Şehri Terkedenler

Tavsiye Et Yazdır 148 izlenim
Şehri Terkedenler

Garajdayım. O anı bekliyorum, evet o anı… Duramıyorum yerimde, uçmak istiyorum; rüyalarımın kentine uçmak. Kafam fikirlerin çarpıştığı harp meydanıdır. Bitmez tükenmez bir çarpışma. Bir an etrafıma bakıyorum. Bir ses yükseliyor göklere; şimşekler gibi müessir bir ses.

—“Hayır… Hayır… Müsaade edemem, zehri müsaade edemem.” Babamın sesi.

Kent kabul etmiyor beni. Adeta kaçıyorum bu kentten. Freni patlamış bir arabayım, durmak nedir bilmeyen. Sonu uçurum olan bu yollarda freni patlamış bir araba. Sonra bir infilak… Hayır! Sonum böyle olamaz!

—“İstanbul yolcuları kalmasın, beş dakika var.” İnsiyaki bir hareketle elim bavuluma uzanıyor. Annemin gözleri şebnem şebnem… Elini uzatıyor. Öpüyorum. O eller dudaklarıma bir şeyler anlatmak istiyor.

—“Kalkıyoruz, İstanbul yolcuları kalmasın.”

Ayaklarımı sürükleyerek gidiyorum; ağırlaşan vücudumu taşımakta zorlanıyorlar. On dokuz numaralı koltuğu arıyorum. Yerleşiyorum. Otobüsün çığlığı, sallanan eller, aramıza giren egzoz dumanı… Otobüs uzaklaştıkça sallanan el siluetleri yavaş yavaş küçülüyor. “Anne elini kaybettim, anne ellerin nerde?”

Gene dalıyorum düşüncelerime, lise sondaki öğretmenimin anlattığı çağdaş kadın modeli, babamın anlattığı kırık dökük Anadolu ağzıyla yozlaşmış ve çağ dışı diye tabir ettiğim fikirlerin sürtüşmesiyle zihnim infilak edecek bir bombaydı.

Gece: Damarlara enjekte edilen bir uyuşturucu, sanki… Hüzünlü bir sessizliğe boğularak ilerliyorum. Yıldızlar her geceki gibi gülümsemiyorlar artık. Onlarda sitem dolu hüzünlü pırıltılar gönderiyorlar. Ruhumda kopan kasırgayı gecenin uyuşukluğuyla, dindiriyorum. Derin bir sessizlik örtüyorum üstüme ve rüya… Kalbime damlayan yağmur damlası oluyor rüya. Serinliyorum.

Hafif bir firen sesi, ayyuka yükselen simitçi ve gazeteci seslerine uyanıyor yolcular. Etrafına mutluluk pırıltıları yansıtan gözler, şaşkın bakınan gözlere bir şeyler anlatmak istiyor. Gelmiştim. Hayatımın ecnebisi bana kollarını açmıştı. Hayatımın zehriyle kucaklaşıyorum. Bir an kulaklarım gene o sesle çınlıyor. “ Zehri müsaade edemem.” Bir taksinin fren sesiyle irkiliyorum.

— “Taksi lazım mı bacı?” Şaşkın bakışlarım üstünde mıhlanıyor. İnsiyaki hareketle biniyorum. Adresi okurken geride kalan keskin bir motor sesi ve garajların uzaklaştıkça küçülen sonra kaybolan silueti… Zehre mi yaklaşıyorum? Hayır, kimse kendini bilerek zehirleyemez. Taksi büyük bir binanın yanında duruyor. Evet, burası diyorum. Sonra elime bakan bir çift göz… Parayı uzatıyorum. Aheste adımlarla yurda giriyorum.

Müdürün numarasını verdiği odaya girdiğimde iki üniversiteli kız dertleşiyordu. Mini etek, kolsuz bluz, tek gözünü kapattığı saçıyla dünyayı tek gözüyle seyrediyordu. Hoş geldiniz dedi. Tanışma merasimi böylece açılıyor. Bir müddet konuşmalar, ara sıra susmalar… Bitap yerime uzanıyorum.

Odalarda üçer beşer kız toplulukları, argolar, müessif bakışlar, gece pırıltıları, neonlar… Eziliyorum. Yavaş yavaş zehre alışıyorum galiba. Hor bakan gözlerin ardından gülümsemem öneriliyor. Dahası bir yığın rencide sözler.

— Saçların şekilsiz kuaförden geçmesi lazım.

— Aman canım bu çağda bu kadar taassup.

— Etekler de biraz kısalmalı yani.

Yavaş yavaş cemiyet ve modanın çılgın seline kapılıyorum. Ruhumda inkılâplar yapıp bir daha tamir edilemeyecek gedikler açıyorum. Dümeni kırık bir gemiyim. Fırtınanın yönüne, dalgaların akışına bırakıyorum kendimi. Ne zaman batacağı meçhul bir gemi…

Arkadaşlarımdan duyduğum, flört, lobi, diskotek… Bana hepsi zehri ikram ediyor. Genç ve güzelmişim. Taassubu bırakmalıymışım. Daha hayatımın baharındaymışım. Üstelik yaşamasını da bilmiyormuşum.

Gene babamın yüzüme şamar şamar inen sözleridir. “Zehri müsaade edemem.” Kendime geliyorum. Kendi elimle sonumu hazırladığım tufanda buluyorum kendimi.

Günler geçiyor, her gün biraz daha zehre uzanıyorum.

Son Cuma akşamı… Başıboş öğrenciler güruhuyduk. Timuçin’in “- Kızlar bugün biraz eğlenceye ne dersiniz? Yarın tatil nasıl olsa.” – diye ortaya attığı teklif çoğuna cazip gelmişti. Bir an tereddütte kalıyor, adeta onlardan kaçmak istiyorum. Kendi elimle hazırladığım dünyamdan kaçmak. Sonra kementlerinden kurtulamayan bir ceylan gibi ümitsiz zehri kabul ediyorum. Ruhumda kopan kasırganın dehşetine kapılmış savrulurken, huzuru lobi köşelerinde arıyorum.

İçi ağaç masa ve sandalyelerle dolu, duvarlarda renk renk lambalar, loş bir aydınlıkta insan istifi. İçki yudumluyorlar. Hazin tablolar, ilan-ı aşklar, Lut kavminin kalıntıları sanki.

Bir an önüme uzanan kadehe nefretle bakarken, Timuçin’in “- İç hayatım, hayatına renk kat bu gece.” sözü kulağımda yankılanıyor. Artık son demlerini yaşayan bir mumum. Her şey bitti sanki, sanki geri dönemem. Katre katre harcadığım hayatıma geri dönemem. Ellerim zehre uzanıyor. Yudumluyorum. Sonra çılgın bir batı müziği… Dansa kaldırıyorlar. Gözümde silinen çılgın insan siluetleriyle birlikte bütün lobiye geriliyor, geriliyorum…

Gece çarşafını göklerden çekmişti. Bütün vahşeti ve çirkefleri örten gece… Gözümü aralıyorum, artık güneşte gülmüyor bana. Hızla doğruluyorum. Kapının buzlu camında aceleci bir gölge kaçıyor. Kendime soruyorum, aynada gördüğüm ben miyim? Aynadaki aksime gülümsemeye çalışıyorum ama o bana gülmüyor. Peki, ben kimim? Beni buraya kim getirdi?

Bir an odayı beni hiç terk etmeyen bir ses kaplıyor. “ Zehri müsaade edemem.” O ses de kayboluyor.

Artık hayatımın şehri de kabul etmiyor beni. İki gün sonra kıyıya vuruyorum. En son annemin ellerini hatırlıyordum. Dudağıma bir damla gözyaşı düşüyor. Isınıyorum.

Editörün Notu: “Şehri Terkedenler” daha önce Sivas İmam Hatip Lisesi Sesimiz dergisinde (1987) yayımlanmıştır.

Yazar Hakkında

Yunus Nadir Eraslan

Yunus Nadir Eraslan

1970 Sivas doğumlu. Öğretmen.

Yorum Ekleyin

Yorumlar Gravatar desteklidir. Gravatar kullanın.

Kullanılabilir XHTML parametreleri: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <blockquote cite=""> <code> <em> <strong>