Şiir ya hep ya hiççidir, bu yüzden tehlikelidir

1

“Bak.. Bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
Mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez
Ne fark eder ki kör insan için, elmas da bir cam da,
Sana bakan bir kör ise sakın kendini camdan sanma…”

Mevlâna

Hz. Mevlâna’nın elmas ve cam arasındaki ilişkiyi anlattığı bu şiiriyle söze başlamak istedi gönül. Elmas ve Cam velut kaleminizin kaçıncı damlası bilmiyorum, ama bana sizinle röportaj yaptıracak kadar heyecan ve şevk veren bir eser olduğu aşikâr. Zira sizinle sohbet edecek cesareti kendimde bulamazdım. Gönül, soruları da size sordurmak ister ama usûl böyle ne yapalım. Her soru geneli ilgilendirir diye düşünüyor, kendimi böyle avutuyorum. Aradığının ne olduğunu bilen ama henüz O olamayan olarak ilk sorumu sorayım. “Yer yüzünde yolculuk edenin ayağı; gökte yolculuk yapanın ise kalbi su toplar…” Ebu’l-Hasan Harakani Hazretlerinin bu muhteşem sözü ile gözlerini bize açan Elmas ve Cam’ın öyküsü nerede başladı ve nerede bitti hocam ? Ya da bitti mi ?

Cam ve Elmas’ı bir Kars gezisinden döndükten sonra yazdım. Kars’ta Dergah camiine gitmiş, Yavuz Uzgur hoca ile tanışmıştık. Harakani adını daha önce duymuştum. Dergahta öyküsünü dinlerken, sözlerini okurken içime bir ateş düştüğünü hissettim. Keşke dedim kendi kendime, hikayesini yazabilsem. Dergahtan çıkarken, Yavuz hoca içimi okur gibi, ‘yazacaksın yazacaksın merak etme’ dedi. Ankara’ya döndükten kısa bir süre sonra yine kısa bir sürede Cam ve Elmas çıkageldi. Bu hikayeyi de Gezgin gibi bir haftada yazdım.

Bu öykü Yavuz hocanın, Harakani hazretlerinin hikayesi gibi görünüyor lakin, asıl hikayeye konu olan kameramanın, belki benim, senin, pek çoğumuzun hikayesi. Her öykü ölümle bitiyor ama ölüm bir geçit ise aslında bitmiyor da. Ölüm ve ötesine ilişkin bir deneyimimiz yok. Bilgimiz de yok dolayısıyla. Öykülerimiz nerede nasıl başlıyor, nereye kadar sürüyor bilmiyoruz. Cam ve Elmas da böyle.

Bundan sonraki sorularımı, kitabınızda geçen, ukâlalık edip cımbızladığım cümlelerinizden hareketle sormak istiyorum müsaadenizle. “Beni duyduğundan emin olmadan konuşmamayı öğrendim ama iş işten geçti…” Bir düşünür de “Asıl konuşmak susunca başlar…” demişti. Hatta “Sessizlik en büyük gürültüdür…” lafzını da okumuştum ondan. Müfteri insan olmak’ın sorgulamasını yapmaktan bahisle, “Konuşmak günahsız değildir…” ve “Akarsular denize karışınca seslerini keserler…” sözleri ışığında konuşmak ve susmak’ın sizde oluşan anlamı nedir?

Susmanın ne anlama geldiğini doğrusunu istersen bilmiyorum. Susma halini yaşamadım hiç. Bu haller bize özgü haller değil. Dört aşamalı bir sükut ve konuşma halinden söz ediyor bilgeler. Kalbin susup dilin konuşması. Dilin susup kalbin konuşması. Dilin ve kalbin konuşması. Dilin ve kalbin susması. Tabi ırmakların deryaya kavuşunca susmaları anlaşılır bir şey bizim açımızdan. Sessizliği gürültü olarak değil de bir konuşma biçimi olarak düşünmek gerekiyor ayrıca. Hani konuşulamayan hakkında susmalı diyor ya düşünür. Bu sükut’un bir dil olduğunu ima ediyor.

“O yolun yolcuları, geceyi gündüzden daha çok sever, biliyordum…
Gündüz, vaktimin bir saatini başkaları çalıyor, geceyi seninle geçirebiliyorum…” Bunu bir sanatkârdan ziyade, bir edebiyatçıdan duymağa şaşırmamalı. Zira fotoğraf sanatçısı için ışık yok ise fotoğraf da yoktur takdir edersiniz. Ya da sinema sanatçıları için de öyle. Ama herkesin ortak kanaati az ışığın bir sanat eseri için her zaman en uygunu olduğu. Misal, bir filmde en lirik sahneler genelde gece çekilir. Bu kardeşinizin geceye dair düşüncesi ise, gecelerin gündüzün negatifi olduğu yönünde. Peki sizce neden/nedir gece?

Allah geceyi bizim için bir dinlenme zamanı kıldığını buyurur. Bu, bedenin ve onda oturan ruhun dinlenmesi demektir. Ama tabi gecenin tümünü uykuyla geçirmek anlamına gelmez. Bizler tabi geç uyuyoruz. Yatsıdan sonra uyumak ve gecenin ilerleyen bir vaktinde kalkıp kullukta bulunmak, zikretmek gerekiyor. Sabahı uyanık karşılamanın ruh açısından çok büyük bir değeri olduğu, rızkın gün doğmadan dağıtıldığı, ruhların azıklarının da bu vakitte verildiği söyleniyor. Allah, sabahın soluklanışına yemin ediyor. Gece tabi örtü aynı zamanda. Gündüz ile gece, kozmik zamanın minyatür hali. Siyah ehadiyyetin beyaz vahdaniyetin rengi. Biri tekliğin diğeri birliğin yani. Gece her şey örtülüyor Allah dışında.

“Biz sarhoşken henüz üzüm yaratılmamıştı…” Bu sözün altında ezilenlerdenim. “Sevgili” mevzuu özellikle hayatta benim de hep kafa yorduğum bir şey. Aşk ! Aşaka…Ve belki de tek kafamızı yormamız gereken şey. “Şey” işte…Ve bu kasvet öyle bir hal alıyor ki, bazen kuruntu, bazen de aslolan Leyla’ya ulaşmaya vesile… Belki Leyla’yı görmüştür diye köpeğin gözünü öpen Mecnun’u yol seçtim bu sorum için. Hocam, “Kuruntunun verdiği kararların geçersiz olmasının nedeni şudur: Kuruntunun içine girmeyen şeyler geçersiz olduğuna göre, kuruntunun kendisi de geçersizdir. Zira kuruntunun kendisi de kurutunun içine girmez…” ifadesini okuduğu halde aşk’ın sevk ettiği kuruntudan kurtulamayanlardanım. Kuruntu yaşanması gereken bir şey midir ? Ve nasıl kurtulabiliriz ? Ya da -özeleştiri yapayım- böyle bir soru sorulabilir mi?

Biz sarhoşken henüz üzüm yaratılmamıştı sözü İbn Farıd’a ait. Başka sufilere de izafe ediliyor gerçi, ama amaç bir. İnsanın kadim hali olan, ebedi çocukluk olan, kainatın kendisinden yaratıldığı nur-ı Muhammedi burada kastedilen. O’nun nuru evvel ba’sı sonradır. Bu ima ediliyor.

Aşaka, Arapçada sarmak demek. Bir nesnenin diğerini sarması. Aşkta ikiliğin ortadan kalkması gerekiyor. Varoluş birlik ilkesinden neş’et ettiği için, aşkta vuslat ile birlikte ikilik ortadan kalkıyor.

Kuruntu ise, bizim geçmişin hayal geleceğin hülya olarak nitelendiği dünya yaşamında, bizim sahiplik vehimlerimizle ilgili bir şey. Bir aslında bir kuruntular dünyasında yaşıyoruz.

“Bazen bir şey görünür gibi oluyor
Bazen bir şey görünmüyor
Bazen bir şey görünür gibi oluyor
Bazen bir şey görünmüyor
Bazen…”

Bu şiiri yazan için kafamda oluşan şey şu oldu: Kamerasını monitörüne çevirdiği vakit aynısı olan uçsuz görüntülerin oluştuğu anda yazmış olmalı… “Yakınlığın yakınlığı, içinde bulunduğumuz uzağın uzaklığı iledir…” diyen de zâtınız, “Gün ağarıyor ya da doğuyor…” diyen de. Ve hatta,
“-Eğer senden önce ölecek olursam, sekeratta baş ucumda olur musun ?
-Senden otuz yıl önce de ölsem ölüm ânında yanında olacağımdan kuşkun olmasın…” (Karşısındaki evliyaya) “Sen benden yüz sene önce yaşadın…” gibi lâmekan sohbetini kaleme alan da…
Hatta hatta,

“…evin beni ziyaret edecek. Kâben beni anacak..” ifadeleri de Cam ve Elmas’ta geçiyor. Bu sözler, “kavramlar”ın zahiren farklı ama iç içe geçmiş, müteradif olduğunu düşündürtüyor.

Her ne kadar düşünsem, ve “-Yol nerede başlar, ilk adım nedir / -İstemektir…” ifadenizi okusam da…Buna sebep de “Şibli’ye “Ne haldesin ?” diye sorar. O da “İstemeyi istiyorum…”der.
“O da istemektir, ondan da kurtul…” diyaloğudur.
Kafasındaki bu sisi dağıtamayan olarak şiddetle sormak istiyorum.
Yakın-Uzak, Siyah-Beyaz, Yaşam-Ölüm…Sizce gerçekten her şey birbirinden farklı mıdır?

Şimdi bu Lale Müldür’ün şiirinde geçen, belirsizlik, muamma veya sır hali, yani hiçbir şey bizim algılarımızla sınırlı değil gerçeği. Bir izafiyet ve bilinmezlik hali…Bu varlığın bize bakan yönleriyle ilgili bir durum. Biz beş duyumuzla algılıyoruz. Bunlar bu dünyaya, fiziksel varoluşa özgü şeyler. Oysa fiziksel varoluşta da beş duyumuzu aşan çok şey var.

Yazar Hakkında

Emre Şimşek

Emre Şimşek

78'li. şair... | Yorumları
1
Adet Yorum Listeleniyor...
  1. 1Emre Şimşek
    11:58 am | Aralık 23, 2007

    sadık ağabey !

    damar’sın ve’s-selam !

Yorum Ekleyin