“19 yıl sonra her şeye yeniden başlamak, yeniden öğrenmek, yeniden keşfetmek, yeniden inanmak ve unutmak. ..” deyip susuyor. Cümleyi tamamlamayış sebebini anlıyorum ama hasılısını ya da neticesini bile değil, cümleyi tamamlamayı bana bırakması zoruma gidiyor, çünkü ben de aynı yerde takılı olduğumu biliyorum. Beraberce bir açmaza girdiğimizi fark edip çeviriyoruz başımızı iki güvercinin ekmek kırıntılarını yemek için yarıştığı pencere pervazına.
Ben ki sana, elimde çözemediğim onlarca denklemin yazılı olduğu beyaz bir sayfayla gelmiştim. Aslında biliyordum senin çekmecelerini işgal eden tüm defterlerin, sayfaların ve aynaların da bu çözümsüzlükle dolu olduğunu…
Yine de, senin bilinmeyen öğen benim bilinenimdir ve benim bilinmeyen öğem senin bilinenindir diye uzattım defteri sana.
“Nasıl olur!” diyor ansızın gözlerine deyip geçen isyan şimşeklerinin yanıp sönüşünü zaptedemeden. “Nasıl olur da bunca zaman biriktirdim sandıklarının ya bir anda kaybolduğuna ya da gerçek dışı olduğuna şahit oluyorum gün be gün?”
“Belki geçiçi hafıza kaybıdır” diye sırıttım kalbini sıkan cenderelerin kalbime bulaşmasını engellemek telâşıyla… İkna olmadı. Gülmedi.
Ve aslında ‘koşulsuzluk’ koşuluna hiç inanmadığım halde, senden, koşulsuzca bekledim her şeyi… Sana kurduğum tüm önermeler koşulsuzluğa dayanıyordu ve her bir denklemdeki tek bilinende de tanımsızlık gizliydi; biliyordum…
“Al meselaé cevvalleşti. “Mesela, sözele göz attım sadece birkaç ay aradan sonra. Abi Sokulu şair miydi, padişah mıydı diye düşündüm. Var mı böyle bir şey!”
Zaten insanoğlu hiçbir vakit, kendi kendisini ne tahlil ne tasnif etmişti. Bu yüzdendi belki üçüncü şahıs ve şahıslara ait –di’li geçmiş zamanda kitaplar doldurmuştu.
Vakıa, bir çoğu düzmeceydi; sırf hatırlamak, hatırlatmak ve ikna olmak üçlüsünü bir arada bulundurabilmek hevesinden…
Sana tarihi olayları anlatmak istedim hep. Ama sen hiç yanaşmadın dinlemeye. Belki benim ancak anladığımı sen zaten biliyordun, belki kaleminden çıkan tarihti sence asıl olan.
Aslında, sayfalara düşülmüş, adını çağrıştıran her mühür tarihimdi benim, sana anlatamadım.
“Ne dersin, belki şükür bilmiyor olmanın bedelidir bu? Allah vere de tüm el açmadıklarımız karşımıza dikilmeye!”
Asıl şimdi bir ateş topu gezdiriyorum avuçlarımda. Onu hangi şehre koysam, o diyar yanacak, bilirim.
Bir yirmi yılın hasılasını bir anda ellerime bırakıp, sonra tarih yazmamı bekliyorsun, bunu da bilirim. Ama işte gör ki, İstanbul’a şerh düşülmüştür çoktan.
“Hişt! Ben bildiklerimi unutmaktan yakınıyorum, yoksa sen konuşmayı da mı unuttun?”
Yine aynı şey! Diyalog bir tür monologdu, evet. Ve o, beni bana bırakıp kendini almıştı karşısına. Bir gün, şu an bir yerlerde emanet bıraktığı yirmi yılını da alıp, güzelce yerleştirecekti ceketinin iç cebine…
“Allah bazen aldıklarını, alan elle geri verir: Zaman, sadece zaman!”



4 Yorum
Elif Hanımefendi’nin bu değinisinde Anamın ağzından söylenmiş bir cümle bile var.”Allah vere de tüm el açmadıklarımız karşımıza dikilmeye!” Öykü tadında bir değini olmuş. Zevkle okudum.
Yazı Tarihi Kasım 28, 2007 at 10:59 am
“Allah bazen aldıklarını, alan elle geri verir: Zaman, sadece zaman!”
Değiniyi çok beğendim. Hele ki son cümle.
Yazı Tarihi Kasım 29, 2007 at 10:59 am
der ki baudelaire
“her zaman şâir ol, düzyazıda bile.”
—–
şiirsel imgelerle - betimlemelerle- örülmüş tüm yazılara hayranız. şiiri çok sevdiğimizden midir nedir, her cümle, kelime ve harfte bir “şiir” kovalıyoruz.
bu çerçevede anlatınızı keyifle okudum.
Yazı Tarihi Kasım 30, 2007 at 11:00 am
epey geç de olsa teşekkür etmek istiyorum değerli yorumlarınıza
son cümleyi ben de çok seviyorum Kerime hanım. öyle umuyorum inanıyorum ve bekliyorum çünkü.
Yazı Tarihi Şubat 1, 2008 at 2:05 pm
Yorum ekle