January 10, 2009, 3:05

“Edebiyat öğretilebilecek bir şey /meta değil. Ancak hissettirilebilir.”

Pazartesi, Eylül 22, 2008, 20:52

1. Okullarda edebiyat dersi olması iyi bir şey midir?
Okullarda edebiyat eğitimi verilemez. Sadece ve ancak edebiyata giden/açılan kapı gösterilir. Sait Faik’i ancak bir öyküsüyle hissettirebiliriz. Sait Türkoğlu’nu, Mustafa Oğuz’u, Ali Çolak’ı, Nihat Dağlı’yı, Mustafa Kutlu’yu, Beşir Ayvazoğlu’nu, Cafer Keklikçi’yi, Hüseyin Suy’u, Ömer Lekesiz’i okullarda öğretemeyiz. Onlar ancak mütecessislerin ulaşabileceği has edebiyatçılardır. Bu açıdan okullarda edebiyat dersinin olmasının bir anlamı yok. Dil anlatım dersleri, kompozisyon uygulama dersleri, edebiyat tarihi dersleri bana anlamlı geliyor ama edebiyat dersinin kapsamı çok ama çok geniş olduğu için ders olması bir açıdan anlamsız, gereksiz. Olmasa da olmaz. İnsanımız edebî birikimden nasıl haberdar olacak? Mesela divan edebiyatını liselerde okutulmasa, bilen, hatırlayan çıkmayacak neredeyse… Sadece edebiyat alanında çalışanların bildiği bir birikim olacak. Bunun için edebiyat tarihi olmalı ama edebiyat olmamalı.
2. Okullarda [üniversiteler dâhil] edebiyat öğretiliyor mu sahiden? Kendi okul zamanlarınızla şimdiyi göz önünde bulundurarak söyleyebilir misiniz?
Edebiyat öğretilebilecek bir şey /meta değil. Ancak hissettirilebilir. Zaten yeni müfredatta da öğretme kavramı yerine kavratma/hissettirme kavramı tercih ediliyor. Edebiyat fakültelerinde edebiyat tarihi öğretiliyor. Ama edebiyat duyulabilecek bir husus. O da tutku ister. Memuriyet için edebiyat okuyan insandan ne tutkusu bekleyeceksiniz. Olsa olsa memur olur. Memur zihniyetinin devleti, milleti ne hale getirdiğini söylemeyi zaid buluyorum.
3. Edebiyat öğretimi kişiyi, edebiyatla buluşturduğunda ya da buluşturmadığında bunun nedenleri nedir, sorumluları var mıdır? Buluşmayı sağlamak için ne yapılabilir?
Bence buluşturma görevi yoktur, olmamalıdır. Edebiyat özel ilgi ister. Arayanın soranın bulacağı bir eğitim/öğretim olmalıdır. Özel alan olmalıdır. Edebiyata ulaşamamış bir kimsenin sorumlusu olamaz, olmamalıdır. Kırsal alanda yaşayandan söz edersek, o zaten birçok şeye ulaşamadığı için onun sorumluluğu çok başka bir durum. Kentlerde yaşayanlar, kent bilincine ulaşabilmişse sinemaya, tiyatroya ulaşır, oradan romana hikâyeye ulaşır, hikâyeden romandan şiire ulaşır. Böylece edebiyata ulaşır. Edebî uğraş özel/mahrem alan bir uğraştır. Bütün edebî deneyimler bireyseldir. O yüzden edebiyatın tanımı da yapılamamıştır. Her an gelişen, değişen bir şeyin tanımı mümkün müdür?
4. Edebiyat öğretiminin günümüz edebiyatıyla bir bağ kurabildiğini düşünüyor musunuz, böyle bir şansı olabilir mi?
Edebiyat günümüz edebiyata ulaştırmak için öğretilmelidir. Canlı. Mesela şu an yaşayan şiir akımının ne olduğu sorulsa edebiyat öğretmenleri bile cevap vermez. Öteden biri çıksa İkinci Yeni devam ediyor dese şaşırırlar. Günümüz şairini, hikâyecisini, romancısını, denemecisini, eleştirmenini tanımadan öğrendiğimiz edebiyat tarihin bir döneminde yaşanmış bir efsane gibi kalıyor. Yaşayan edebiyatla bağlantı kurulunca efsane olmaktan çıkıyor, reel hayata giriyor. Mesela Sezai Karakoç’un yaşadığını, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yaşadığını duyanlar hakikaten şaşırıyorlar. Neden şaşırıyorlar, günümüzle bağlantısız bir edebiyat tecrübeleri olmuş.
5. Edebiyat öğretiminin okuma ve üretme süreçlerine katkısı var mıdır, hangi yönde?
Okullarda değil de ihtisas odalarında, toplantılarında, meclislerinde konuşulanlar yazma sürecini tetikliyor. Usta-çırak karşılaşması tetikliyor. Çok da iyi oluyor. Yenilerin ustaların yazma tutkusunu görmeleri yazıyla nasıl bir ilişki içinde olunması gerektiğini anlamaları bakımından çok önemli. Ama bunu okullarda, yazıdan yılandan kaçar gibi kaçan öğretmenle öğretemezsiniz.
6. Kendi zamanınızda genelde edebiyat, özelde şiirle karşılaşma imkânlarınızla, şimdi arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? İnternet bu durumu hangi yönde etkiliyor?
İnternet elbette bir imkân. Lakin bu imkan çoğu insanı kötüye sevk etti. Dergide yayınlanamayan yazıların odalarda gezindiğini görüyorsunuz. Yazının haysiyeti kayboluyor bu ortamda. Kâğıtla okumanın bir anlamı da var. Bir de eser, emek bir bedel ödenerek alınınca insanın iç huzuruyla istifade edebileceği hale geliyor. Diğer türlüsü, bir bez parçası gibi orada burada dolaşıyor ve bir usta gözden geçmeden sofraya sürülüyor. Bu arada bazı internet sitelerini bunun dışında tutmak gerek. Mesela edebistan.com, beyazkalemler.com,kuslukvakti.com gibi siteler iyi olma özelliğini koruyor, her ürünü yayınlamıyor.
7. Küçük-büyük demeden edebiyat ve şiirle karşılaşma imkânlarımızı nasıl artırabiliriz?
Şiirle karşılaşmamaya dikkat etsek daha iyi olur. Şiir insanı değiştirir. O değişime hazır değilsek, çarpar, uçuruma yuvarlar. O değişime hazırsak, şiir gelir bulur bizi.
Şiir toplumuyuz ama şiir okumayız. Çünkü herkes şiir yazıyor. Yazan okur mu, niye okusun, adam yazıyor.(!) ne tuhaf değil mi? Bir terzi düşünün ki önceki terzilerin nasıl diktiğini bilmeden terzilik yapıyor. Mümkün değil efendim. Şiir yazılıyor ama! Evet, ama şiir çıkmıyor diyoruz onun için.
Şunu göz ardı etmemek lazım, her devirde şair çoktur ama geleceğe kalacak has şair azdır. Günümüzde de elbette şairler var. Kıymetleri çok sonra anlaşılacaktır. İlhan Berk yetmiş yıldır şiir yazıyordu. Ölünce göklere çıkardık. Elli yıl sonra geriye dönüp günümüze bakanlar Cafer Keklikçi’yi, İbrahim Gökburun’u, Gonca Özmen’i, Mustafa Könecoğlu’nu, Osman Konuk’u, İbrahim Tenekeci’yi, Mustafa Oğuz’u, Hakan Aslanbenzer’i, Şeref Bilsel’i görebileceklerdir.
Öncelikle öykü – roman okunmalı, şiirden özenle uzak durulmalı, yakınlaşınca da şiire layık olunmalıdır.

Recep Şükrü Güngör

Recep Şükrü Güngör

1971’de Kahramanmaraş’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Martı edebiyat seçkisi (1995-1998) ve Yitik Düşler (2001- ) dergisini çıkaran kadro içinde yer aldı. Eylül, Araba Sevdası, Hüseyin Fellah, Cezmi gibi birçok romanı yayına hazırladı. Öyküleri; Hece Öykü, Martı, İnsan Saati, Yalnızardıç, Yitik Düşler, Sühan, Kaşgar, Yedi İklim, Yağmur, Dergi, Ardıç dergilerinde yayımlandı. Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinin kitap eklerinde yazıları yayınlandı. Edebiyat hayatına Maraş’ta çıkarılan Tarihi Uzunoluk dergisinde yayınlanan “Münbit Şehir” adlı yazısıyla başladı. İdeal Kariyer ve Duygu Deryası derneklerinin yazarlık kurslarında “Öykü Yazma Teknikleri ve Bizim Öykümüz” konulu dersler verdi. “Tavukçunun Ölümü” adlı öyküsüyle “Radyo Hayat 2005 Öykü Ödülü”nü kazandı. 2007 Tüyap Kitap Fuarının Akdeniz teması dolayısıyla “Edebiyatta Akdeniz” başlıklı bildiri sundu. Yas Ayini kitabı Rusça, Azerice, Almancaya; Can Ağrısı kitabı ise Rusça, Azerice, Almanca ve Fransızcaya çevrildi. İstanbul’da yaşıyor. Eserleri Yüreğimin Mevsimi-öykü (2001) Kuruluş/Kurtuluş-piyes (2001) Hüsn ile Aşk-öykü (2003) Âdem ile Havva-öykü (2005) Yas Ayini-öykü (2005) Can Ağrısı-öykü (2007) | Yorumları
Yorum yazabilir, veya kaynak gösterebilirsiniz.

““Edebiyat öğretilebilecek bir şey /meta değil. Ancak hissettirilebilir.”” başlıklı yazıya ait 2 yorum var

  1. ahmet akat | Pazar, Ekim 5, 2008, 17:55

    Recep Şükrü çok aykırı söylemiş. sanatkarca söylemiş. ben bir edebiyat öğretmeni olarak onun gibi düşünmüyorum, tabi düşünmediğimin bir önemi varsa. Recep Şükrü bir yazar, bir öykücü, bir eleştirmen. ben ise düz bir öğretmenim. gene de fikirleri bana ters geldi. edebiyat öğretilemez diyor. ben de öğretilir diyorum. Recep Şükrü edebiyat hissettrilir diyor, ben de öğretilebileceğini iddia ediyorum. bakalım ne olacak. Recep Şükrü’nün gazabına uğramaktan da çekiniyorum doğrusu. Bir yazarın diline düşmekten korkarım. hayırlısı neyse o olsun. sahi Recep Şükrü evli mi, evliyse kaç çocuğu var? çocuklarının adı nedir? bildiğim kadarıyla İstanbul’da yaşıyordu. hangi semtte ikamet ediyor acaba! selamlarımla Ahmet Akat/edebiyat öğretmeni/Yozgat

  2. ahmet akat | Perşembe, Kasım 20, 2008, 15:59

    Ahmet Hocam
    gazabımdan korkma. fikirlerine saygı gösteriyorum. fikrini söyleyebilen insana htiyacımız var.

Görüşünüz