediyorum hocam. Heyecanımı mazur görünüz. Sorabilir miyim ?

Bu Harakani hazretlerinin sözü tabi. Sufi gayr-i mahluktur, diyor. Bunu Hz. Mevlana Mesnevi-i Şerif’te yorumlamış. Füsus şarihlerinden Bursevi de şerh etmiş. Necmeddin Kübra’nın bu söze ilişkin bir şerh eseri vardır. Burada kastedilen, kamil insan’dır. Sufiden kasıt kamil, yetkin insandır…Kamil insanın yaratılmaması, fiziksel anlamda ya da zahiri manada yaratılmamışlık değildir. Bir şey ya yaratıcı olur veya yaratılmış. Tek Yaratıcı vardır. Burada kastedilen, kamil insanın Allah ism-i camiinin tecelli olması, dolayısıyla Zat’ın tecellisi olması meselesidir. Zat’ın tecellisini ima etmek üzere, yaratılmamıştır tabiri mecazi anlamda kullanılmıştır.

“İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı…” sözü ruhumuzun en mestur yerinde yazılıdır mâlumunuz. Hz.Şems’in Hz.Mevlana’nın okuduğu kitabı eline alıp bir çırpıda toz edişini de biliyoruz. Evet “bil”iyoruz. Ne ki bu misaller de birer”bilgi”. Sözü “bilgi”ye getireceğim. Ne ki gücüm ancak soru sormaya yetiyor. Cam ve Elmas’ta “Bizim aklımızla bildiğimiz her şeyi o kalbiyle görebiliyor. O, çabayla ulaşılamayacak olanı istedi…” “Evine ulaştığında kutsal kitabı belleğinde bulur…” ifadeleri geçiyor. Titreyerek okunası…

“- Cahil kime denir ? / - Bilmediğini sorana…” diyen evliyâ sohbetimize ışık olsun diyerek sorayım : Bilgi nedir hocam ?

Bilgi, bir bildirilen şey, iki, bizim algılarımızla, gözlem ve deneylerimizle ulaştığımız şey. İlim anlamında bilgi, bildirilen, öğretilen şeydir. Bu anlamda da aslında bizim geleneksel ilim öğrenme tarzımız bir tedristen çok tederrüstür. Hayat da böyledir. Öğreniriz. Yani öğretilir bize. En kullanışlı bilgileri bize deneyimlerimiz öğretir. Hani hayat üniversitesi filan diyorlar ya. En çok acılardan öğreniriz. Bizin en güç anımız en yoğun öğrenme zamanımızdır. Tabi bilgi, ilim, malumat, hikmet, marifet, sır …bütün bunlar ‘bilgi’ türleri, bilgi ve dil alanları. Biz bunlardan sadece kitaptan okuyarak öğrendiklerimizi anlıyoruz. Kitaptan öğrenilir, tabiattan okunabilir, insandan okunabilir. Yani üç kitap var aslında. İnsan kainat ve kitap. Cahil insana denir. Bizim bilgilerimiz Mutlak Alim’e nazaran mutlak cehalettir.

Kitabınızdaki bölümlere şerh vazifesi gören rakamların önünde nokta var. Yani nokta sonda değil başta. Bu hususun soruma bahane olmasını istiyorum. Bir yerde “Nokta’nın sonsuzluğu” ifadesine rast gelmiştim. Nokta ne eğilir, ne bükülür. Sonsuzluğu olduğu söylenen bir şeydir, ama en küçüktür.Ya da yanılıyor muyuz ? Bu bağlamda, hem en küçük olan, hem de sonsuz olan olabilir mi ? Sonsuzluğun kan bağı sadece büyük olanla mı ilgilidir?

Nokta, Allah’ın sembolü olarak kullanılmıştır geleneğimizde. İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı. Veya, Kuran Fatihada Fatiha Besmelede Besmele Be harfinde Be harfi ise ayırt edici bir noktada bulunur. İşte ben, o ayırt edici noktayım, buyurmuştur Efendimiz. Kamil insanın da simgesidir. Yani Zatiyyet hakikatinin imgesi. Her şey noktadan doğmuştur, nokta olacak, noktaya karışacaktır. Nokta, hat sanatında da yazının temel birimidir. Bütün harfler noktanın çoğalmasından ibarettir. Harfler noktaya göre, yani nokta birim alınarak yazılıyor. Yani ondan doğuyorlar.

Her kitabınızda bir veli vesile oluyor izinizi takip etmemize. Vesile olandan da, vesile olunandan da Allah razı olsun. Cam ve Elmas’ta da Harakani Hazretleri… Harakani Hazretleri ile olan rabıtanız bizlerden daha yakın. “Kapı” mevzuunu da sizden daha detaylı okumak hakkımız.

“Kapıyı tutan milin, otuz yıl boyunca kulağımda dönmesi, Allah’ın bana ne yapacağını bilmememden daha kolay gelir…”

“Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa odada hapistir…”
Kapı’yı açmanın yolu nedir hocam; acaba ısrarla çalmak mı?

Evet. Sanırım o eşikte ısrarla beklemek. Kapıyı çalmak, muztar durumda olduğunu anlamaktır. Zor durumdayız yani…Bunu idrak etmek bir kapıya ihtiyaç duymaktır. Kapıya ihtiyaç duyulunca kapı bağışlanır, yani bir kapı çıkar insanın karşısına, çıkarılır. İnsana düşen o kapıda beklemektir. Harakani bunu yapıyor. Bayezid-i Bistami’nin kapısında oniki sene bekliyor.

Cam ve Elmas’ın ışığında usta çırak ilişkisine değinmek ister gönül. “Bizler, hiçbir zaman hiç kimsenin ustasının olamayacağı bir uğraşın çıraklarıyız…” diyen Hemingway ne kadar mütevazı ise; “Evi yapan kişi evi yaptıktan sonra ölürse eve zarar gelmez. Ustanın yok olmasıyla ev yok olmaz…” diyen filozof da yüce yaradanı yok sayacak kadar iddialıdır bu konuda. Elbette çırağız. Kimiz ki ? sorusu her daim dilimizdedir. Ama Yalsızuçanlar hocamızın “usta”dan ne anladığını söylemesini ister gönül. “Usta” tenine dokunacak kadar yanımızda olan mıdır hocam ? Yoksa bir ömür kendi kendimizin ustası / çırağı mıyız?

Estağfirullah. Ben kendimi değil usta, çırak bile görmüyorum. Henüz talip bile değilim, salik hiç değilim…Bir yola girmiş olduğumu sanmıyorum. Keşke olsaydı. Keşke talip, mürid olabilseydim. Keşke bir ustam olsaydı, ona çıkarlık edebilseydim. Bir ömür çırak olsaydım. Ama yok işte. Kendimden bağımsız olarak diyebilirim ki, herkes herkesten ve her şeyden nasiplenir. Allah, bu alemde bir şeyi bir şeye bağlamıştır. Bu alemin şanındandır. Her şey her şeyle herkesle ilgilidir. Gizli bağlar var aramızda. Dolayısıyla nasiplenmek ancak çırak olmakla, talep etmekle, yola çıkmakla mümkün. Ya da biz öyle sanıyoruz. Yola çıkarak talip olunarak bir nasibe erişme imkanları ararız.

Cam ve Elmas’ta, -şairlerine sanki atıfta bulunurcasına- “Yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok…” “Beni unutsun beni hatırlasın…” ifadelerini okuyunca hiç aklıma gelmeyen bir şey oldu. Yaşamında, şiiri belki/mutlaka olan ama hiç şiir kitabı çıkarmamış bir kalemden muhteşem ifadeler okuyunca gönül Sadık Yalsızuçanlar isminin neden şair olmadığını, biraz da nefsine uyarak soruyor. Ama rahatlıkla filozof olduğunuzu söyleyebilirim haddim olmayarak. Hemen ilk aklıma gelenleri yazayım:

“Öğrenmeye başladığım da yalandı. Öğrenmenin kendisi de…Yalanın yalan olduğunu söylüyordum ya, bunu da bildiğimden emin değilim…”
“Sen öncesizsin, ben sonradanım..”
“Ben oluyorum, sen tekrarlanınca..”
“Tecelli niteliğinledir..”
“Yürüdükçe merdivenden yere iner gibiyim…”
“Alnımı tutuyorsun. Beni alnımdan kavrıyorsun…”
“Ellerimi aydınlat…”
“Ne zaman daha önce görmediğim bir yere baksam,
orada içimdeki acının bir gölgesini görüyorum…”
“Gözlerim hafifliyor…”
“Bana dönmek için benden ayrıl.
Beni hatırlama. Hatırlamak unutanların işidir…”
“Onu şimdi bir ses olarak algılıyorum.
Ses olarak görüyorum sadece…”
“Unutmak diye bir kelime varsa, kendisi de vardır herhalde.
Olmayan bir şeyin ismi olabilir mi ? Unutmak var mıdır sence ?”
“Kendimi sana bıraktım, dönüyorum…”
İlk defa bir cevaptan değil sorudan yardım alarak;
Sizce her şey birbirinden farklı mıdır ? Sorumun yardımıyla son sorumu sorayım :
Yoksa siz şair misiniz ?

Buna da maalesef evet diyemeyeceğim. Keşke şair olabilseydim. Şairliğin yaratılıştan olduğunu düşünüyorum. Her ruh şairdir gerçi ama ruhun kendi acısının taşıyıcısı olarak şiir söyleyebilmesi, şiirsel konuşması biraz talim ve edep gerektiriyor. Öğrenmek gerekiyor. Bu şairliğin verilmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor gerçi. Şair ise insan, şiirin gerektirdiği hüner şeyi yapacaktır, bu kaçınılmazdır. Şiirin iradesi insanın iradesine baskındır, şiir emreder ve yaptırır. Ama şair değilseniz dilediğiniz kadar öğrenin, çabalayın, ortalama bir şiirsel dil düzeyi tutturursunuz, bu da şiir değildir. Şiir ya hep ya hiç’çidir. Bu yüzden de tehlikelidir.

Üye girişi