Öykü yazan şair Mustafa Oral: Edebiyat ebediyet vaat etmeli

0

Yusuf Tosun öykülerin için “kıssa öykü tarzını yokluyor” diyor. Ben kimi metinlerinde postmodern anlatı tarzına yaklaşan bir söylem okuyorum. Aslında postmodern anlatı da geleneksel söylemlerden (metinlerarasılık vs. gibi) bir şekilde besleniyor. Sen nasıl bakıyorsun öykümüz açısından bu gelenek ve şimdiki zaman ilişkisine?

Zaman ne kadar değişirse değişsin insanın temel ağrıları hiç değişmiyor. Olsa olsa ağrıların dillendiriliş şekilleri değişiyor. Ama hiçbir şey sadece o insanla başlamıyor. Insan kâinata eklemlenerek büyüyüp gittiği gibi edebiyat türleri ve şekilleri de birbirine eklemlenerek ilerliyor. Öyküde kıssa öykü tarzını yokluyorum. Modern bir kısssahan gibi yazmaya çalışıyorum. Yazdığım şeylerin bir ağrıya merhem olmasını istiyorum. Yeni yaralar açsın istemiyorum. Bir ağrıyı dindirsin istiyorum, yeni ağrılar başlatsın istemiyorum. Bunun için benim hayatımda etkisi olan değişik zamanlara, mekanlara ve kişilere görnderme yapmaya çalışıyorum. Kendimin yanılma ihtimaline karşı gönderme yaptığım şeylerden medet umuyorum. Yaptığım şey tahkiye üslubuna yakın duruyor. Bunu zaman zaman gerçekdışılığa dayalı, zaman zaman da gerçekliğe bağlı kalarak yapmaya çalışıyorum. Öte yandan her zamanın bir hükmü var. Ilcaat-ı zamana muvafık hareket etmek de gerekiyor. Bunun için anlatttığım şeyleri modern ve postmodern açılımları da içerecek şekilde kurgulamaya çalışıyorum. Bu yüzden modern anlatı tarzını da önemsiyorum. Gelenek için belirleyiciği olan kalbti. Bu gün akıl kalbin önüne geçmiş durumda. Oysa bu gün için olması gereken şey insanın akıl, ruh, kalb, sır, nefs gibi bütün azalarına işlevsellik kazandırarak dengeli bir söylem ile söyleyebilmek. Kanaatimce bunu başarabilenler kalıcı olacak. Ben bunu başarmaya çalışıyorum. Bundan dolayıdır ki kah kalb üstü kalıyorum, kah bilinç altı konuşuyorum. Kah nefse atıfta bulunuyorum, kah hayale vurgu yapıyorum. Rüyayı önemsediğim kadar duayı da önemsiyorum. İşin özü şu ki amele merci olmayan ilim insana hiçbir fayda sağlamıyor. Keza insan olmaya ve kalmaya, insanı edebe, terbiyeye davet etmeyen bir edebiyat metni de ebediyet vaat etmiyor. Gelenek bu işlevsellik üzerine kuruluydu. Hemen umumiyetle anlatı (tahkiye) tarzını kullanıyordu. Modern ve post modern edebiyat söylemi bu sese kulak vermeli. Bu sese kulak verdiği müddetçe edebiyat ebediyet vaat edebilecek. Heveslerine ve güdülerine teslim olmuş bir toplum insanlığın ve kültürsüzleşmenin dip noktasına varmadan kültürel bir açılım yapamaz. Günümüz edebiyat metinlerinin çoğunda belirleyici olan “geleneğin bir parçası olma” kaygısı değil. Bu anlamda insanileşmenin ve kültürsüzleşmenin dip vurduğu bir yerde duruyor edebiyat. Bununla beraber son 30 yıla baktığımızda geleceği geleneğin belirleyebileceğini de söyleyebiliriz. Zira 30 yıl önce Rasim Özdenören, Ali Haydar Haksal, Hüseyin Su ve Mustafa Kutlu yoktu, ama bu gün varlar. Bu ustalar geleneği ihya, geleceği inşa edebilecek bir birikime sahip olduklarını yaptıklarıyla gösteriyorlar.

“Aşktan Öte Bir Yol” “sen”in üzerine kurulmuş bir kitap sanki. Bir anlamda bilmemiz istediğin kadar özyaşamöykünün kısa anlarını veriyorsun okuyuca. Sen neler söylemek istersin kitabındaki “sen” ile ilgili olarak?

İnsanın diğer varlıklarla, özellikle de karşı cinsle olan ilişkisi muhatap ve muhabbet merkezinde ilerliyor. Çoğu kere muhatap bile alamayacağımız kişilere muhabbet besleyip âşık oluyoruz. O muhabbet duygusuyla sevdiğimizi değiştirmeye ve dönüştürmeye, kendimize muhatap etmeye çalışıyoruz. Bunu ne kadar başarabiliyoruz tartışılır. Ama iyi-kötü hemen hepimiz böyle bir imtihandan geçiyoruz. Hem muhatap alacağımız, hem de muhabbet edeceğimiz insan sayısı şu dünyada o kadar az ki. Kitaptaki “sen” muhatap alınan ve muhabbet edilen bir şeyi tasavvur ve temsil ediyor. Kitaptaki “sen” bazen “sen”, bazen “ben”. Bazen Leyla, bazen Mevla… Bazen “sen”i “ben”den, “ben”i “sen”den, “Leyla”yı “Mevla”dan, “Mevla”yı “Leyla”dan ayırmak o kadar zor oluyor ki. Kimin kim olduğunu şaşırıyor insan. Bir şeylerin adını koymak da zorlanıyor. İşte bu zor zamanlarda yazdım bu öyküleri. Eğer kitaptaki “sen” Leyla ise o Leyla’nın kim olduğu çok da önemli değil artık. Bunu yayıma hazırlamadan kısa bir süre önce bütün dem ve damarlarıma varıncaya kadar anladım. Şimdi kimin kim olduğu önemli değil. Kendimizin ne olduğu önemli. Hayat bizimle başlıyor ve bizimle bitiyor. Her insan hesabını tek başına veriyor. Doğarken yalnız doğuyor, ölürken yalnız ölüyor. Mezara da yalnız giriyor. Ebed yolculuğu da yalnız oluyor. Bunun için kitaptaki “sen”i çok fazla sorgulamıyorum. Bu sorgu kitaba kadar sürdü ve sorun çözüldü. Bu kitap ile şu hakikati bir daha anladım ki, sen Mustafa (sav) olduğun müddetçe, Hatice (ra) gelir seni bulur. Sen Hatice (ra) olduğun müddetçe Mustafa (sav) gelir seni buluyor. Sen duru ve saf olmaya çalış. Zira aslolan insan olmak ve insan kalmak. Kitaptaki o “sen” kimdir, nerelerdedir, ne hallerdedir, bilemiyorum, ama ben buradayım ve yaşıyorum. Mustafa (sav) olmaya çalışıyorum. O da Hatice (ra) ise eğer, gelir beni bulur. Gelip beni bulursa, dünyalar (iki dünya) benim olur. Ama gelmezse de dünyam başıma yıkılmaz.

Bir dönem çıkışında yer aldığın Kelime ve Aryaevi edebiyat dünyasında özgün yere sahip dergilerdi. Farklı bir edebi söylemi temsil ettiklerini düşünüyorum bu dergilerin. İleriye yönelik böyle bir dergi projeniz var mı?

Kelime ve Aryaevi özgün bir dergiydi diyebiliriz. Ne var ki temsil etmeye çalıştığı edebi söylem bir geleneğe dayanmıyordu. Çok bakir bir alanda ilerliyordu. Sonunda Türkiye’deki birçok derginin başına gelen şey onun da başına geldi. Böyledir, garibi düğünde kimse oyuna kaldırmaz, eğer ölse cenazesini kimse kaldırmaz. Kelime ve Aryaevi dergileri garip geldiler, garip gittiler. Bir gün dönecekler belki ama o gün onlarda o eski cemal, bizde o eski mecal olur mu bilemem.

Konuşan: Mustafa Oral,

Konuşturan: Selçuk Küpçük,

Yazar Hakkında

Mustafa Oral

Mustafa Oral

1974 Balıkesir doğumlu. İşletme Fakültesi mezunu. Maliye Bakanlığı'nda Denetmen olarak çalışıyor. | Yorumları

Yorum Ekleyin