January 10, 2009, 2:19

Nun Masalları

Anahtar kelime: , ,
Çarşamba, Ocak 23, 2008, 7:08
Dizin: Kitap | 0 Yorum | 800 okuma

Padişah ikna olmuştur. Zira tenini solduran zehrin, suskunlukla birleşmiş haline daha fazla dayanamayacaktır belki. Hattata, ertesi gece defterini O’na okuyacağını söyler.

“O gözlerde,kan ve kine eğilmişi koruyan,gözeten bir bakış olurdu. o bakışı anlatacaktı hattata ve,bana o bakışın bir eşini ver,diyecekti.(…) acıyı gösterecekti. azabı,korkuyu. Hüznü,ölümü ve başkaldırısızlığı..”

Bu anda okuyucunun (ya da sadece benim) hattata öfkesinden ağladığı,fakat aslında bu öfkenin,hattat rasıta değil,yo! kesinlikle o’na değil,kendi nefsindeki hattata olduğunun da farkına varmasına sebep olan,o hazin yenilgi gerçekleşir.

Hattat, harem-i hümayundaki gece gözlü cariyenin odasına girmiş ve defterini okumak için padişah kendisini boşyere beklemiştir. Üstelik hattat, cariyeye şunu demektedir; “Sen benim gerçeğimsin.”

Gerçeklikle düş arasında gidip gelmeler..

Aşkı arayışına şehveti katık eden bir kalemkar; hattat…

Yani bir ayna; karşınızda duran..

“Ama o yazıyordu.Dudağında mağrur bir tebessümle, aşkı, gençliği zaptetmiş olmanın kibriyle yazıyordu.”

Yazdıkça, yazılar kara bir leke olmakta ve bütün sayfayı kaplamaktadır. Karısı, aynadan yansıyan görüntüsünde, hattatın kalbini kaplamakta olan büyük siyah lekeyi işaret eder ve ona, cariyenin gözlerinden daha güzel gözlerle son kez bakıp gider.

Öykünün bitimidir bu.ancak, denklem burada çözümlenmemiş, aksine,dönüp düğüm edilmiştir geçmişte atılan her bir ilmek.

Hattat, karısının gidişi ve cariyenin hiç bir vakit ruhuna inmediği idrakiyle neleri farketmiş,neler için yanmıştır bilinmez ama, okuyucu, gerçeklikle güzellik arasındaki ince ve keskin nüans farkını bariz görmüştür.

“Ben ağlamalıyım, diyordu. Ve biri bana, ne kadar güzel ağlıyorsun, demeli.”

Okuyanı, acı içindeki gizil güzellik/zevk ve bu güzelliğin kalbindeki kara leke arasına gerili ipte cambazlık yaptıran son cümlelerden sonra, aşina olanların hemen farkedeceği gibi,’sofinin dünyası’ndaki senaryoya benzer bir sonla neticelendirilmektedir öykü:

Nazan Bekiroğlu, kahramanı hattatı karşısına alır,ona sitem eder,onu azarlar ve son bir güçle kendini onu terketmeye zorlarken, denebilir ki ansızın, hattat, bunca büyük hatalar yaptıran şeyin,aslında kendi paramparçalığı, kendi dağınıklığı olduğunu keşfeder.

“Oysa içimdeki alemin bütün unsurlarını ödünç aldığım o aslı ülke hakkında, benden fazla bir şey bilmeni istedim hep. Ve bunun böyle olduğunu da zannettim. Bu yüzden değil mi hep seni yazdım ve sen beni hiç bırakmadın.bu vefa ne kadar çok şey vaadediyordu.(…) Seni terkedeceğim hattat. Seni neden terketmek istediğimin sebebini ve hiçliğini zaman çözecektir umarım.”

Bu sitemlerin ardından, ben ki,içimdeki tüm terkleri nedensellemiş oldum. Şöyle diyordu zira Nazan Bekiroğlu, “Ben sana padişahlar hazırladım, sen bana cariyeler sundun. Yeter!”

“Hattat, bu öykünün sonunda sana,gitme kal, diye yalvarmam için kendime izin vermemeliyim. hattat seni terketmeliyim. Hattat bu öykü sana yabancı değil. Seni bu yüzden terketmeliyim.(…) Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık. Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra farkettik.

(…)

Yolculuk sonu. Yer o yer,ama ne ben aynı beni benim, ne de sen aynı sensin. Üstelik, sen ve ben,ben ve sen değiliz.”

Yazar, bundan sonra, karşısına aldığı hattatı, tabiri caizse, elinden tutup içine sokmakta,gönül çölüne atmaktadır. Okuyucu da anlar ki, beynindeki, bir türlü susmadığı için nefret ettiği o sesler, aslında,beyinden gönle yürüyemediklerinden ah-u zardadırlar. Ve o gürültü, akıl ve kalp/karşıtlık ve yandaşlık arasındaki duvarların yıkılmaya çalışılma sesleridir.

Son cümleden önce; ‘Nun Masalları’ adı, kannatimce, ‘Nazan’ isminin ilk harfi olan nun’dan müsemma. Zira, hattat rasıtı anlattığı öyküde yazar, kendi sığınaklarının haritasını çizmiş, kendi çöllerine düşmüş, kendi göllerine dalmış ve yine kendi gül bahçelerinde gezinmiştir. Kitabın -benim açımdan- teşekküre şayan tarafı, yazar,anlaşılamamak derdine, bir dili olmadığına inananlara, ortak bir dil öğretmiş, ya da en azından varlığını ıspatlamıştır. Bana, ahraz olmadığımı fısıldamıştır.

Akıcı bir dil, büyüleyici ifadeler, güçlü bir empati, geçmişten yayılan mavi sis kümesi arasında bu günün izleri ve Nun Masalları’nın vurgulu ayak izleri..

“Hatta sonsuzluğun belki sadece aramak olduğunun, sadece arandığı zaman var olduğunun farkındayım.(…) şimdi gel hattat. Bunca asır ve bunca farka rağmen birlikte arayalım.kalemleri kıralım. Bir daha tek bir satır yazmayalım.ve sadece arayalım.çünkü hattat, aramanın ve bulmanın yolunu öğreneceğime dair inancım var.

Şimdi hattat, bana sevgini söyle (…)

Güzel başını tahta rahleye dayayarak sen de ağla(…)”

Sayfalar: 1 2

Elif Bilge Doğan

Elif Bilge Doğan

1984 Çanakkale doğumlu. Okul Öncesi Eğitim Bölümü mezunu. Ürünleri; Yedi İklim, Serzeniş gibi dergilerde yayımlandı. Tiyatro Yazarlığı yapıyor. | Yorumları
Yorum yazabilir, veya kaynak gösterebilirsiniz.

Görüşünüz