Tahta bavulun içi bomboştu. Divanın altından sürükleyerek çıkardı. Menteşelerinin paslandığını, kopuştuğunu fark etti. Kaç senedir buradaydı, bilen yoktu. Birkaç çivinin şıngırdayarak düşüp, ortalığa saçıldığını gördü. Yankısını ruhunda duydu. Uzun zaman dinledi durdu. Büyük, kirli camlı pencerenin yanındaydı. Ölü sinekler, örümcek ağlarıyla kaplanmıştı etraf. Çatıdan ışık sızıyordu. Belli belirsiz bir hava akımı yüzüne çarptı. Süslü terliklerine baktı. Ojeli tırnakları, ayakları toprağa bulanmıştı. Odanın sağ üst köşesinde çok eski, tozlu bir radyo gözüne çarptı. Ahşap kaplaması yer yer çizilmişti. Heyecandan kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Ağzından” ahh!”çıktı çığlık gibi.’’Bir zamanlar senin yerin salonların en gözde yerleriydi. Şimdiyse yerini çok şeyler aldı.”diye mırıldandı. Özlemle elini uzattı radyoya,” belki çalışıyordur “dedi. Bir iki yerini kurcaladı, düğmelerini çevirdi ama nafile uğraşıyordu, çalışmıyordu işte… Bu köhne evin içi kendiyle hesaplaşmasına neden oluyordu. Buraya her gelişinde mutlaka bu eve girer, geçmişe döner gibi yapardı. Bir yılanın deri değiştirmesi gibi, düşünceleri feveran ederdi. Alışmışlığın hoyrat kisvesinden sıyrılırdı. Bir duyarlılık duvarından geçer, vicdanı yağmurlarla yıkanırdı adeta. Nazan’a dair, kötü düşünceleri yerini merhamete bırakırdı. Kalbi yumuşardı. Onu affedebilecek miydi? Belki evet, belki hayır… Bu noktadan sonra kararsızlığa teslim olurdu. Odanın solunda ise sırı dökülmüş aynalı, camlı kapakları çarpılmış bir dolap vardı. Bir an röfleli saçlarına baktı kırık aynada, yüzünü seyretti.
İfadesizdi. Nazan’ı düşünürken hep böyle oluyordu. O yağmurlu günün sabahında bir mektup bırakıp, gitmişti. Nazan evladını annesine emanet etmişti. Ayrılırken vedalaşmamıştı. Sessiz sedasız, hayatlarından silinmek ister gibi yapmıştı. Bir daha arayıp sormamıştı. Güya unutturmuştu kendini. Nerelerdeydi, ne yapıyordu? Yavrusunu hiç mi sevmiyordu? Nasıl büyüyor sevgisiz, merak etmiyor muydu? Belkide kızgındı. Sarraf dükkânını batıran, sorumsuz kocasını bağışlayamıyordu. Haklıydı da aslında. Vehbi olacak o serseri neler çektirmişti Nazan’a. Sonra da yanında fettan, sarışın bir kadınla sırra kadem basmıştı. Günlerce dedikodu malzemesi olmuşlardı millete. Ama yine de kendi canından bir parçaydı bu çocuk. Onu terk edecek kadar acımasız olmamalıydı. Nazan’ı metropol bu hale getirmişti zahir. Öyle biri değildi o.Ne zaman ki İstanbul’a adımını attı; huyu suyu değişti. Bambaşka biri oldu çıktı. İnanmak istemiyordu onun vurdumduymaz haline. Dolabın kapağını ardına kadar açtı. Modası geçik bir bluz sarktı, fırfırlı mor, bol düğmeliydi. Astarı sökük, gövez mini bir etek, tozlara bulanmış paçavra görünümündeydi. Nazanındı. Ona bunları o mu almıştı. Yoksa annesi mi? Hatırlamıyordu. Demek çok zaman geçmişti aradan. Sevindiğini, hevesi geçene kadar giydiğini biliyordu onun. Alt rafta ise, hayli kalın topuklu ayakkabılar duruyordu. Demek atmamıştı annesi. Saklı hatıralar bir bir canlanıyordu gözünde. Bu ayakkabılar yüzünden hep tartışırlardı. Nazan kazanırdı her zaman. En iyi o giyinmek isterdi çünkü. En şık en gösterişli o olmalıydı. Peki, şimdi ne oldu? Hiç… Kocaman bir hiçti işte. Kapağı yırtık moda dergisi ilişti gözüne, dolabın içinde bir başka raftaydı. Yetmişli yıllarda örgü kazak, etek modelleri… Yüzü dalgalandı, gülümsemeyle, ağlama arası bir hale büründü. Ne anlamı vardı bütün bunların? Nafile… Bakınmalar, gezinmeler, aranmalar… Hiçbiri sevgili kardeşi, Nazan’ı geri getirmiyordu. Bir an sendeledi. Düşecek gibi oldu. Bacağı kırık bir masanın ucuna tutundu son anda. İç geçirdi. Başını kaldırdı. Tozlu ışık huzmesi gözünü aldı.”Kiremit kırılmış olmalı. Usta bulmak lazım kış gelmeden” diyen annesinin yanına kadar geldiğini görmemişti. Göz göze geldiler, hüzün vardı ela gözlerinde” Gel “diyerek omzuna dokundu annesi.”Boşver, işimize bakalım biz” koluna girdi annesinin, bahçede yürümeye başladılar.Güneş iyiden iyiye yükselmeye başlamıştı. Aslanağızlarının, yaban menekşelerinin üzerindeki arılara, kelebeklere baktı. “Hayat devam ediyor göçlere rağmen, kalanların sağlam durması lazım” diye mırıldandı annesi. “Haklısın, mavi kelebeklerin göçü bu” dedi. Başka da bir şey söylemedi. Hep sustu.
Editör’ün Notu: Mavi Kelebeklerin Göçü daha önce Bir Nokta Dergisi’nin Aralık 2007 sayısında yayımlanmıştır.




3 Yorum
Eline sağlık, seni kazandığımız için çok memnunuz. Kaybedenler dertlerine yansın diyelim
Yazı Tarihi Ocak 6, 2008 at 5:40 pm
Eline ve yüreğine sağlık başarılarının devamını dilerim…
Yazı Tarihi Ocak 6, 2008 at 9:30 pm
Eline ve yüreğine sağlık …
Yazı Tarihi Ocak 6, 2008 at 9:32 pm
Yorum ekle