Özgürlük başa bela
168 izlenim
Amerikalı bilimkurgu yazarı Richard Matheson çekip küçülen bir adamın hikâyesini anlatır. Başta iri cüsseli biriyken günden güne küçülme hastalığına yakalanır bu adam; o küçüldükçe etrafındaki her şey büyür. Doktorlar hastalığına çare bulamaz. Öyle küçülür ki, sonunda her şeyden kaçıp evinin mahzenine sığınır. Orada da rahat edemez; karşısında çok küçük göründüğü bir örümcekle başı derde girer.
Bu çekip küçülen adam ‘birey’ denen şey olabilir mi? Evet, tam da o! Matheson’un romanından hemen sonra bireyin tarihine eğilip katettiği yolu okursanız, onun ‘çekip küçülen adam’ olduğunu anlarsınız.
Adamımız (yani birey) başta tutukludur! Gelenek, toplumsal düzen, din, kurumlar etrafında çit örmüş, ona bir hayat dayatmaktadırlar. Kendini yaşamamakta, kendisi için öngörülene yazgılıdır. Sevmediği yemeği yemek zorunda kalan misafir gibi mahkûmu olduğu yaşamı yutkunmaktadır. İçinde kocaman bir isyan büyümekte, bu isyan her geçen gün biraz daha etrafındaki çite yönelmektedir. Bu çiti yıkmak, yıkıp çitsiz bir hayata, kendine, sadece kendini yaşamaya geçmek istiyor. Tanrı’dan, dinden, gelenekten, toplumsal düzenden, bütün kurumlardan soyunmaya koyuluyor. Özlemini dile getirip buna çalıştıkça canını sıkan çit bir yerlerinden yırtılıyor, çitin yırtılan yerlerinden özgürlüğün destansı ve şiirsel esintisi giriyor. Yüzü, içi bu rüzgârla serinliyor. Özlemi daha da büyüyor, sesini biraz daha yükseltiyor: Özgürlüüük!…
Özgürlüğü elde etmesi kolay olmuyor, büyük bir bedel ödüyor. Şimdi Tanrısız, dinsiz, geleneksiz, toplumsal düzenden uzak, kurumlardan bağımsız bir halde çırçıplak yaşıyor. Artık hiçbir yere ait değil, hiçbir şey onun adına bir hayat kurmuyor. Tek başınadır, kendisiyledir. Kocaman bir hayat karşısında, yalnız başınadır. Önceki kendini, yani birey olmayan halini öldürmüş, yeni bir ben kurmak durumundadır. Hayat bin bir soruyla üzerine gelirken korunaksızdır, çırçıplak bir halde kendisi olarak her şeye karşı durmaktadır. Evet, daha önceleri özgür değildi, ama korunaklıydı, çok fazla bir şey yapmasına gerek yoktu; içinde ve ait olduğu yapılar hayatın saldırılarını karşılıyordu. Oysa şimdi öyle değil, özgürlüğe kavuşmak adına bütün o korunaklardan kurtulmuştur veya onlardan mahrumdur. İlk kez hayatın büyüklüğünü fark eder, kendisinin ise küçüklüğünü… Sanki o korunaklardan, ‘kendi kendisinin efendisi olma’ iznini almasının cezasını çekmektedir. Romancı, denemeci ve filozof Pascal Bruckner’in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kitabı Masumiyetin Ayartıcılığı’nda, ‘çekip küçülen adam’ın kendisi olan bireyin bu halini şu cümlelerle anlatır: ‘Birey, her türlü yükümlülükten kurtulup da kendini tek kendi aklının ışığında kendinin kılavuzu bulur bulmaz bir yer, bir düzen, bir tanımın güvencesini de yitirmektedir. Özgürlüğünü kazanırken güvenliğini yitirmiş, bitmez sıkıntılar çağına girmiştir.’
Evet, birey özgürlüğün birçok nimetine sahip olmuştur, fakat bu nimetlerin bedeli büyük bir güvensizlik olmuştur. İçinden çıkıp geldiği yapıların kendiliğinden verdiği güvenden olmuştur. Artık bu güveni kendisi sağlamak durumundadır. Özgürlük nimetler verir, ancak kendisine sahip olandan da sorumluluk almasını bekler. Gel gör ki, birey, sadece özgürlüğün nimetlerine tutulmuş, sorumluluklarına ise yanaşmamaktadır. Yanaşmamakta çünkü buna gücü yoktur. Hayatın o büyük mü büyük ağırlığına yetecek kuvveti nereden bulacaktır? Elinde sadece aklı vardır, aklının ışığı ise hayatın hepsine ışık düşürememektedir. Bruckner şunu diyor: ‘Modern dünyada insanlar neden mutlu değiller? sorusuna şu yanıtı verebiliriz: Çünkü her şeyden kurtuldular ve şimdi özgürlüğü yaşamanın çekilmez olduğunu farkediyorlar. Özgürleşmenin, bizi baskıdan kurtardığı zaman, bir çeşit destansı ve şiirsel bir büyüklüğü olmasına karşın, özgürlük, yüküm altına soktuğu ve zorladığı için, istekleriyle kan kusturur bize. Bu yükselme (yani özgürleşme) bir felekettir de.’
Omuzlara düşen hayatın ağırlığı karşısında birey sadece haklarını çığırmakta, görevlerini ise hep unutmaktadır. Bruckner’, Masumiyetin Ayartıcılığı’nda altını çizdiği iki kavramı, ‘çocuksulaşma’ ve ‘kurbanlaşma’yı bireyin bu halinden çıkarmaktadır: ‘Özgürlüğün sıkıntılarından hiçbirine katlanmadan nimetlerinden yararlanmaya kalkışmayı, masumiyet diye adlandırıyorum ben. İki yönde gelişiyor bu masumiyet: çocuksuluk ve kurbanlaşma… Var olmanın güçlüklerinden kaçmanın iki yolu, iki pek mutlu sorumsuzluk stratejisi…’ Çocukları bilirsiniz, her şeyi isterler. Bunu yaparlarken de hiçbir bedel ödemezler, bu bedeli anne ve babalarına ödetirler. Birey de öyle, hem bütün toplumsal düzenlerden (aileden, gelenekten, kurumlardan) kurtulup kendini sınırsızca yaşamak ister, hem de ihtiyaç hissettiği güven ve huzur için elini taşın altına koymaz, buna cesareti olmaz. Modern birey öyle değil mi? O kadar çok istiyor ki! Bir süpermarkete dönüşmüş dünyanın tümüne saldırıyor, o kadar ürün arasında koşuştururken bir türlü istekleri bitmiyor, ‘onu da onu da istiyorum!’ diyor. Özgürlüğün nimetleri olarak bilinen hiçbir şeyden vazgeçmiyor. Çocuksu bireycilik denen şey tam da budur: Vazgeçmekten vazgeçme ütopyası…
Bruckner’in ‘kurbanlaşma’ dediği şey ise, süpermarkette anne-babasıyla dolaşan, istekleri karşılanmadığı için kendini yerden yere vuran çocuğun ağlamaklı halidir. Birey kendini mağdur görmektedir. Büyük acılar çektiğini, bu sebeple hiçbir bedel ödemeden çok şey istemeye hakkının olduğunu söyler. Hayatın ağırlığı ve büyüklüğü karşısında içine düştüğü eziklik ve hiçlikle ağıt yakmakta, sabahtan akşama yakınmaktadır. Bruckner bunu, ezilen ve sömürülen azınlıkların (mesela diyor, Yahudiler ve Sırplar) kendilerinde ezme ve sömürme hakkını bulmaları gibi bir garip durumla örneklendiriyor. Birey de ezildiğini ve sömürüldüğünü iddia ediyor, bu iddiasından hareketle de, hiçbir sorumluluk almadan nimetleri isteyebileceğini söylüyor.
Bireyin, yani Matheson’un hikâyesini anlattığı ‘çekip küçülen adam’ın geldiği yer, çocuksuluktur: Özgürlüğün nimetlerinden istifade etmek ama sorumlulukları yerine getirmemek… Hakları istemek ama görevlerden kaçınmak… Şimdi böylesi bir birey, hep isteyen hep tüketen bir insan, nasıl bir hayat kuracaktır? Daha uzun daha yaşanılır bir dünya düşü olmayan modern bireyin bugünkü dünyası gösteriyor ki, kıyamet yakındadır. Bütün bir dünya aç gözlü bu birey tarafından kemirilmekte, her tarafa savaş bulaştırılmaktadır. Hayır, iyimser bir dünya, başka bir dünya bu insanla mümkün görünmemektedir. Pascal Bruckner, Masumiyetin Ayartıcılığı’nda, yaşanılır bir dünyayı imkânlı kılacak sağlıklı birey için şunu önermektedir: ‘Bireyi güçlendirmek, onu tek başına bırakmak değil, başkalarıyla yeniden bağlantılandırmaktır; borcun, yani sorumluluğun anlamını yeniden öğretmektir ona; onu çok daha geniş bir bütünün parçası yapan çeşitli ağlara, bağlılık ve üyeliklere yeniden kaydetmektir; kendisiyle sınırlamak değil, dışarıya aralamaktır.’





Yorum Ekleyin
Yorumlar Gravatar desteklidir. Gravatar kullanın.