Nerdesin?
Uzunca bir koridordan geçilirdi. Arka bahçeye çıkan kapının orda bir sürü karanlık şeyler üşüşürdü gözüme. O kapıya her yaklaşmamda ürperirdim. Çocuğun biriydim o yıllarda. Bir çocuğun nesi varsa benim de vardı onlardan. Kelimelerim yoktu mesela. Dedemin taş plağı da olmadı hiç, radyosu da. Neden yok diye sorduğumda Almancılar getirmiyorlar diye hayıflanırdı. Ben de Almancılara kızardım. Şükür iki göz oda bir de küçük bahçemiz vardı.
— Ne diyordum? İşte o karanlık geçitten geçtin mi, küçücük bir bahçe karşılardı beni. Yemin ederim, muhteşem bir bahçeydi. Dedem evin arka tarafını çevreleyen devasa kayayı balyoz maharetiyle kırıp, -tıpkı Ferhat’ınki gibi- genişleterek otuz yaşımda gördüğüm amfi tiyatroya benzer bir mekân elde etmişti. Ben işte bu bahçeye her çıkışımda bir çığlık savurur, o karanlık geçitten geçerkenki tüm korkularımı dışarı fırlatırdım. Ben yankıyı o bahçede keşfettim. Sesim koşup bana dönüyordu. Oysa ben bana dönmesini istemiyordum.
—Sen ya da ben ne fark eder diyordun san ki? Ben sana nerdesin diyordum; dönüp aynı soruyu sen bana soruyordun. Keşke o yıllarda “la havle ve la kuvvete illa billâh” demeyi akıl edebilseydim.
Bahçe içim gibi kuytu bir yerdi. Her şeye, herkese kapalı yalnız içime açık bir yerdi. İçimden bahçeye keşke bir geçit yapabilseydim de o karanlık yerden hiç geçmeseydim. Sonradan fark ettim ki bizim bahçemiz “nun” harfine de çok benziyordu. Senin adında da vardı o harften benim adımda da.
Senden gelen ilk mektubu bu bahçede açmış, bir çığlık savurmuştum. Çığlığım yine bana dönmüştü. Üzülmüştüm. Bir türlü sana kendimi anlatamıyordum. O kelimelerden hiç birini bilmiyordum.
Hani senin bana sakın gelme dediğin şu son mektup vardı ya? O mektubu bahçemde okumak nasip olmadı. Taşınmıştık. Babam zengin olmuştu.










11:48 am | Nisan 9, 2008
mustafa kutlu’nun beyhude ömrüm adlı uzun hikayesini getirdi hatrıma yazdıklarınız. öldüm bir bahçeye gömüldüm diyordu. hep bir bahçe peşindeyiz değil mi. asude, bize çocukuğumuzun altın çağına ait el değmemiş bakir bir bahçe. öte yandan yaşamak sancılı bir şey. her adımda daha uzağına düşürüyor bizi bahçenin. içimizde bir sürü ben’ler birikirken ihtiyar bir adam da sürekli sesleniyor. fakat olsun ıstırabın çiçekli bahçeyi düşlemenin kendisi de çok güzel. demek ki hala bir baş taşıyoruz gövdemizde… şairin dediği gibi:
ıstırap kesilmemiş kellede olur
kesilmişinde değil
öç alamazsın
“ıstırap kesilmemiş kellede olur
kesilmişinde değil
öç alamazsın…”
10:16 am | Nisan 10, 2008
“Yaşamak sancılı bir şey” demişsiniz. Bu tespit aslında bütün hikayelerin mihveridir. O güzel adam da Yaşamak’a “ne çok acı var” diye bir not düşmüştü. Yalın ağızlı adam Mustafa Kutlu’yu anmanız beni ziyadesiyle sevindirdi; zira o hep bizim öykülerimizi yazdı.
Tam da yeri gelmişken Sadık Yalsızuçanlar’ı da analım. Gizem avcısını ya da gizemsiz öyküsü olmayan adamı… Öte yandan kalbi olanın ıstırabı da olur diyelim. Kellesi olmasa da…
Selam ve dua ile..