January 9, 2009, 23:16

Öykü yazan şair Mustafa Oral: Edebiyat ebediyet vaat etmeli

Cumartesi, Ocak 13, 2007, 1:12
Dizin: Söyleşi | 0 Yorum | 1,174 okuma

MUSTAFA ORAL benim, KELİME ve ARYAEVİ dergileri sürecinden tanıdığım şair, öykücü ve dergicilerden. 1990’ların sonuna doğru çıkan bu iki dergi de o dönem için belli isimleri toplayıp, nitelikli ürünler ortaya koyan sıkı dergiler idi. MUSTAFA ORAL gerek kendilerinin çıkardıkları dergilerde ve gerekse Yedi İklim, Dergah gibi başka dergilerde şiirleri ile dikkat çekmiş ise de bu zamana kadar şiirlerini kitaplaştırmak konusunda bizi şaşırtarak ısrarlı davranmadı. Biz O’ndan şiir kitabı beklerken O biteviye öykülerini kitaplaştırıyor. Bir şairin öykü yazması aslında kullandığı dil’in kalitesi bağlamında oldukça manidar bir özellik. Dolayısı ile karşımıza şiir ve öykü arasında ve ikisinin tekniğinden yararlanan apayrı metinler çıkabiliyor. Bir süre evvel “AŞKTAN ÖTE BİR YOL” isimli öykü kitabını çıkaran ORAL ile bu kitapta yer alan öykülerini ve başka konuları konuştuk…

Sevgili Mustafa son zamanlarda aşk temalı o kadar çok kitap çıktı ki ben artık yayın dünyasında aşk duygusunun da nesneleştirilmeye başlandığını görüyorum. Kitabındaki öyküler kuşkusuz bütün bu sürecin uzağında bir söylem ile yapılanmış ama bir yazar olarak sen nasıl bakıyorsun bahsettiğim soruna?

İnsan kendini mana âleminde bir şeye nispet ettirme, özellikle de kalbine karşılık gelecek karşı cinsten birisini arzu etme duygusu ile yaratılmış. Bu nispet ettirme ve arzu etme duygusunu “aşk” olarak tarif ediyoruz. Buradan bakılınca “Aşkın tarihi insanlığın tarihi ile başlar” şeklinde bir nitelemede bulunabiliriz. Bunun içindir ki aşk her dönemde geçer akçe olmuştur. Geçmişten günümüze kalan en önemli eserlerin aşk vurgusunun belirgin olduğu eserler olması da bunu gösteriyor. Vurgular bir tarafa gerçekte aşkın birçok çeşidi var. Ne var ki bu gün çoğu kere aşkın bu çeşitlerine tenezzül edilmiyor. Aşk karşı cinse olan tensel bir ilgi ile sınırlandırılıyor. Hal böyle olunca, bu gün ne Mevlana’nın Mesnevi’si, ne sermest-i camı aşk olan Molla Cami’nin Baharistan’ı, ne de Şeyh Galip’in “Hüsn-ü Aşk”ı türünde bir kitap yazılabiliyor. Kitaba “Aşktan Öte Bir Yol” ismini verirken hem bu eserlere, hem de aşkın bu gün pek de tenezzül edilmeyen çeşitlerine gönderme yapmaya çalıştım. Böylece her şeyin aşk olmadığını, çoğu kere aşkı aşmak gerektiğini, aşkın nesneleştirilmeye çalışılması karşısında aşkın yetmeyeceğini anlatmaya çalıştım.

Aslında senin dergici bir geçmişin var. Kelime ve Aryaevi dergilerinin çıkışında yer aldın. Orada ve başka önemli dergilerde şiirler yayınladın. Ben açıkçası şiirlerinin kitaplaşmasını beklerken öykü üzerinde ısrar ediyorsun. Ne söylemek istersin bu konuda?

Hem öykülerimi, hem de şiirlerimi okuyan işin ehli kişiler beni daha çok şiire yakıştırıyor. Ne var ki ben şimdilik öyküleri kitaplaştırmayı tercih ediyorum. Şüphesiz bunda şiir ve öykü arasındaki farklılıklar belirleyici oldu. Kanaatimce sanat eserleri içinde şiir sahtesi ile sahihinin en çok karıştırıldığı alan. Özellikle gençlik dönemlerinde yazılan şiirlerde bu yanılgıya daha fazla düşülür. Döneme rengini veren şiirlerin taklidini veya sahtesini yapan bazı şairler bu yanılgıları bütünler. Şiir antolojilerine baktığımızda geçmişte çok ilgi gördüğü halde bu gün antolojilere mahkûm bu türden birçok şair görülür. Oysa şiir gerek metin, gerekse de içerik itibariyle öyküye nazaran daha saf, daha rafine ve daha uzun ömürlü olan ya da olması gereken bir tür. Yedi İklim ve Dergâh gibi nitelikli birçok dergide şiirler yayımlamama rağmen şiir kitabı yerine öykü kitabını tercih etmemi bununla açıklayabiliriz. Sahih şiir “Hızırla Kırk Saat” misalinde olduğu gibi def’aten ve sünühat kabilinden gelen bütün manevi muktesebatın bir meyvesidir. Bunun içindir ki şiirin kendine özgü bir zaman birimi vardır. O “zaman” hiçbir zaman “bir başka zaman” olamaz. Zira şiirde metin ve içerik bir bütündür. Daha sonra müdahaleye gelmez. Oysa öyküde asıl olan kurgudur. Kurgunun içini zamanla doldurabilirsiniz. Ama şiir yap-boza gelmiyor, hata kaldırmıyor. Şiir kitabı için biraz daha beklemek gerekiyor galiba. Şu da var ki zaten öyküde şiirden bozma manzum bir dil ile konuşmaya çalışıyorum. Bu da benim “şiir kitabı çıkarma ağrımı” bir nebze de olsa gideriyor.

Öykülerin mektup, günlük ve bir içdöküm olarak çıkıyor karşımıza. Aslında kitap belki bütünüyle bir öykü üzerine oturuyor. Ama değişik anlatı tavırlarından yararlanıyor kimi zaman. Sen teknik olarak nasıl bir öykünün izini sürmek istiyorsun? Kitabın izsürümünün neresine denk düşüyor?

Haklısınız. Bu kitaptaki öykülerde mektup, günlük, iç döküm ve iç konuşma havası var. Benim gözümde bu kitap “bir öykünün romanı”. Kitapta tek bir öykü anlatılıyor aslında. Öykülerin her biri tek başına birer öykü olmakla beraber, kitabı bir bütün halinde roman olarak kurgulamaya çalıştım. Edebiyatta bir dönem tercih edilen mektup tarzı romanı (Mektup Roman) öyküde yapmaya çalışıyorum. Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları”, Andre Gide’in “Pastoral Senfoni”si, Dostoyevski’nin “Netochka Neznova”sı ve Bediüzzaman’ın “İhtiyarlar Risalesi” beni böyle bir dil ve uslüba götürdü. Bu kitaptaki öyküleri ben “olay öyküleri” merkezinde değerlendiriyorum. Dergilerde felsefi ve tasavvufi arka planının önemli olduğu “olgu öyküleri” de yayımladım. Ama şimdilik bunları kitaplaştırmayı düşünmüyorum. Şiir kitabı çıkarmak noktasında yaşadığım çekinceleri burada da yaşıyorum. Bu kitaptaki sıcak, samimi dil beni daha fazla cezbediyor. Bunu daha gerçekçi buluyorum. Bu tarzın “meselemi” daha iyi anlattığını sanıyorum. Öykünün ve hayatın merkezine insan olmaya ve kalmaya çalışan kendimi ve insan olmasına ve kalmasına çalıştığım “sen”i koyuyorum. “Sen” ve “ben”. Iki gönül bir olunca insan kâinata meydan okuyabilecek bir kudrete sahip oluyor. Öyküde beni bu kudrete götürecek bir tekniğin izini sürüyorum. Geleneğimizde “Mektubat” tarzı çok yaygın. Mevlana, İmam Rabbani ve Bediüzzaman “Mektubat” isimli kitaplar yayımlamışlar. Hatta İmam Rabbani kendinden asırlar sonra gelen Bediüzzaman’a bir mektup bile yazmış. Ben “Aşktan Öte Bir Yol” kitabını bir “Mektubat” olarak görüyorum. Ama ucu öyküye çıkan bir “Mektubat”. Bu tarzı bu gün oturtmanın ve sürdürmenin çok zor olduğunu da biliyorum.

Sadık Yalsızuçanlar kitabına önsöz yazmış. Bir kısa öykünün -aslında kimi metinlerine “anlatı” demek daha doğru olabilir- ismi de “Rüya ve Sinema”. Kimi yerlerde Sadık beyin göndermelerde bulunduğu yerlere de açılıyor metinlerin. Sadık Yalsızuçanlar ile Mustafa Oral’ın metinleri arasında nasıl bir ilişki kurmamız gerekli?

Sadık Yalsızuçanlar ile yaklaşık olarak aynı kaynaktan beslendiğimizi sanıyorum. Aynı kaynaktan beslenenlerin aynı şeyleri söylemeleri de kaçınılmaz oluyor. Sadık Yalsızuçanlar benim yapmayı/yazmayı düşündüğüm birçok şeyi benden çok önce yapmış/yazmış birisi. Bu yönüyle Yalsızuçanlar benim için hem bir engel, hem bir imkân. Engel, çünkü gerek mizaç, gerekse de tecrübe itibarıyla ona çok benziyorum. Bu durum beni onun gibi söyleme durumuna sürüklüyor. Bu da uslübumun oluşmasını olumsuz etkiliyor. Bir imkân, çünkü benim anlatmak istediğim şeyi en güzel o anlatabiliyor. Bir yazar olarak onunla aynı dili ve uslubu paylaşmak risk, ama aynı rahleden geçmiş bir insan olarak onunla aynı şeyleri düşünüp yaşamak bir imkân. Yine de ben her zaman “imkanın” yanında, rahlenin başında olmayı tercih ederim. Çünkü her muhdi (hidayete ermiş) yazar her haliyle her zaman hadi (hidayet verici) olamıyor, ama hemen her rahle ehli hemen her haliyle gönüllere sıcaklık verebiliyor.

Sayfalar: 1 2

Mustafa Oral

Mustafa Oral

1974 Balıkesir doğumlu. İşletme Fakültesi mezunu. Maliye Bakanlığı'nda Denetmen olarak çalışıyor. | Yorumları
Yorum yazabilir, veya kaynak gösterebilirsiniz.

Görüşünüz