Okullarda edebiyat dersi olması iyi bir şey midir?
Hiç yoktan iyidir. Ama iyi olmak yetmez; güzel ve faydalı da olmalıdır. Mevlana “Ne olursan ol gel!” demiş. Ama “Geldiğin gibi kal” dememiş. “Hamdım, piştim, yandım,” diyerek insanı sürekli bir yenilenmeye, değişime, dönüşüme çağırmış. Bu minvalde okullarda edebiyat derslerinin olması ne olursa olsun hiç yoktan iyidir. Ama şu haliyle yeterli değildir. Evet; derse ham gelen öğrenci ham kalmamalı, pişmeli, yanmalı ve yakabilmelidir.
Okullarda [üniversiteler dâhil] edebiyat öğretiliyor mu sahiden? Kendi okul zamanlarınızla şimdiyi göz önünde bulundurarak söyleyebilir misiniz?
Okullarda edebiyat yerine dil bilgisi, olsa olsa şairanelik öğretiliyor. Elbette edebiyat her şeyden önce bir “dil” meselesidir. Ama bu dile işlerlik kazandırabilmek ancak okuyucunun içinde güçlü bir mana ve ahenk dünyası oluşturabilmekle mümkündür. Cumhuriyetin kurum ve kuruluşları ne kadar oturabilmişse, vatandaşta ne kadar bir millet ve devlet olma algısı oluşturabilmişse -benim dönemim de dahil- cumhuriyet döneminde okullarda okutulan edebiyat dersleri de o kadar insanımızda bir edebiyat algısı oluşturabilmiştir.
Edebiyat öğretimi kişiyi, edebiyatla buluşturduğunda ya da buluşturmadığında bunun nedenleri nedir, sorumluları var mıdır? Buluşmayı sağlamak için ne yapılabilir?
Büyük edebiyatçı köklü bir geçmişe sahip olan büyük veya büyük gibi düşünebilen devlet içinden çıkar. Cumhuriyet Türkiye’si kendini oluşturan toplumun tarihinden, örfünden, âdetinden, geleneğinden, göreneğinden, ilminden, irfanından uzak, köklerinden koparılmış yepyeni bir nesil yetiştirme hevesine kapıldı. Bu çok büyük bir riskti. Nitekim bu heves 30 yıl içinde yıkıldı. Menderes iktidarındaki devlet ile milleti buluşturma yönündeki liberal politikalar çok başlılığı ve yozlaşmayı da beraberinde getirdi. Daha sonra hükümetlerin kâh sağ, kah sol partiler arasında devretmeye başlaması ile birlikte yozlaşma son halini aldı. Bu durum okullarda okutulan edebiyat derslerine de yansıdı. 80 yıllık Cumhuriyet döneminde toplumun büyük kısmının zihninde edebiyatçı portresi lafı-sohbeti dinlenmez, oturmasını-kalkmasını bilmez, edepten yoksun, toplumla itiş-kakış halinde olan kişi olarak kaldı. Gerçekten de bu dönem edebiyatın öznellikten uzaklaşarak şahsileştiği, özgünlükten uzaklaşarak taklitçiliğe yöneldiği, bağımsızlık alanı olması gereken edebiyatın aşiret mantığı ile devletleştirildiği bir dönem oldu. Bu durum toplumda istenilen anlamda bir devinimi ve dönüşümü sağlayamadığı gibi, insanımızı edebiyattan da uzaklaştırdı. Bu çarpık düzen içinde toplumumuzda şair olarak ilk akla gelen kişilerin Mehmet Akif ve Yahya Kemal olması bu anlamda önemlidir. Akif toplumun değerleri ile özdeşleşen bir üslup ile şiirini söyledi. Keza Yahya Kemal şiirini aşiret ve devlet mantığından uzak bir şekilde imparatorluk hassasiyetleri ile ördü. Edebiyat bir eğitim meselesidir ve bu eğitiminin önündeki en büyük engel edebiyat “öğretmenleri” ile “edepten yoksun” edebiyatçılardır. Cumhuriyet dönemi edebiyat öğretmenleri ve edebiyatçıları edebiyatta var olması gereken edep ve eğitim duygusundan nispeten yoksundu. Yozlaşma da burada başlamıştı. Şu halde edebiyat öğretmeni edebiyatın bir öğretim değil eğitim meselesi olduğunu fark ettiğinde edebiyatı öğrenciye sevdirebilecektir. Edebiyatçılar da edebin hükmettiği edebiyat metinleri yazabildikleri ve yazdıklarının hakkını verebildikleri zaman halkı edebiyatla buluşturabileceklerdir.
Edebiyat öğretiminin günümüz edebiyatıyla bir bağ kurabildiğini düşünüyor musunuz, böyle bir şansı olabilir mi?
Edebiyat bir “edep” eğitimi sürecidir. Bu süreç kişinin sadece hal ve hareketlerine bir disiplin ve estetik getirmekle kalmaz. Bunun yanı sıra okullarda öğretilen matematik, biyoloji, sosyoloji, hukuk, siyaset gibi diğer derslerin de kavranılmasını kolaylaştırır. Zira edebiyat sadece estetikten ibaret değildir. Bir edebiyat metninde dün, bugün ve yarın iç içedir. Bu içiçeliği sağlamanın yolu hayatı bütün olarak kavramaktan yani matematik, biyolojisi, sosyolojisi, psikoloji, hukuk gibi bilimleri de üst bir disiplin olarak hakim olmaktan geçer. Zarifoğlu’na muhalif olarak şunu söylemek hakkımız: Her kişi biyoloji veya matematikten anlamak zorunda değil. Ama her kişi edebiyatın insana vereceği edep ve ahenkten, dolayısıyla da edebiyattan anlamak zorunda.
Edebiyat öğretiminin okuma ve üretme süreçlerine katkısı var mıdır, hangi yönde?
Edebiyat öznellik, özgünlük ve özerklik alanıdır. İnsanın içinde ahenk ve disiplin sağlar. Ahenk insanın içinde tek başına bir disiplin sağlayabilir; fakat disiplin tek başına insanda bir ahenk sağlamaz. Okullarda öğretilen edebiyat disiplin merkezlidir. Öznelliği, özgünlüğü ve özerkliği ksıtlar. Burada çoğu kere “ahenk” yakalamak gibi hedef de yoktur. Onun içindir ki günümüzdeki eğitim sisteminden usta edebiyatçıların çıkmasını beklemek safdillik olur. Nitekim büyük edebiyatçıların çoğu okul yıllarında öznel, özgün ve özerk olmak istedikleri için edebiyat derslerinden çakmışlardır.
Bizde usta yazarların çoğu liseyi yatılı okuyan kişiler arasından çıkmıştır. Bunun içindir ki bizde yatılı okullar hep gerçek bir edebiyat fakültesi görevi görmüştür. Çünkü yatılı okullar kazananların veya kazanabilecek olanların değil, parasız yatılıyı kazanarak kaybedenlerin yeridir. Özel, öznel, özerk ve özgün olmak isteyen kişiler için genelde edebiyat, özelde şiir kazananların değil, kaybedenlerin veya kaybetmeyi göze alanların hep çırak kaldığı bir meşrep olmuştur. Bu kişiler için edebiyat bir meslek değil, meşreptir. Geçim vasıtası değil, seçim vasıtasıdır. Yatılı okulda okuyan edebiyatçı bütün seçimleri kaybedeceğini bile bile bu seçime girer. 4 yıl yatılı okulda okumuş biri olarak rahatça söyleyebilirim ki, yatılı okulda değil de ailemin yanında gündüzlü bir devlet okulunda, hele hele bir de özel okulda okumuş olsaydım; büyük ihtimalle ne bu soruşturmaya katılabilirdim, ne de bu ve benzeri sitelerden haberdar olabilirdim.
Kendi zamanınızda genelde edebiyat, özelde şiirle karşılaşma imkânlarınızla, şimdi arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? İnternet bu durumu hangi yönde etkiliyor?
Edebiyat hayatın içinde olan ve hayattan beslenen bir tür. Bizim zamanımızda insanla hayat arasında kesin çizgiler yoktu. Hayat bir bütündü ve bütünün parçaları arasında bir ahenk olduğu gibi anlam bütünlüğü de vardı. Bu ahenk ve anlam bütünlüğü insanı içten içe özelde şiire ve genelde de edebiyata çağırıyordu. Bu gün insanlık gün geçtikçe bölünmüş hayatlara doğru sürükleniyor. Bu gün insanın dünyaya bakan birden çok yüzü var. Bu yüzler insanı her seferinde bir başka şekilde davranmak zorunda bırakıyor. İnsan kendisiyle yüzleşemiyor. Bu durum kişinin iç ahengini ve bütünlüğünü bozarak insanı krize ve kaosa sürüklüyor. Kriz ve kaos anlam kırılmalarına ve kaybolmalarına yol açıyor. Teknoloji, artan nüfus ve göçlerden kaynaklanan bu kriz ve kaos ortamına karşı kişi yalnızlığa çekilerek karşı koymaya çalışıyor. Nasıl ki verimsiz bir toprağa atılan yüz tohumdan ancak iyi ıslah edilen 5-10 tohum tanesi yeşerebiliyorsa, günümüzde bu ölü toprağa ekilen onca kişi arasından ancak birkaç soylu kişiden edebiyat ürünleri yeşeriyor. Hızla akan zaman içinde bu kişilerin kendini yenilemesi ancak sürekli ürün yayımlamakla mümkün oluyor. Günümüzde nüfusa göre edebiyat yayınlarının azalması bu kişilerin edebiyat camiasında kendilerini göstermelerine engel oluyor. Bu kişiler ürünlerini yayımlamak için kendi dergilerini veya kitaplarını çıkartmaya teşebbüs ettiklerinde bu sefer de edebiyatın iktisadi maliyeti altında kalıyorlar. Bu durumda ürünlerini yayımlamak için ellerinde maliyeti çok az ve özgürlüğü sınırsız tek bir şans kalıyor. O da internet. Bu anlamda internet edebiyatın siyasi ve iktisadi maliyeti altında ezilen birkaç soylu kişi için yegane kendini ifade etme alanı oluyor. Burada da internet ortamındaki denetimsizliğin getirdiği bir handikap ortaya çıkıyor. Bu durum da kişinin edebi gelişimini zaman zaman olumsuz etkileyebiliyor.
Küçük-büyük demeden edebiyat ve şiirle karşılaşma imkânlarımızı nasıl artırabiliriz?
İnsanın kendisiyle başbaşa kalabileceği, kendisiyle karşılaşabileceği tabir yerinde ise kendisine toslayabileceği alanlar açarak insanın edebiyatla ve şiirle karşılaşmasını sağlayabiliriz. İnsan insaniyetine, insan olma şuuruna ne kadar yaklaşabilirse o kadar çok şiire ve edebiyata yaklaşabilir. Bunun için insanın şuuruna hitap eden, şiirin hayatın içinde ve hayatın kendisi olduğunu ihsas ettiren vasıtalara ihtiyaç var.. Devinimini kaybederek köhneleşen edebiyat dergileri ne kadar çok yenilenebilirse, devletleşen dergiler, şairler ve yazarlar ne kadar çok özelleşebilirse, ne kadar çok özerkleşebilirse, tabir yerinde ise halen okullarda öğretilen edebiyat söyleminden ne kadar çok uzaklaşabilirse insanların edebiyatla buluşabilme vasıtalarının sayısı o kadar çok artacaktır. Özerklik ve devinim bağlamında internet bana kalırsa edebiyat dergilerinden ve okullarda okutulan edebiyat derslerinden çok daha fazla fonksiyon icra ediyor