January 10, 2009, 3:02

On a dark desert highway

Perşembe, Mayıs 15, 2008, 13:44
Dizin: Hikâye | 2 Yorum | 361 okuma

“on a dark desert highway, cool wind in my hair
warm smell of colitas, rising up through the air
up ahead in the distance, i saw a shimmering light
my head grew heavy and my sight grew dim
i had to stop for the night
there she stood in the doorway;
i heard the mission bell
and i was thinking to myself,
‘this could be heaven or this could be hell’ “

Eagles’den dinliyoruz. Hotel California. Duyduk kendilerini uzun zaman sonra, açık bir pencereden. Bulduk dinledik. Açtık sesini sonuna kadar. Araf’tayız. Her daim araftayız. Niye çoğul konuşuyorum ki ben? Çoğullukla ve çoğunlukla Araf’tayız, belki bundan. İki arada bir derede. “Cennet de olabilir bu, cehennem de..” Ağırlaşan, ağrıyan baş ve bulanıklaşan görüşle… Colitaların sıcak kokusu yükselmese de, havaya her daim biraz duman, biraz delilik, biraz dağları yerinden edemeyen “of”lar… Colita’yı (s’ sini atarsak) i’sini uzatarak söylediğinde dişisel, güneyamerikasal bir isim çıkıyor sanki ortaya. Coliiita…(oysa bir uyuşturucu ismi imiş bu colitaS) Tünelin/yolun/ilerinin sonunda, ne zaman parlak bir ışık görsem Coliiita, sönüveriyor birden. Bilmem neden? Oysa durmalıydım. Gece için, gündüz için, kendim için, durmanın bizatihi kendi için. Fakat hep bir görev zili Coliiita… ve kendi kendime düşünüyorum; cennet de olabilir bu, cehennem de…

Karanlık bir çöl otoyoluna ihtiyacım var Coliiita. Hatta develerle gidilen kervansal bir çöl yoluna da razıyım. Çölsüz yola, çöpsüz üzüme… Kamyon kasasında yapılan bir yolculuk da olabilir. Hani arkasında içli yazılar olan. İçsiz yazılı kamyon bile olur. Yazıyı içindeyken okuyamaz nasılsa insan. İnsanın yazıları içinde saklı. Jenerik desen bir alem.

Bozalım ezberi Coliiita. Kıralım zinciri….

”karanlık bir çöl otoyolunda, serin rüzgar saçlarımda
colitanın sıcak kokusu, yükseliyor havaya
ileride bir mesafede, parlak bir ışık gördüm
ağırlaştı başım ve bulanıklaştı görüşüm.
gece için durmalıydım
orada, kapının önünde durdu
görev zili duyuldu
ve kendi kendime düşünüyordum ki
‘cennet de olabilir bu, cehennem de’”

“then she lit up a candle and she showed me the way
there were voices down the corridor,
i thought i heard them say…
welcome to the hotel california
such a lovely place
such a lovely face”

Renkli mumlar yoktu ben küçükken. Esanslı, şekilli olanları da… (Tevellute gelecek konu yine galiba ama parantezi kapatmadan, es geçebilirim bunu galiba ) Hep beyazdı. Hep elektrik kesintisinde yakılırdı. Hep bir mum arama ve onu müteakip kibrit arama (yok yahu, önce kibrit aranırdı galiba, ki onu yakıp mı mum arardık napardık?) telaşesi olurdu.

Şimdilerde kesilmiyor elektrik. Şimdi insanlar arasındaki elektrik kesik. Trafolar patlak. Sigortalar atık. O yüzden renkli, esanslı, şekilli, kaplı kacaklı mumlar telaşesiz yanıyor. Sanki eskisi kadar titremiyor mum alevi. Öyle süslü püslü, kurumlu, kendince yanıyor. Değişmeyen tek şey, mum hala dibine ışık vermiyor.

Mudo Concept’te Müjgan’la görüp aldığımız Yankee marka mumlardan birinin ismi “Good Morning” diğeri “Brazilian Passion Fruit”. O kadar afili yani. Daha ekzantrik isimli, egzotik kokulu olanları vardı galiba da en hoş kokulu olanlar bunlardı. Bu mumlara rüzgar değse kokuyor good good, brazilian brazilian…

Nerede o eski beyaz, kokusuz, adsız mumlar? Daha içli yanıyordu sanki onlar…(Tevellut kaç benim yahu!)

Candle in the wind, Diana’nın arkasından Elton’un arkasından söylediği şarkı değil miydi? Bir tatil günüydü. Ölüm haberini bir pencerenin arkasından aldığım…Nereden hatırladım şimdi? Candle’den. Ok.

“sonra bir mum yaktı ve bana yolu gösterdi
koridor boyunca sesler vardı
sanırım şöyle dediklerini duydum onların:
california oteline hoşgeldiniz
ne kadar hoş bir yer
ne kadar hoş bir çehre”

“plenty of room at the hotel california
any time of year, you can find it here
her mind is tiffany-twisted, she got the mercedes bends
she got a lot of pretty, pretty boys, that she calls friends
how they dance in the courtyard, sweet summer sweat.
some dance to remember, some dance to forget
so i called up the captain, ‘please bring me my wine’ “

The Eagles - Hotel California
The Eagles - Hotel California
Çocukluğum çok odalı (kaçtı sahi?) üç katlı bir evde geçti. Oda oda dolaşmaya çıkınca, sabahtan öğlene yol alıyordu zaman. Öyle zaman alıcı bir şey idi. Her odanın ayrı bir rengi/ iklimi vardı. Her odanın duvarına, eşyasına sinmiş yaşanmışlıklar…Çocukluk sezgisel bir şeydir. Bilgi az yer kaplar. Bu yüzden saf gerçek vardır çocuklukta. Bilginin bulandırmadığı… Düşünselden ziyade düşseldir bir de…

Tevellüt kaç kızım? Hangi çocukluk bu? Valla pikaçular action man’lar yoktu. O kadar eski yani. Teksas, Tommiks var idiyse de o dönemde ben bir tek Red Kit’i bilirim. Üstelik keşti o dönem. Ağzında sürekli bir sigara…Bıraktı sonradan. Ben başladım. Fakat Red’i biraz aptal bulurdum ben. Dalton’ları yakalarken zekice mi davranıyordu? Yooo bana göre zeka, onları elinden kaçırıp kaçırıp yeniden yakalaması olamazdı. Ömrü onların peşinde geçti. N’oldu? Geçen gördüm tv’de ağzında bir başak sapı, hala onların peşinde… Dalton’lar zeki yani bence. Red, saf bir salak olmalı.

Odalar, diyordum. Odalar az olsa idi, sanki daha mı mutlu olunurdu, kimbilir. Batı tarafındaki odaların karanlığı, yönünden dolayı mı idi? En aydınlık oda, dedemin odası idiyse, ki öyleydi, o oda doğuda mı idi? Aklımın pusulası şaştı şimdi. Pencere kenarları yeşil boyalı ahşap mıydı, kahve boyalı ahşap mı? Aşı boyalı neydi, şimdi ona takıldım. Pencere yukarı doğru açılır, bir mandal yandan öne alınıp tutturulurdu. Bazı odaların bazı pencereleri açılmazdı. Pencere kenarlarında kahverengi macun vardı. Yeni çekildiğinde yumuşak olurdu. Kimse görmezken ben, onları alıp elime küçük solucanlar yapardım. O zamanlar oyun hamuru yoktu tabii. Ama hayal gücümüz vardı. Bu cümleyi ettim ya ben, yaşlanıyorum herhalde.

Odalar, diyordum. Ne kadar çok oda görürseniz küçükken, hele hepsinin bir sahibi var ise, o kadar çok odacık/insancık oluşuyor beyinde. Kapıları, pencereleri, iklimleri olan. Aydınlık, karanlık, kilitli, açık… some door to remember, some door to forget…

Ve;
“some dance to remember, some dance to forget…”
Her kişinin harcı değil dansetmek. Er kişinin harcı. Trakyalı birinin demesiyle aynı manaya gelir ama, değilim ben Trakyalı.
Bazen “konuşma” bazen “savaşma” bazen “bakışma” bazen herşey bir dansa dönüşeviyor. Uyumluysa adımlar, melodi doğru ise seyirlik, yaşamaklık…

“Yüzüm sana çevriliAdımım sanaIrmaklarınaBir lokma suya geldimSu denmezKabul ola affola..” diyor ya Cahit Zarifoğlu…Ve fakat anlamam ben Zarifoğlu’nu öyle çok fazla. Anlaşılmazdır bencileyin. Bazı bazı, bazı dediklerini…
Böylece hatırladım/hatırlattım kaptana, gemin batık senin. Ezberin ezber. Yolun çıkmaz. Özün anlamsız. Sözün özsüz. “some dance to remember, some dance to forget…”

Aaah! saçmalıyorum. Lütfen kahvemi getirin bana.

bir çok oda var otel california da
yılın herhangi bir zamanı, bulabilirsiniz burada
aklı “tiffany-dalgın”, “mercedes kavisleri”
bir sürü tatlı çocukları vardı, arkadaş diye çağırdığı
sahnede nasıl dansettikleri, tatlı yaz teri
bazı danslar hatırlamak içindir, unutmak içindir bazısı
böylece hatırlattım kaptana ‘lütfen şarabımı getirin bana’

“he said,’we haven’t had that spirit here since nineteen sixty nine’
and still those voices are calling from far away,
wake you up in the middle of the night
just to hear them say…
welcome to the hotel california
such a lovely place
such a lovely face”

Tevellüt 1975. 29’u Ekim’in… Ve o sesler çok uzaklardan çağırıyor hala…Adım temenniden ibaret sadece. Hoş geldiniz. Ne kadar hoş bir yer ise dünya, o kadar hoş geldiniz. Hoş, geldiniz ama hoşnutluk dereceniz umurumuzda bile değil.

Ne kadar hoş bir yer, la la la…
Ne kadar hoş bir çehre, lay lay la…

Doğarken ağlamamış olmak, büyüyünce gülmeyi gerektirmez. Doğuştan “ağlak” değilsinizdir. Mayanıza tuzlu su eksik konmuştur belki. Hıçkırıklı ikircikli olmayı sevmiyorsunuzdur ya da. Beceriksiz de olabilirsiniz, ketum da…

Ruhun penceresi gözdür, derler. Onların ardından bakar dünyaya ruh. Kocamansa gözleriniz, görüş alanınızın geniş oluşu, ruhu daraltabilir bazen. Her şeyi görmek iyi değildir, değil mi?

“o dedi ki; “o ruhu yakalayamamıştık 1969 dan bu yana”
ve o sesler çok uzaklardan çağırıyor hala
uyandırır seni gecenin ortasında
sadece onların şunu demelerini duymaya…
california oteline hoş geldiniz
ne kadar hoş bir yer
ne kadar hoş bir çehre…”

they livin’ it up at the hotel california
what a nice surprise, bring your alibis
mirrors on the ceiling,
the pink champagne on ice
and she said ‘we are all just prisoners here, of our own device’

“burada hepimiz sadece mahkumlarız, kendi düzeneğimizin” Kendi kurduğumuz düzen/düzenek/tuzanak ve bilumum şeyin mahkumu olmak “hayatın cilvesi” mi dalgası mı dümeni mi, neyi anlamadım gitti…
Beni benim düzenimle vuran kim? Aynaları kıran?

otel california’da yaşarlar şaşaa içinde
ne kadar güzel bir sürpriz, getirir bahanelerinizi
aynalar tavanda
buzda pembe şampanya
ve o dedi ki; “burada hepimiz sadece mahkumlarız, kendi düzeneğimizin”

“and in the master’s chambers,
they gathered for the feast
they stab it with their steely knives,
but they just can’t kill the beast
last thing i remember, i was
running for the door
i had to find the passage back
to the place i was before
‘relax,’said the night man,
we are programmed to receive.”

“Bu benim kanım,”der İsa, şarabı göstererek. Ve “bu benim etim,” ekmeği göstererek… Ekmekle emek/nankörlük/ihanet vs. arasında ne kadar ilginç ve tezat bağlantılar var.

Bazen bir ziyafetin ana yemeği olursunuz. Yerler sizi. Sözlerle, gözlerle, iğnelerle, geçmişle, gelecekle, şiddetle, zarafetle, açlıkla, istekle… Davete icabet etmektir tek hatanız. Sizi sizinle vuranlarınız çoğunlukla en yakınlarınız…

Vurulduğunuz noktalar da hep insan yanlarınız. Eksikleriniz yani ya da kusurlarınız. Zaaflarınız… Sizi diğerlerinden ayrı yapan, sizi insan yapan yanlarınız…

İnsan insanın kurdudur. Homo homini lupus…
Yenmek ve yemek için programlandık.

“Yer sarsildikça sarsildigi zaman.Toprak agirliklarini disari çikardigi zaman.Insan “ne oluyor buna!” dedigi zaman. Iste o gün; o bütün haberlerini anlatacaktir. Çünkü Rabbin ona vahyetmistir” Zilzal.

Ve her zelzele, insanı kendisine getirir, kendisinden götürür.

“ve ana salonda
ziyafet için toplandılar
celik bıçaklarıyla onu doğradılar
fakat canavarı öldüremezler
hatırladığım son şey, benim
kapıya koştuğumdu
geçidi tekrar bulmalıydım.
daha önce bulunduğum yere açılan
“rahatla” dedi adam
varmak için programlandık”

“you can checkout any time you like,
but you can never leave!”

Ahaaa! Şarkının en kritik kısmına geldik. Her ne zaman / durum olursa olsun, varıp geldiğin nokta bu. İstediğin zaman hesabı kesebilirsin evet ama asla, sakınlıkla ve kesinlikle asla ayrılamazsın. Yooo, dostum yooo! Ayrılamazsın, asla… Bitmez bu şarkı.

“istediğin zaman hesabı kesebilirsin,
ama ayrılamazsın asla!”

JTO (BB)

Ayşe Cevahir

Ayşe Cevahir

Trabzon doğumlu. Kimyager ama mesleğini hiç yapamamış.. Ürünleri Yedi İklim, parşömen, eylül öyküde yayımlandı. Bir gün romanı olsun istiyor..evli ve bir çocuk annesi... | Yorumları
Yorum yazabilir, veya kaynak gösterebilirsiniz.

“On a dark desert highway” başlıklı yazıya ait 2 yorum var

  1. Hüseyin Cahid Doğan | Cumartesi, Mayıs 17, 2008, 16:00

    Güzel bir şarkı eşliğinde harikulade bir yazı. Yazıyla birlikte çocukluğuma; çizgi roman çağına, beat’em up oyunları çağına, bant tiyatroları çağına döndüm… Teşekkürler; çok şey bulduran, çok şey çağrıştıran bu enfes eser için…

  2. Meral Afacan Bayrak | Pazar, Mayıs 18, 2008, 9:09

    Bu da güzel…Ben hala o beyaz mumlardan bulundururum evimde,bir de kibrit…Tevellüt falan,elektriğe güvenmiyorum…’Hotel California’ da güzel ama zamfir,zombia da fena olmazdı.Sözkonusu reddkittse.Belki nev’den ‘benmişim’…

Görüşünüz