Geçtiğimiz günlerde ahiret yurduna uğurladığımız Modern şiirimizin öncü-yenilikçi adı İlhan Berk böyle diyordu ‘Aşk’ başlıklı şiirinde: “Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk/Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu/Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu/Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler/Nicedir bir pencereden deniz güzel değil/Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden./Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar”

“Bodrum, 6 Ocak 93
Sevgili Sadık Yalsızuçanlar,
Gerçeği İnciten Kelebek’e (Papağan demek istiyor. S.Y.) şöyle bir bakayım dedim. Şaşırdım. Bir Türk Kafka’sıyla karşılaştığımı duydum.
‘Kapı’, ‘Yılan’ çarptı beni.
Borges’i de düşündüm. Benzersizliğinin sürmesini çok isterim. Kısa öykülerin çarpıcılığı ağırlık kazandırıyor, diyorum.
Sevgiler
İ.B.”
Sonraki mektuplarından, karşılaştığımızda söylediği güzel sözlerden bu denli etkilenmemiştim. İlhan Berk’in bu yönü, çağdaşlarından başlıca farkı idi. Gerçek sanatın tadını erken yaşlarda almış, sanata özgü ölçütlere, beğenilerine sıkı sıkıya bağlı, adalet duygusu güçlü biriydi. Başka dünyaları ve dilleri ilgiyle izlerdi. Yüzyıla yaklaşmış bir ömrün yorgunluğunda dahi, genç kuşaktan okur yazarları, onların şiirlerini, öykülerini, kitaplarını okur, mektuplar yazardı. Bu, gerçekten de pek çok yazarda rastlamadığımız bir meziyettir. İlhan Berk’in tümüyle şiirden oluşan dünyası, ona böylesi bir merak, gözlem, çaba ve ahlak kazandırmıştı. Bu anlamda İlhan Berk’in, modern zamanların çürüyen ve çürüten ortamından, şiir üzerinden bir çıkış yolu bularak kurtulmaya çalıştığı da söylenebilir.
Birçok kez, çeşitli vesilelerle karşılaştık ve her seferinde öykü ve romanlarımı okuduğunu, izlemeye çalıştığını ve heyecanlandığını söylemekten geri durmadı. Yıllar sonra, İstanbul’da Kıymetli Selim İleri’nin programında, bugünlerde Kayıp Söz’üyle Almanlara gerçek edebiyatın gizlerini ve dilsel imkanlarını açan Oya Baydar’la birlikte söyleşme imkanı bulduk. Programda bendenizi utandırdı, o muazzam dil dünyasına nüfuz edebilmenin ne anlama geldiğini anlattı. Mektubunda söz ettiği Kapı ve Yılan, yüzyılın büyük bilgesi Bediüzzaman’ın iki vizyonundan oluşuyordu. Çocukken ay tutulur ve annesine, ‘ne olduğunu’ sorar. Annesi de, ‘yılan yutmuş’ der. ‘Ama hâlâ görünüyor’ deyince, ‘yukarda yılanlar, cam gibi içlerini gösterir’ cevabını alır. Kapı’da ise, kendi kendine kapanan ve bir türlü açılamayan bir kapının öyküsü anlatılır. Tutukludur. Üzerine kendi hücresi dışında bir de demir parmaklıklı ikinci kapı kapatılmıştır. Bu haksızlığı yapan üniformalı görevlilerin kapısı kendi kendine üzerlerine kapanır. Bu alegoriler, İlhan Berk’in imge evrenine yakın ve tanıdık geliyordu. İlhan Berk, son derece üretken bir yazardı. Şiirler, denemeler, şiirseller, anlatılar, günceler, resimler, desenler, çizimler… onlarca değerli eser kazandırdı sanat dünyamıza.
Yunus’un, ‘her dem yeni doğarız, bizden kim usanası’nı hatırlatır biçimde, şiiri, dili, dünyası her dem yenilenirdi. Dilini ve dünyasını bu denli tazelendiren başka bir yazar var mı bilmiyorum bizim edebiyatımızda. Kült Kitab’ını sık sık okurum. Tüm şiirlerini üç cilt halinde yayımlayan Yapı Kredi’ye şükran borçluyuz. Onun belgesel filmlerini yapan, etkinliklerde ‘onur konuğu’ olmasını sağlayan, kitaplarını okura ulaştıran, şiirlerine sayfalarını açan, okuyan, yorumlayan herkesin ise ona şükran borcu var.
İkinci Yeni’nin üç sütunundan biriydi. İkinci Yeni’nin kesintisizliğini sağlayan tek şairdi. Bendenizin Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Turgut Uyar ve Edip Cansever’le birlikte en çok okuduğum, severek, beğenerek, istifade ederek, beslenerek, sürekli okuduğum şairlerdendi. İlhan Berk’in hangi kitabından hangi sayfayı tefe’ül ederseniz edin, mutlaka o vaktinize, o anki halinize tekabül eden bir şeyler bulursunuz. Bu, gerçek sanatın sakladığı en güzel imkanlardandır. Bu böyledir. Gelir, bir seda bırakır, gideriz. Dünya bir köprüdür, oraya yerleşemeyiz. Dünyanın hakikatini bize kutsal kitap söyler. Bir de gerçek şairler.
Onları izlersek, bizi kökene götürebilirler. Zaten modern zamanların şairleri, daha çok bize yolu tarif edebilirler. Yaptıkları te’vildir, evvele götürmektir. O’nun zengin dünyasından rastgele bir sayfa açtım, bakın ne çıktı: Bir hakiki insanın, bir insan-ı kamil’in hikayesi: Hacı Bektaş-ı Veli’nin kozmik hakikati:
“Bir resimde bağdaş kurmuş oturuyor Hacı Bektaş Veli. Evi gibi
yeryüzü.
Bir bulut düşürmüş başını duruyor. Onunla gidip gelen. Uzakta
bellibelirsiz.
Beyaz, uzun kavuğu. Demek ki güneş var.
Kucağına almış bir ceylanı, bir aslanı. Duruyorlar. Üç kişiler.
Hayvanları mı severdi Hacı Bektaş Veli? Bilmiyoruz. Ama açıktı
hep evinin kapısı.
Çizgili mintanı. Yalın. Düz. Ta bileklerine değin uzuyor, uzayıp
orda kalıyor.
Yüzü? Uzun yüzü. Sakallı, virdi okur gibi de önüne bakıyor.
Delik değil kulağı ve halkasız.
Yanında yeryüzü: Ağaçlar, sular, gök. Her sabah okuduğu.
Atlas”
ruzigar | Pazar, Ağustos 31, 2008, 20:52
“Kim ne derse desin, bu yeni akımın önderi, En soyutçusu, en dilcisi, en ülkücüsü, en toplumcusu, en gerçekçisi, en düşçüsü, en yabancısı, en yerlisi; kısaca bu şiirde, “en” kelimesini kullanmak gereken her durumda, İlhan Berk geliyor aklıma.”
Sezai Karakoç, İlhan Berk’in şiirinin savaş sonrası (II. Dünya Savaşı) şiiri olduğunu vurguluyor…
…
“Dünyaya tekrar alışmaya çalışan, ölümden nasılsa kurtulmuş (yani yaşamaya taparcasına bağlı, hayatı tanrılaştırmış) insanın, acılarını yavaş yavaş unutmaya çalışan, yaralarını sarmaya çalışan insanlığın şiiriydi bu.”
…
İlhan Berk bir dünya görüşünün borazancılığını yapmamış, belki onu çok uzaktan hatırlatan, bir karınca platformunda insana ve tabiatla ilişkilerine bakmıştır. İlhan Berk’in şiirinde, dilin en anlaşılmadık yanlarının tadiyle çizilen, değiştirilip değiştirip çizilen, prova edilen, çeşitli planları denenen bir hayat, bir konu.
…
İlhan Berk, yaşamayı, salt yaşamayı anlattığı için, daha çok (hareket)e ve (fiil)e önem verir.
Yazının Tamamı için:
Sezai Karakoç/Edebiyat Yazıları/Galile Denizi/Sayfa 30–35