Modern Türk edebiyatında aşka dair çeşitlemeler
745 izlenim
Aşk vadisinin çağlayanlarından bir bilge, Hz. Mevlana, ‘Sevgili’ye yakın olduğumuz kadar/Canımıza bile yakın değiliz/Ben O’nu asla anmıyorum/Çünkü ancak/Yanımızda olmayanları/Hatırlamak demektir’ der. Bu belirleme, bütün bir aşk ahlakının özünü oluşturur. Sevgili, Hak’tır ve O’ndan ayrı olmak ontolojik olarak imkansızdır. İnsanın, kendisini, kendi kişisel doğasının sınırlarına hapsederek, O’ndan uzaklaşması söz konusu olabilir. Bu ise, insanın asli doğasına ihanet etmesidir. Aşk tektir ve daima yakıcıdır. Yakar ve bu niteliğiyle, yeni bir vücudun varlığına neden olur. Aşk, tüm özellikleri ve türleriyle, gerçekte Allah’ın Vedut adından gelir. Sevginin kaynağı O’dur. Varlık ise sevgiden doğmuştur, korkudan değil.
Korku ve kuşku, insanın sevgiyi yitirmesiyle belirir. Yine aşk ve hikmet ırmağında çağlayan bir başka bilge, İbn Arabi, Allah’ın kendi ruhundan üflediği varlığa iştiyak duyduğunu yani aşık olduğunu söyler. Ve kadınla erkek arasındaki iştiyakın da bu aşktan geldiğini ima eder. O’na göre, kadının erkeğe olan vurgunluğu, insanın kendi yurduna olan düşkünlüğüdür.
Yani Seven, Sevilen ve Sevgi diye nitelediğimiz üç ayrı varlık, gerçekte tektir ve bu üçlük bizim bir sanımızdır yalnızca. Bir kutsi hadiste şöyle denir : ‘Ben’i arayan Beni bulur. Ben’i bulan, Ben’i tanır ve bilir. Ben’i bilen Ben’i sever. Ben, Ben’i sevene aşık olurum. Ben, aşık olduğumu öldürürüm. Benim öldürdüğümün diyetini ödemek yine Bana düşer. Ben’im öldürdüğümün diyeti ise, bizzat Ben’im.’ Bu, sıhhatinden emin olalım olmayalım kutsi hadisin bildirdiği şey, aslında Seven’in de Sevilen’in de sevginin de aynı varlık olduğudur.
Bizim, geleneksel tasavvurumuzda aşk, ana çizgileriyle değindiğimiz bu yoruma dayanır.
Klasik duygu tarihimiz, yüzyılın başlarına değin, böylesi bir vadide akar.
Bugün kitaplıklarda mahzun biçimde bekleyen klasik eserlerimizde, hep, aşkın ilahi boyutu dile gelmiştir. Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir adlı muazzam eseri, bize, bütün bir Doğu duygu dünyasının zenginliğini yansıtır.
Gerek Divan gerek Tekke gerekse Halk edebiyatımızda, aşk, insanın sonsuz yolculuğunda temel kavram olarak yerini almıştır.
Modern zamanlara gelindiğinde durum değişir.
Bu bakımdan Şeyh Galib bir dönemeçtir. Galib Dede, geleneksel şiirin doruğu ve son adı olduğu kadar, yeni edebiyatın da ilk ismidir.
Genç yaşta kaleme aldığı ünlü mesnevisinin de adı, Güzellik ve Aşk’tır.
Bu şiirsel öykü, geleneksel aşk tasavvurunun metafiziksel imajlarını, kusursuz biçimde yeniden üretmiştir.
Aşk dağının doruğuna nasıl çileli bir yolculukla ulaşılabildiğini Şeyh Galib bize, mükemmel bir imaj dünyası ve soyutlama ile anlatır.
Aslında anlattığı, yüzyıllardır anlatılan bir öykünün ta kendisidir ama, Galib Dede, bütün bir birikimi inanılmaz bir ustalıkla yeniden üretmeyi başarmıştır.
Şeyh Galib’ten sonra, özellikle kültürün siyasileşmeye başladığı bir dönemde, Tanzimat ve onu izleyen zamanlarda aşk, edebiyatın asli teması olmaktan çıkar.
Artık hürriyet, müsavat, adalet gibi yeni ve bir başka dünyaya ilişkin kavramlar girmiştir şiirsel sözlüğümüze. Tanzimat döneminde, ‘aşk’ı konu edinen bir dizeye rastlamayız. Bir imparatorluğun, son Roma imparatorluğunun çözülmeye başladığı bu zamanda, okur yazarlar, ‘devlet-i ebed-müddet’in nasıl kurtulacağına ilişkin çözümler aramaya koyulurlar.
Ta ki, Servet-i Fünun diye adlandırılan yeni bir edebi akıma değin. Servet-i Fünun dönemi yazarları, yeniden aşk ve diğer kişisel temalara dönerler ama bu dönüş, doğrudan geleneğe yönelik bir yolculuk değildir. Bugün adına Türkiye dediğimiz coğrafyada o dönemde yaşamış olan insanların tasavvuru artık, gelenekle örtüşmeyen bir tasavvurdur ve yüzünü Batı’ya çevirmiş bir toplumun yaşaması kaçınılmaz olan sorunlarla doludur. Aşk da, artık iki ayrı cinsin yaşadığı psişik bir süreç, bir yaşantıdır. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemi edebiyatçılarının aşka bakışları bu bakımdan gelenekten tümüyle ayrılır. Aile sorunları kendisini göstermeye başlamıştır. Gerçi bu türden temalara Cumhuriyetin ilk dönem edebiyatçılarında daha çok rastlarız ve bu değişim her kuşakta kendisini daha çok hissettirerek sürer. Ama ilk aile dramları, bireysel psikolojileri bakımından sorunlu ve yaralı insanlar, marazi aşk ilişkileri, Tanzimat sonrası dönemin özelliklerindendir.
Yahya Kemal’le birlikte, aşk yeniden geleneksel tasavvuruyla yüzleşir.
Kuğunun Son Şarkısı’nda da Sevgili etiyle kemiğiyle yer almaz. Gerçi Sicilya kızları gibi tekil örneklere rastlarız ama, esas itibariyle O’nda aşk, daima gizemli ve ilahi boyutlarıyla dile gelir ve geleneksel mazmunlara geri döner. Bu arada kanımca iki ayrı isim, aşkın modern bir biçimde işlenmesi bakımından çok ilginçtir : Necip Fazıl ve Nazım Hikmet. Necip Fazıl’la birlikte, aşk teması daha derin psişik süreçleriyle karşımıza çıkar. Yine O’nda da kadın sözgelimi bir ‘kalıp’ yani fikir kalıbı olarak ele alınmıştır ama, kadının beşeri güzelliğinin alabildiğine pitoresk bir biçimde anlatıldığına da tanık oluruz. Necip Fazıl, şiirin en kişisel dil olduğunu ilk kez ve derin biçimde kavramış ve böylesi bir şiir dili üretmiş kişidir. İnsanın dünya ile, toplumsal düzenle uyumsuzluğunu, öteki ile sorunlu ilişkisini ve ‘ben’iyle sorunlarını anlatırken, aşkı da bu bağlama yerleştirmiştir. Bir güzellik nesnesi olarak kadını işlediği şiirleri de vardır. Nazım Hikmet’te ise, kadın, tümüyle beşeri nitelikleriyle dile gelir. Kadın’ı, ‘vatan’ının ve ‘dava’sının simgesi olarak da kullanan şair, aşkın beşeri yönlerini anlatmada oldukça ustadır ve okur tarafından en çok sevilen metinleri hep böylesi metinleri olmuştur. Tutuklu geçirdiği yıllarda, eşine/sevgilisine olan özlemini, ayrılığın yakıcılığını ve umarsızlığını çarpıcı bir biçimde anlatmıştır. Bir yandan da kadını ‘ülke’sinin bir imgesi olarak yansıtmıştır. Bu iki önemli isimden sonra, aşk, geleneksel tasavvurdan adım adım uzaklaşarak, daha beşeri ve psikolojik boyutlarıyla anlatılır hale gelmiştir. Arada Sezai Karakoç gibi istisna bir isim karşımıza çıkar. O’nun uzun yıllar fotokopi biçiminde elden ele dolaşan Mona Rosa şiiri, doğrudan aşkı konu alır. Karakoç’un öteki metinlerinde de aşk temel bir tema olarak işlenmekle birlikte, bu ünlü şiir, beşeri bir aşktan yola çıkarak İlahi olana ulaşmanın modern zamanlarda yeniden üretilebileceğini de göstermiştir. İlk yayımlandığında, ilk bölümünde bir akrostiş de yer alır ve Muazzez Akkaya adı karşımıza çıkar. Söylentiye göre, şair, ona aşık olmuştur ama, ona olan aşkı, kavuşamamanın da etkisiyle ilahi bir mecraya girmiştir. Mona Rosa’da, ‘gül’ imgesi eksendedir. Bu, geleneksel bir imadır. Bu uzun şiir için, bir modern mesnevi denebilir. Karakoç, damarlarına uzandığı ve kendisini bağladığı geleneksel şiirin ana imgelerini/mazmunlarını yeniden üretmiştir. Ama, sevgili için çekilen acılar, şiirde, beşeri yönleriyle de dile gelmiştir. Şiir, geleneksel olandan farklı biçimde, aşkı bireysel bakımdan da anlatmayı başarmıştır.
Karakoç’tan sonra özellikle İkinci Yeni şairlerinde artık aşk, daha farklı boyutlarıyla karşımıza çıkar. Burada, aşkın imkansızlığından söz edilebileceği gibi, özellikle cinsel niteliklerinden de bahsedilmektedir. Cinsel aşkın merkeze yerleştiği bu estetik evrende, tema iyice kılcallaşır. Arada, ‘aşk, çocuklar parlayınca görülen ışıklardır’ diyen Cahit Zarifoğlu gibi oldukça farklı isimler de karşımıza çıkar gerçi. Ama bir genelleme yapacak olursak, altmışların ikinci yarısından itibaren hem şiirde hem de öykü ve romanda aşk temasının işleniş biçimi daha bireysel ve cinsel yönleriyle gerçekleşmiştir, diyebiliriz.
Aşkın psikolojik boyutlarını merak eden ve bize anlatan edebiyatçılar arasında Mehmet Rauf, Halit Ziya, Peyami Safa gibi isimleri de saymamız gerekir. Eylül romanı, hazan imgesini ve atmosferini öykünün üzerine bir örtü gibi sererek bize modern yaklaşımın da çarpıcı bir örneğini sunar. Halit Ziya’da yaşak aşk ve çözülen ilişkiler çokça dile gelir. Peyami Safa ise bu temanın psiko-sosyolojik niteliklerini zengin bir anlatım içinde aktarır.
Yetmişli yıllardan itibaren, edebiyatımızda aşkın, beşeri, ilahi, cinsel, toplumsal ve ruhsal boyutlarıyla ve zengin öyküsel fonlarda tartışıldığına tanık oluruz.
Modern edebiyatçı, kendi kişisel öykülerini, gözlemlerini ve bir tür ruh göçü yaşayarak düşlediklerini, Batılı örnekleriyle rahatça boy ölçüşebilecek bir zenginlikte anlatabilmektedir.
Ne ki, aşkın geleneksel tasavvurundan hayli uzaklaşmış bulunuyoruz. Arada kimi ışıltılı öykülere rastlamıyor değiliz ama aşkın, alabildiğine kirlenmiş bir toplumsal ortamda, ilahi yönleriyle anlatılması artık imkansızmış gibi görünüyor. Aşkın imkansızlığı sorunsalı, modern edebiyatçının çeşitlendirmekten usanmadığı bir mesele olarak önümüzde duruyor. Aşkın vahşi ve cinsel özellikleriyle ele alındığı kimi ‘başarılı’ metinlere rastlıyoruz. Edebiyat kamuoyunu aşarak ‘kitle’sel okura ulaşan bu türden metinlerde bireylerin kimlik sorunları ve ‘öteki’yle ilişkisi bağlamında aşk yaşantısı da anlatılıyor. Aşkın tümüyle bir duygu durumu olarak algılandığı açık. Durum böyle olunca aşk da bir vahşet ortamı olarak düşünülüyor. Hz. Mevlana’ya dönecek olursak, ‘canımızdan daha yakın olduğumuz Sevgili’nin öyküsü değil bu zamanda anlatılan.





aşkı cevizin kabuğu gibi gören modern insan ,kendi ruhunun da dış çeperlerinde geziniyor.bunun sonucu olarak yaşadığı kısır bunalımların pençesinden kurtulamıyor.gittikçe budanan ,budandıkça da anlamsızlaşan bir aşk kime ne verebilir ki…