Uyandım ağzımda kan tadıyla…
İstasyondayım. Nasıl geldim, neden geldim, nereye gidecektim bilmiyorum. Saçlarından yılan çıkaran Medusa gibiyim, başımda müthiş bir ağrı var ve saçlarımın, uçları baldıranlı oklar gibi beynime saplandığını hissediyorum. Saçlarım sistematik olarak beynimi zehirliyor; Agripina saçlar. Günlerdir tıraş bıçağı değmemiş sakallarımın dipleri hafifçe kaşınıyor. Peronun ortasındaki gotik tarzlı sütunun kirişle buluştuğu noktaya yakın yerinde Citizen marka, yuvarlak, zer renkli devasa saatin akrebi II rakamına birkaç çizgi uzaklıkta. Gecenin ikisi! Ne işim var burada? Peron oldukça kalabalık, insan tarlası sanki. Bir stadyumun, bir film galasının, bir konserin kusacağı kadar fazla insan. Bu insanların ne işi var bu saatte burada? Kondüktör düdükleri, telaşlı insan bağırışları, turnikelerden çıkan madeni sesle bir an olsun durmuyor.
İstasyondayım ve koskocaman bir soru işaretiyim.
Beyaz badanalı peron duvarlarına yer yer bej yamalarla rötuş uygulanmış. Tabana yakın yerleri, güneşte kalan bir kolun diğer güneşte kalmayan kol ile arasındaki kontrast farkı kadar kirli bir beyaza sahip. Duvarı ortalama bir insan boyuyla müsavileyen çizgide bir “Sigara İçilmez” levhası ve hemen altında sigara içen iki kişi; protest bir sigara içimi. Onların yanında iki-üç metrekarelik mukavva bir alanda gelişigüzel konuşlanmış pespaye birkaç insan; mukavva klanı. Sonra bir bank ve bankın diğer tarafında gözlerini yummuş akordeon çalan melon şapkalı bir kadın ve önündeki küçük kolide onlarca bozukluk. Önü ve arkası yaklaşık yarım metrelik bir koridor halinde açılan, boynuna bir kolanla tutturduğu tablasıyla sürekli peronun bir ucundan diğer ucuna mekik dokuyan düzgün giyimli genç bir adam ve dilinden düşürmediği “Hanımlar beyler, elimde görmüş olduğunuz ilaç (…) Son Japon harikası (…) Hediyesi sadece üç lira” sloganı.
İstasyondayım ve kan çanağına dönmüş bir çift göz’üm.
Gerekli anonsların yapılacağı ses düzeneğinden Take My Soul Away’i dinletiyorlar. Bir müddet gözlerimi sesin çıktığı hoparlörlere dikiyorum. Kondüktör düdüğü karışıyor aniden müzik sesine. Bu bir standart mı bilmiyorum ama bugüne kadar gördüğüm bütün kondüktörler şişman ve Stalin bıyıklı. Her düdük çalışlarında yanakları bir erkek kurbağanın ağzı kadar şişiyor. Bu müthiş keşmekeşte düdüklü birer Hades namzediler. Bir adım ötemde öten düdüğü ile otoyolda bağıran o tırın canavar düdüğü arasında teknik olarak bir fark yok. İsrafil’in homo sapiens versiyonu gibiler albız alasıcalar. Henüz altı yaşımdayken Mustafa diye bir çocuk beni evine çağırmıştı. Evlerine giden iki yoldan kestirme olduğu için otoyolu tercih etmiştik. O gün otoyolun Çenedere viyadüküne müsadif noktasındaki karşıdan karşıya geçme eylemini sadece ben tamamlayabildim. Mustafa’nın bağırsakları lacivert otoyola aksesuar olmuştu. O kanlı sekansta işittiğim tır çığlığını ya da ona benzeyen bir sesi ne zaman işitsem dehşetli korkuyorum.
İstasyondayım ve parmak uçları üşüyen bir sağ el’im.
“Sigara İçilmez” levhasının altında sigara içen iki kişi ellerindeki sigaraları yere attılar ve izmaritleri (Uzunluğu ne olursa olsun yere düşen her sigara ya izmarittir ya da kotik) senkronize bir biçimde ayakkabılarının uçları ile ezdiler. Mukavva klanının bir üyesi yerde can çekişen izmaritlere ağlatacak bir iştahla baktı kaldı. Mukavva klanının önünden geçen bazı insanlar, -muhtemelen daha az gelişmiş bir şehirden gelen/giden insanlar, klan üyelerinin ellerine bazen banknot bazen de simit ya da poğaça tutuşturuyorlar. Ama insanların kahır ekseriyeti toplumun bu kanayan yarasının, -üstlerine kan sıçramaması adına- en az iki metre uzağından ve transit geçiyorlar. Enikonu Arasat Meydanını andıran perondaki mukavva klanının etrafında statik ve dairesel bir boşluk var. Düşkün ve derbeder bir öykünün başrollerini oynayan bu insanlar, hayatlarının tek eğlencesi saydıkları bu durum için gelip geçen her trene minnet duyuyor olmalılar ve repliklerine sadıklar:
-Allah razı olsun.
İstasyondayım, ayaktayım ve acımasız bir imtihan gibiyim.
Melon şapkalı kadın akordeonuyla çok içli bir Kafkas ezgisi çalıyor. “Bazen biz de ölürüz Hotiç” diyerek Dağıstan’da bıraktığı karısına ağlayan Hacı Murat’ı anımsıyorum. Gabardinka’yı kıskandıracak kadar güzel raks ederdi. Akordeon ağlıyor sanki kadının yerine. Şimdi, şu an çıldırsam ne güzel olurdu.
İstasyondayım ve bir öfkenin sıkılmış yumruğuyum.
Düzgün giyimli genç bir tüp ilaç satabilmek namına Çiçero’ya taş çıkartıyor; retorik şaheseri. Ve merak diye bir kavram var oldukça düzgün giyimli genç aç kalmayacak.
İstasyondayım ve ağır bir düş kırıklığıyım.
Perondaki kalabalık büyüyor. Fötr şapkalı adamlar, tek renk formalarıyla lise öğrencileri, koltuk altlarına sıkıştırdıkları T cetvelleriyle üniversiteliler, mobil telefonları ellerinden düşmeyen beyaz gömlekliler, yüksek sesle konuşan delikanlılar, horoz şekeri satıcısını iki saat boyunca talan eden çocuklar, kocaman bavullarla yürümekte güçlük çekenler, elleri cebinde yürüyenler, aceleyle koşanlar… Onlarca insan prototipi… Bu kalabalığın ne işi var bu saatte burada? En sonunda cesaretimi toplayıp birine sormaya kara veriyorum ve bunun içinde orta yaşlı bir adamı gözüme kestiriyorum.
Tam o anda beş metre uzağımda bir dalgalanma oldu. Kahverengi bir trençkot giymiş, sarı saçlı, uzun boylu bir adam; transparan giyimli, ağır makyajlı, saçları röfleli bir genç kadına bağırıyordu. Çevrelerindeki insanlar ateşten kaçan karıncalar gibi süratle açıldı. Trençkotlu adam cebinden Sig marka bir tabanca çıkardı ve kadının kafasına ateş etti. Raylara kan bulaşmıştı. Adam ayağıyla kadını tren yoluna itti, tükürdü ve “Fahişe!” diye bağırdı.
Birden garip bir şey oldu. İstasyonda sadece ben, trençkotlu adam ve tren yolunda yatan kadından başka kimse kalmadı. Bu değişim trençkotlu adamın beni fark etmesine yol açtı. Gözleri yavaşça kadını terk ederek bana doğru döndü. Beni gördüğüne şaşırmış gibiydi. Kollarını iki yana açarak bir şeyler mırıldandı ve sonra üzerime doğru yürümeye başladı. Çizmesinin topuklarından çıkan sesler peronda müthiş bir eko yapıyordu ve kalbim bulanık bir orkestra gibiydi. Topuklar senfonisi maestrosu.
Bana bir metre kadar yaklaşmışken durdu, yüzünde hüzünlü bir ifade vardı; katilin gözyaşları.
-Asıl acıklı olan ne biliyor musun, diye sordu.
Konuşmak için ağzımı açmaya çalıştım, ağzım bana ait değildi, konuşamadım. Trençkotlu adam tekrar konuştu:
-Umudunu kaybetmeye başlamıştı.
Dehşetle ürperdim. Trençkotlu adamın gözlerine birden korkunç bir bakış yerleşti ve bana bakarak haykırdı:
-Onu neden öldürdün sanki?
Uyandım… Dilim paramparça olmuş dişlerimden.
Yunus Nadir Eraslan | Çarşamba, Aralık 27, 2006, 22:09
Geleneksel öykülerimizde anlatıcı öykünün başından sonuna kadar kendini hep hissettirir. Hüseyin bu öyküde sanki kamera arkasında duruyor gibi. Vizörü tuttuğu yerler ve yüzler de hikayenin omurgasını teşkil ediyor. Ya o benzetmeler… Belki de 80 kuşağının öykü dili demeliyiz buna. Belki de sekans üslubu… Adına ne dersek diyelim başarısı tartışılmaz bir öykü bu. Bereketle efendim…
Elif Bilge Doğan | Perşembe, Aralık 28, 2006, 22:09
mon chere! bu gün yorum günüm. elbette seni yoksun(L) bırakmayacağım.
evet: hüseyin cahid doğan’ın bu, yıllar evveline ait öyküsünde de,diğer geçmiş öykü ve denemelerinde olduğu gibi karmaşık bulanık bir havanın yanında, şiddet eylemi ve kan taraftarlığı görüyoruz. yazar, yıllar önce, daha da yıllar öncesine ait beyin bulantıları çekiyor ve bunu kağıda kusuyor gibi.ve tabii kıyaslamak gerekirse son eserlerinde bu semptomlara rastlanmamaktadır. yorumlarınıza sunulur:)
Mavi Çocuk | Salı, Ocak 29, 2008, 22:52
“Poe” hikayelerini okuduğum zaman, yaklaşık birkaç ay kadar başka kitap alasım gelmez elime; bu yüzden yeniden hep yeniden, sıkılana dek onları tekrar tekrar okurum. Her okuyuşun sonunda yeni anlamlar, yeni tadlar bulurum. Gerilirim. Korku ile mutluluğu birbirine karıştırırım. Her sayfa başına ortalama bir sigara düşürürüm. Zengindir. Farklıdır…
“Poe”, bence sıradanlaşmış, bilindik hikaye tabularını yıkarak, yeni bir anlayış getirmiş hikaye anlatısına. Bu, yerin çekim kuvvvetini bulmaktan daha önemli benim için. “Poe”, olayı verirken çok uzun yollar denemez, anlam içine ikinci bir anlam katarak, kelime oyunları yaparak, okuyucuyu yormaz; ancak onun hikayeleri başlıbaşına bir oyundur. Bu farklı bir oyun. Oynayan, sona dek bunun oyun olduğunu bilmez. Ki bana kalırsa bilmemelidir. İnsan hayalinin ulaşamayacağı yerlerden kopartılıp alınmış gibidir bütün konuları. Kendinizi hikayenin içine sokmaktan korkarsınız; ama içinde olmamak kimi zaman size acı verir. Garip bir şey bu. Kelimelerle anlatmaya gücüm yetmiyor.
……. ……………………………… ………………………………… ……………
Hüseyin Cahid’in öyküsüne gelecektim aslında ben. Fakat burdan nasıl, nereye, niye bağlayacaktım çözemedim. He şunu diyecektim izniniz olursa: Okurken hikayenizi, aklım hep farklı yerlere gidiyor. Dağılıyor. Bir Tren hayal ederken birden bir komyonla irkiliyorum mesela. Ağzımda kan kokusunu henüz hissetmeye başlarken, birden kendimi istasyon da bir kalabalığın ortasında buluyorum. Ya beni (okuyucuyu) yatakta, bir süre ağızda ki kan kokusuyla baş başa bırakmalı ya da hemen oraya, kalabalığın ortasına göndermelisiniz. Birden geçişlerde problem yaşıyorum. Ve ben bu geçiş problemlerini yaşarken herşey dağılıyor. Önümde artık bir hikaye değil, sanki bilgisayar ekranından yansıyan bir yazı duruyor sadece. Bu tip problemlere takıldım genellikle.
Velhasıl hikayenin bu mükemmel bitişine daha sağlam, yormayan bir anlatım sağlanabilirdi kanımca.
Bunu bir eleştiri olarak algılamanızı istemem. Sıradan yazılmış bir şey bu. Sizi ve ürünlerinizi dikkate almayı seviyorum. Saygılar…
Hüseyin Cahid Doğan | Çarşamba, Ocak 30, 2008, 8:21
Ben de sakıt ürünlerime göstermiş olduğunuz sabit değerlendirmelerinizi seviyorum Mavi Çocuk. Hikâye’nin gidişi konusunda -hikâye zaviyesinden bakıldığında- haklı olduğunuzu düşünüyorum. Bu deneme bildiğim kadarı ile hikâye alanında var olmayan bir deneme. Daha çok bir sinematografik yazı gibi. Keskin geçişler (cuts) ve ani dönüşler de (flashback) bunun göstergesi. Yine de bu tarzı sevdiğimi, bu sebeple mesela Christopher Nolan’ı heyecanla takip ettiğimi belirtmeliyim. Özetle; daha az film izliyor olsaydım; sanırım bu tarz hikâyeler de yazamayacaktım. Yazamayacaktım diyorum, zira başta da belirttiğim gibi bu tarzı okumak da, yazmak da, seyretmek de beni heyecanlandırıyor.
Mavi Çocuk | Çarşamba, Ocak 30, 2008, 20:42
Öykünüzü daha iyi anlayabiilirimin verdiği düşünceyle, cevabınızı okuduktan sonra iki adet “Chirstopher Nolan” filmi edindim. “Prestij” ve “Akıl Defteri” adlı filmler. Birazdan bunları izlemeyi ve sonrasında hikayenizi tekrar okumayı yeğliyorum. Bir yazarın hikayelerini yazmadan önce, en çok neyin etkisinde kaldığını hep merak etmişimdir. Biraz bu yüzden aslında filmleri alışım. Bir nokta daha ise, “Akıl Defteri” adlı filmin afişi üzerinde yer alan slogandı, bunu okuduktan sonra daha fazla bir heyecan uyandı bende. Şöyleydi : ” Unutun! Bazen unutmak gerekir.”
Hüseyin Cahid Doğan | Çarşamba, Ocak 30, 2008, 21:41
Memento muazzam bir denemedir. Belki de tarz olarak ilktir. Kurgu dalında Akademi ödülü var bildiğim kadarı ile. Sanıyorum üçüncü görüşümde bile yeni şeyler keşfedebilmiştim. The Prestige, Memento’nun daha seyreltilmiş bir tarz olarak sunumu. Yeni de bir yapım. Ama ikisi de size Nolan hakkında fikir verecektir. Ayrıca seçimleriniz için sizi kutlarım; Batman Begins’i de alabilirdiniz ve o iyi bir seçim olmazdı. Son olarak, Nolan’ın Insomnia’sını da önerebilirim.