Sadık Yalsızuçanlar yeni kitabı Garip için dedi ki

Tavsiye Et Yazdır 471 izlenim
Sadık Yalsızuçanlar yeni kitabı Garip için dedi ki

“Evet, Garip aynı zamanda bir göndermeler derlemesi de oldu. Nilgün Marmara’nın, Yavuz Çetin’in, Başbağlar’ın acısını hala hissederim. Garip’i yazarken Nilgün’ün şiirlerini tekrar okudum. Yavuz Çetin’i epeydir dinlemiyordum, bu süreçte çok dinledim. Naim Öztürk benim çok sevdiğim bir ağabeyimdir. Başbağlar’a gidememiştik, o, yakınlarının çoğunu orada kaybetti. Eğin’de onunla bir hafta geçirmiştik, Eğin dedikleri belgeselini çektiğimiz zaman. Bu acılar ve anılar bana hep eşlik etti Garip’i yazarken.”

Sadık Yalsızuçanlar’la yeni öykü kitabı Garip üzerine Gökekin için konuştuk…

Son kitabınız “Garip” üzerinden -önceki ve sonrakilere de bir kapı aralayarak- konuşalım istedim. ‘Şehirleri Süsleyen Yolcu’dan bu yana yayımladığınız öykü kitapları için seçtiğiniz isimlerden başlayalım istiyorum. Hepsinde kitapta yer alan bir öykünün adını kitaba isim seçmeniz bir alışkanlık galiba? Garip içinde bu böyle olmuş. Benim aklıma ilk gelen ise öykülerinizde sık kullandığınız yalnızlığı imlediği için mi Garip’i seçtiniz?

Sadık Yalsızuçanlar - Yunus Nadir Eraslan
Sadık Yalsızuçanlar - Yunus Nadir Eraslan
Dünya gurbet biliyorsun, burada gurbetteyiz, hani ‘garip bir yolcu gibi ol’ buyrulur ya, veya çölde yolculuk eden birinin bir ağacın gölgesinde birkaç saat uyuması ya da bir istasyon, bir durak, bir menzildir denir ya… Garip, gurbet burcundan konuşan bir şey oldu… Beni üzen veya yaralayan şeyleri yazdım. Bir kısmını tabi. Tümünü yazmağa kalksam binlerce sayfa olur sanırım. Onları sonraki kitaba erteledim galiba. Bir de kendimi hep gurbette hissettiğimi fark ettim. Malatya’da geçen çocukluk, Dörtyol’daki ilk gençlik yılları, sonra Ankara, Sivas, İstanbul, İzmir tekrar Ankara yaşamım hep gurbette geçmiş. Kendimi hep garip hissetmişim. Yazarken bunu da fark ettim.

Öykülerin geneli dağınık yaşamlar, kırılgan ilişkiler, melankoli, yalnızlık, acı mihverinde dönüyor. Hani ilk öykünüz “Ana” da böyle. Bu bir tercih mi, yoksa yaşanılan tevafukların bir ürünü mü?

Tevafuk diyorsun ya, sanırım kapının anahtarı onda. Biz, bizim açımızdan tümüyle belirsizlik ve gizemle dolu bir hayatı yaşıyoruz. Aslında içerden ve samimi bakacak olursak son derece korunmasız ve çaresiz bir haldeyiz. Korunmasız derken sahipsiz demek istemiyorum. Hiç kuşkusuz bir Sahibimiz var ve bizi Hafizun meleklerle koruyor. Lakin biz, beş duyu ile algılanabilir bir alemde, kendi sınırlarımıza hapsolmuş, giderek bu berbat modernlik içerisinde de kişisel doğamızın sınırlarında boğulmuş, sanatkar isek, yazar isek, egosantrik hayalciliğin pençesine düşmüş, güçsüz, kendisini bir şey zanneden ama şey dahi olamayan, belki şey olmanın değerini de bilmeyen tuhaf bir hayatın içerisinde debelenip duruyoruz. Tabi çok örseleniyoruz, acı çekiyoruz, can yakıyoruz, canımız yanıyor. Ben kendi hayatımın gölgelerine baktım, loşluklarına doğru sızmağa çalıştım, korktum. Aşk tabi yaşantıya dönüşünce bir vahşet ortamı olabiliyor. Hani Lale Müldür diyor ya, ‘aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez…’ Neden? Çünkü her şey çok fazladır. Ormanda anormal bir hızla dönen kuş gibi, kendimizi ve çevremizdekileri yaralıyoruz. Bu yaralanmaların, örselenmelerin öykülerinden birkaçını yazdım. Gerçi bunu öteden beri yapmağa çalışıyorum, ama anlatmakla bitmiyor ve dinmiyor. Ben insanın yazarak tümüyle kemale erebileceğini veya iyileşebileceğini sanmıyorum. Belki noksanlığımızı fark etmenin bir yolu yazmak.

Çocukluğunuz öykülerinizin bir yerinde hep duruyor. Sanki çocukluğunuz bir gölge gibi sizi kovalıyor ya da siz onu hiç bırakmıyorsunuz. Bana kalırsa sizin için bir sığınak gibi. Tarantino filmlerindeki gibi birden geriye dönüşler, çocukluğunuza ait yerlerde gezinmeler, anılardan günümüze göndermeler… Bu durumu bize açıklar mısınız?

İnsan yedisinde neyse yetmişinde oymuş. Veya, bir insanı çöz çöz çocuk olsun… Mesele bu sanırım. Ne yazarsak yazalım bir bakıma kendi korkularımızın ve umutlarımızın derinliklerine doğru inmeye çalışmış oluyoruz. Bunu ne ölçüde samimi yapabiliyoruz, tabu takdiri bize ait değil. Ama, çocukluğumuz bir anılar mahzeni. Yaşamımız onun üzerine bina oluyor. Biz kendimizi çocukluğumuzun, bebekliğimizin hatta anne rahmindeki yaşamımızın üzerine inşa edip duruyoruz. Yazmak geriye doğru bir tarih arama, bir tarihsel yol açma çabası aynı zamanda. Bu yüzden her elimize kalemi aldığımızda çocukluğumuzun o tükenmez kuyusuna iniyoruz.

Garip’teki öyküler diğer öykülerinize göre daha belirgin daha dolaysız anlatılardan oluşuyor. Daha çok acılar paylaşılmış. İnsanın “ne çok acı var” diyesi geliyor. İçinizin belki de sizin de bilmediğiniz ya da unuttuğunuz bir köşesinde kanayan yaralar bunlar. Söyledikçe elbiselerinizden soyunduğunuzu, yalınlaştığınızı söylüyorsunuz ya, Garip için de bu geçerli mi?

Evet doğrudur. Bu kitapla biraz daha yalınlaşmaya, biraz daha samimileşmeye başladığımı söyleyebilirim. Ya da ben böyle hissettim, bilmiyorum, okuyanlar ne der. Tabi, bu, yazılan her şeyin birebir yaşanıldığı anlamına gelmiyor. Hani derler ya, yazar yaşayamadığını yazar. Yaşamak istediğini. Bu bende hep böyle olmuyor. Bazen yaşadıklarımı bazen yaşamak istediklerimi bazen yaşayamadıklarımı, bazen asla yaşamak istemediklerimi yazıyorum. Yazarak yaşadığımı hissetmesem yazmayacağım zaten.

Garip’te müntehire şair Nilgün Marmara için bir anlatı var. Hatta kitabı ithaf ettiklerinizin arasında da yer alıyor. Nerde, nasıl, hangi atmosferde olursa olsun yaşanılan acıların ortaklığını dillendirmişsiniz. Garip için acılar seçkisi, ya da acılardan bir derleme diyebilir miyiz?

Evet, Garip aynı zamanda bir göndermeler derlemesi de oldu. Nilgün Marmara’nın, Yavuz Çetin’in, Başbağlar’ın acısını hala hissederim. Garip’i yazarken Nilgün’ün şiirlerini tekrar okudum. Yavuz Çetin’i epeydir dinlemiyordum, bu süreçte çok dinledim. Naim Öztürk benim çok sevdiğim bir ağabeyimdir. Başbağlar’a gidememiştik, o, yakınlarının çoğunu orada kaybetti. Eğin’de onunla bir hafta geçirmiştik, Eğin dedikleri belgeselini çektiğimiz zaman. Bu acılar ve anılar bana hep eşlik etti Garip’i yazarken.

“Cennet’in Sonu” nam öykünüz, öykü içinde öykü olmuş. Ben buradan bir yol bularak aşka çıkmak istiyorum. Aşka, kadına, kadının içimizdeki karşılığına…

Cennet’in Sonu tuhaf bir biçimde oluştu aslında. Orada yazdığım gibi bir tanıdığımın öyküsü o. Ben bağlantılarını oluşturdum ve öykünün genel olarak kurgusunu yaptım. İçi zaten dolu idi.

Öykülerinizde Türkü ve şarkılara sık sık göndermeler var. İşte Muharrem Ertaş, Sezen Aksu, Âşık Veysel… Türkü ve hikâye arasında geleneğimizde sıkı bir bağ var zaten. Ben de şöyle yorumladımdı: Geleneği modern bir dille söylüyor. Postmodern mi desek acep?

Postmodern demeyelim de, buna geleneğin sürekliliği ve büyüsü diyelim. Muharrem Ertaş tıpkı şamanlar gibi oturur, saz çalar ve bozlak havalandırırdı. Tabi Sezen Aksu’nun da geleneksel bi yanı vardır ama, o daha popülist ve moderndir. Türküler hakikidir. Ölüm, düğün, doğum gibi insan yaşamının en kritik anlarında söylenmiştir. Bu yüzden türküleri çok sever ve dinlerim. Müzik olarak değil ne bileyim yaşanmış, hakiki bir şey olarak. Garip’i yazarken bazı türkülerin de gölgesi düştü içine.

Konuşan: Sadık Yalsızuçanlar
Konuşturan: Yunus Nadir Eraslan

Yazar Hakkında

Yunus Nadir Eraslan

Yunus Nadir Eraslan

1970 Sivas doğumlu. Öğretmen.

Yorum Ekleyin

Yorumlar Gravatar desteklidir. Gravatar kullanın.

Kullanılabilir XHTML parametreleri: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <blockquote cite=""> <code> <em> <strong>