AYNALAR ve RENKLER
Kaynak Kitaplığı, İstanbul 2005
Aynalar ve renkler, merkezde Leyla’nın yer aldığı içte ve kalpte arayışın hikâyesi.
Aynalar ve Renkler, Kabuktan ötesini göremeyenlerle kabuğu aşıp öze ulaşanların fikri ve kalbi alış verişlerinin edebi bir örgüyle verildiği bir eser.
Aynalar ve Renkler, dehliz yolculuğu, kendimizle hesaplaşma, arananın uzaklar kadar uzak olmadığının hatırlatıcısı… Ağırlıklı olarak gençlerin özellikle de kızların dünyasının aynaya ve kalbe yansıması. Dilinden kurgusuna kadar özgün bir yapı ortaya koyan bir kitap…
Hikâye mi roman mı veya ikisinin arasında mı sorularını akla getiren ve bu türlere bir açılım kazandıran bir kitap Aynalar ve Renkler.
RAMAZAN ÇİÇEĞİ
Ramazan, farklı ve bambaşka bir güzellik…
Aylardan bir ay değil. O, bir sultan…
Orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, Kadir Gecesi’yle apayrı bir güzellik…
Dünyaya, hayatımıza, evimize ayrı bir hava, ayrı bir iklim getiren güzellik…
Düşünebiliyor musunuz, camiler bile en çok Ramazanda mutlu oluyor. Pidecilerin önünde o zaman kuyruk oluyor; çünkü pideler Ramazanda ayrı bir tat ve koku kazanıyor.
Camilerde mahyalar ışıl ışıl…
Gecemize davul çalınıyor. Sokaklar Ramazan manileri dinliyor. İnsanlar aç kalmanın ne olduğunu anlıyor. Kardeşlerine yardıma koşuyor.
Çocuklar saniyeleri sayarak balkonlarda ezanı bekliyor. İnsanlar ezana kulak kesiliyor. Evlere bereket saçılıyor iftar ve sahur sofralarında. Gece, uykunun o derin ve tatlı yerinde, yataklarımızdan kalkıp sahur sofrasına oturuyoruz. Küçücük ev çiçekleri; sahur sofrasına inen melekler olmak için: “Anne, ne olur bizi de kaldırın. Uyanamazsak gıdıklayın.” diyor o masum ve tatlı hâlleriyle.
Akşama yetişince, orucu tutunca; oruçlarını satıyorlar babalarına.
Oruç öyle farklı ve güzel ki, Rabb’imiz: “İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim.” buyuruyor ve oruçtaki ayrı güzelliği haber veriyor.
Ramazanın güzelliğini ne kadar anlatırsak anlatalım yine eksik kalır düşüncesindeyim.
Ramazan bir medeniyet, bir kültür…
Ramazan Çiçeği, Ramazan güzelliklerinden damlalar sunuyor sizlere. Şiirlere, denemelere, hikâyelere düşen Ramazan güzelliği…
Elinizdeki kitapla sizlerin dünyasına bu güzellikleri, genç ve usta kalemlerin yazılarıyla taşımak istedik.
Bir nebzecik faydalı olduysak, yazarları dualarınızdan eksik etmeyin. Ramazan güzelliği içinde hep öylece “güzel” kalın efendim.
Ayrıca yazılarını bizimle paylaşma cömertliğinde bulunan yazar ve şairlere teşekkür ediyoruz.
CENNETLİK ANNE
Asr-ı Saadetten Tablolar serisinin ilki olan Cennetlik Anne, içinde Peygamber Efendimiz(s.a.s.)’in geçtiği çiçek çiçek hikâyelerden oluşuyor.
Âlemlerin Sultanı Peygamber Efendimiz(s.a.s.)’den, O’nun sadık ve cesur dostları Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’den, Hz. Aişe validemizden, Kızı Hz. Fatıma’dan, sevgili torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den, Ashab-ı Kiram’dan bahseden hikâyeler…
Asr-ı Saadetin insanlığa sunduğu tablolar…
Bize yol gösteren, ufuk açan, emsâl oluşturan tablolar.
Evlerde, mescidde, sokakta büyük küçük demeden her türlü insanla bir arada bulunan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve O’nun ashabının yaşadıkları ya da uzaktaki insanların onlara bakışları yerlerini aldı bu küçük kitapta…
Bu hikâyeler sizi Asr-ı Saadete götürecek.
Ne güzel yolculuktur bu.
O’nu ve ashabını tanımak ne güzel tanımadır.
Elinizdeki kitapla Allah Resûlünü bir nebze tanıtabilmişsek ne mutlu bize.
Bu çiçeğin açılmasında, Asr-ı Saadetten Tablolar serisinin oluşmasında ve beş kıtadaki Gonca okurlarına ulaşmasında emeği geçen başta Hasan CANDAN Bey’e ve bir şekilde katkısı olan herkese teşekkür ediyorum.
Çalışmak hazırlamak bizden, takdir Hak’tandır.
Allah, bizi Peygamber Efendimiz(s.a.s.)’in ve Ashab-ı Kiram’ın yolundan uzak eylemesin.
Hikâyelere geçmeden önce Gonca dergisinde sahabelerle ilgili bir yazımızı ön yazı olarak sunuyoruz sizlere.
HİCRET RESİMLERİ
Bu gün takvimler 2006’yı gösterirken ne zaman Afrika’ya, Amerika’ya, Orta Asya’ya gitmeye niyetlensem kalbim genişliyor.
Her nereye gitsem havaalanındaki taksiciler -adresi tam vermesem de- beni götürecekleri yerleri biliyorlar.
Beş kıtada açılmış okullardaki çocuklar, renkleri sarı, siyah, beyaz, esmer olmuş fark etmiyor, “merhaba”, “hoş geldiniz” demesini biliyor. Gözleri ve yüzleri gülüyor.
Yıl 2006 olmuş, dünya küçülmüş. Dünya, dünyayı kucaklamış. Mesafeleri kısaltmış ve dünya, çiçeğe durmuş.
Destanlar devrinin çok çok gerilerde kaldığı sanılırken yepyeni bir destana kucak açmış dünya…
Öyle bir destan ki milleti yok.
Öyle bir destan ki sınırları yok.
Anadolu’nun en küçük esnafı da bu destanın sahibi, Sibirya’nın Yakut Türkleri, Afrika’nın zencileri de…
Yeryüzü kardeşliğinin destanı, bu.
Yeryüzü destanı, bu.
15 sene olmadı bu yeryüzü destanı oluşumuna ilk adım atılalı.
Bir gece rüyamda Antartika kıtasında görüyorum kendimi bir arkadaşımla. Soruyoruz kendimize: “Burada ne yapacağız?” Cevabı buluyoruz hemen: “Biz buraya geldiysek burada insan vardır. Onları arayıp bulalım.” Yolculuğa yürüyerek devam ediyoruz.
Evet, yolculuğumuzun temelinde bu var: İnsan arayışı. İnsana uzanmak, onun elinden tutmak, düşmüşse kaldırmak, yaralıysa yarasını sarmak, açsa elimizdeki lokmayı paylaşmak, kısacası insana insan resmini sunmak…
1992 yazında Balkanlardan Moğolistan’a, geniş bir coğrafyaya yayılan bir avuç gönül insanı arasında bulunma bahtiyarlığına sahip olmuştum. Birkaç yıldır gündemimize iyice giren Türklük coğrafyasının kapıları açılmış, asırlık buluşmalar için ilk adımlar atılmış, okullar öğrenci almaya başlamıştı ya da başlayacaktı. Bu açılıma yeni açılımlar kazandırmak için bir avuç öğretmen, bizleri ışığı gösteren insanın yanındaydık ve bizlere hedef göstermesini bekliyorduk.
Dualarla beliriyordu yerlerimiz.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi o anı bir sohbetinde şöyle anlatır:
“Dünyanın dört bir yanına dağılırken kuralara ellerini attılar. Emsalleri yoktu onların. Daha önce gitmiş de yol, şerha haline gelmiş değildi. İlk defa gidiyorlardı. Üniversite bitirmişlerdi. Çiçekleri burunlarındaydı. Ordan kurayı çektiler ve çekti gittiler.
Nereye gidiyordu?
Tuva’ya gidiyordu.
Moldovya’ya gidiyordu.
Moğolistan’a gidiyordu.
Hiç itiraz etmeden gittiler.
O gidiş dünyada bir ses, soluk oldu.”
Bu satırların yazarının kalbinden Orta Asya’nın tarihî şehirleri Semerkand, Buhara gibi şehirler geçse de kuradan Tiran çıkmıştı.
Üzülmüş müydüm?
Hayır.
Her tarafın aynı olduğu bilinciyle toplanmıştık orada.
Tiran’a (Arnavutluk) gitmek için gün sayarken aldığımız yeni bir haberle istikametimiz Kazakistan’ın Türkistan şehri oluyordu ve hem de birkaç gün içinde harekete geçmemiz, uçağa atlayıp soluğu orada almamız gerekiyordu.
Ne mutlu, ne kutlu bir haberdi bu.
Birkaç gün sonra Kazakistan’a ayak basmak nasip oldu. Dört yıl geçti Kazakistan’da. Bu dört yılda Özbekistan’ı da dolaştım. Ardından üç yıl Dağıstan’da görev yaptım. Türkiye’ye döndükten sonra Kuzey Irak ve Kırım’a kısa süreli yolculuklarım oldu.
Hicret Resimleri adı altında bu bahsettiğim yerleri dolaşırken aldığım notları kitaplaştırdım ve yaşananları mümkün olduğu kadar gerçekçi bir dille anlatmayı hedefledim.
O günlerde benim yaşadıklarımı az ya da çok birçok arkadaş değişik yerlerde yaşadı ve hâlen yaşamaya devam edenler vardır. O günlere bir ışık tutması adına Hicret Resimlerini sunuyorum.
Bu gün tarihe malolan o günlere bir nebze ışık tutmaktır amacım.
İçeride veya dışarıda bu destanlık çaptaki olaylar cereyan ederken ve kareler şekillenirken duyduklarımızı, gördüklerimizi kaleme almayı ve sizlere sunmayı bir borç biliyor ve bu borcu bir miktar ödemek adına elinizde tuttuğunuz kitabı sizlere takdim ediyoruz. Bu çalışmanın, yeni kitapların yazılmasına da teşvikçi olmasını diliyor, dünyanın kalbini tutan isimsiz süvarilerin kalemlerine karşı borçlu olduklarını ve yaşadıklarını yazarak borçlarını ödemeleri gerektiğini düşünüyorum.
RAHMET VE ESENLİK IRMAĞI
Ramazan,
O, ayların sultanı,
Işıklarıyla, kendine özgü mutfağıyla, alış verişiyle, pidesiyle, heyecanıyla, coşkusuyla zamanlarımızın içinde müstesna bir zaman dilimi…
Yılın her gününü ağır bir seyir ile ziyaret eden, günlerimize rahmeti, mağfireti, bereketi getiren bambaşka bir güzellik.
Bir kültür, bir medeniyet…
Kendini has bereketi, sevinci, kokusu, hatırası, hüznü ve ardından bayramı olan bir güzellikler meşheri…
Sevinçle gelir, hüzünle gider.
Yediden yetmişe herkeste bir hatıra bırakır.
Ballandıra ballandıra anlatılır “Ah o eski ramazanlar” diye başlayan cümlelerle.
Mahyalarla camiler ışıldar,
İlahilerle teravihlerde camiler zikre durur.
Sahurda uyanan duyarlı mü’min yürekler değildir sadece. Uyanan kâinattır.
Arşın sakinlerinin arzı selamlaması, Cennet kapılarının açılması, şeytanın bağlanmasıdır.
İftar sofraları, rahmet ve bereket dolu sofralardır.
Ramazanın atmosferini, güzelliklerini, şiiriyetini anlatmak öylesine zor ki…
Uzun sözün haceti yok. Söz ustaları her birini dile getirmiş, kalemlerinden ramazanın güzelliklerini akıtmışlar.
Bize düşen bu güzellikleri resmetmiş yazıları bir araya getirmek ve adına “Rahmet ve Esenlik Irmağı” demek oldu.
Edebiyatımızın önde gelen isimlerinin yazılarından yapılan bir derleme çalışması için yazılarını bizimle paylaşma cömertliğini gösteren usta ve genç yazarlarımıza tek tek teşekkür ediyorum.
Kitaptaki bir yazıyı okuyup bir fakire yardım eden duyarlı bir yüreğin sevabına ortak olacaktır bu yazı sahipleri.
Ne mutlu onlara…
Buradan bir yazı okuyup da sahura kalkacak, oruçlar tanışacak, sofrasını ihtiyaç sahipleriyle bölüşecek olanlara ne mutlu.
Güzellik, güzelliği çağırır. Güzelliğin şerle ne işi olabilir ki…
Onun için biz de güzelliklerden oluşan bir demet sunuyoruz sizlere.
Günlerinizin ramazan güzelliği ve bereketi ile süslenmesini diliyorum.