Kış halleri -1

Aralık 23, 2008 tarihinde Deneme dizini altında Adem Turan tarafından yayımlandı ve 1.116 kere okundu

Kış sokağı
Yıllardır beni terk etmeyen bir rüyâ var uykularımda: bir sokak; uzadıkça uzuyor önüm sıra, kıvrılıyor bir yılan gibi. Her taraf kahverengi! Beyaz olması için nasıl da çırpınıyorum ama nâfile. Ben çırpındıkça daha da koyulaşıyor kahverenginin tonu. Hava soğuk, buz kesiyor. Sonra kar başlıyor. Çok eski zamanlardan kalma bir karmış bu. Ama ne kar! Sanki bir araya gelmiş de öyle yağıyor bütün eski zamanların karları. İyi, diyorum ben; yağsın! Mademki kış sokağındayım, kar da yağmalı, yağmur da, dolu da! Fakat niçin kahverengi her şey? İşte buna akıl erdiremiyorum bir türlü.

Aaa! Birden çoğalıyor sokak, iç içe binlerce sokağa dönüşüyor. Tıpkı Borges’in öykülerindeki lâbirentler gibi ve ben her seferinde, aaa! diyorum buna.

Güya ben, bir elimde çay diğer elimde de kitaplar, şiir okuyacakmışım sokağın bütün kedilerine. Renk renk, sürüyle kedi; sarısından siyahına, kırmızısından lâciverdine, zencisinden beyazına, hırlısından hırsızına; yemek yiyen, piyasa yapan, birbiriyle kavga eden, gazete okuyan, sınavlara hazırlanan; papyonlu, kravatlı, kurdelâlı yüzlerce kedi… Ama fark etmez, hiç fark etmez diyorum. Yeter ki çayımı içip, okumam gereken şiirleri okuyayım. Derken, bir dalgalanma oluyor sokakta. Meğerse izin almak gerekiyormuş şiir okuyabilmem için. Bunu, uzanıp kulağıma fısıldayan kedilerin reisinden öğreniyorum.

Böyle saçmalık mı olurmuş diyorum ben kendi kendime. Kış sokağı yerine, tutmuş saçma sapan rüyânı ve kedileri anlatıyorsun. Pöh! Bir de şiir okuyacakmışsın. Hadi ordan sen de! Güldürme insanı. Sen rüyâ ve kedilerinle burada kal. Belki bir yolunu bulup okursun şiirlerini. Aman dikkât! Şiir okumak uğruna başını belâya sokma.
Ben eve gidiyorum.

Kış evi
Yarım kalmış ve bir türlü bitiremediğin yazılarını düşünüyorsun ‘kış sokağı’ ndan geçip evine doğru yaklaşırken. Siyah deri çantan omzunda her zamanki gibi. Çıkarıp bir sigara yakıyorsun biraz ağırlaşarak; bir iki nefes çekip atıyorsun. Hızlanıyorsun sonra, heyecanlanıyorsun da.

Zile bir kere basman yeterli! Tam elini zile uzatırken akşam ezanları başlıyor. Nedense çocukluğunu özlüyorsun birden, çocukluğundaki evi… Levhâlar hâlinde özlüyorsun. Kapatıyorsun gözlerini, ağır ağır geçiyor levhâlar. Gözlerini âniden açıp, levhâlardan bir tanesini, hiç olmazsa bir tanesini yakalamayı ne çok istiyorsun o ân! İçinde biryerlerde bir telin koptuğunu hissediyorsun; için yanıyor…

İşte dış kapıdan giriyorsun. Avluda seni müthiş rahatlatan bir manzara var; sağında bahçenin çitleri ve indirme, indirmenin hemen hemen tamamını sarmış olan asma. Sol tarafta ise, artık kullanılmayan buğday ambarı, bitişiğinde ahır, kümes ve samanlık. Yârabbi, her şey nasıl da mütevazı! diyorsun, duyulur duyulmaz bir sesle. Bütün bu görüntüler, her şey ama her şey kalbine, zihnine, hücrelerinin hepsine işlensin istiyorsun. Derin derin nefesleniyorsun bu yüzden. Oysa, bunun bir yarar sağlamayacağını sen de biliyorsun ama, nefeslenmeye devam ediyorsun ısrarla. Sonra samanlığın arka tarafındaki yasağa gidiyorsun hızlı adımlarla.Tavuklar bağrışarak kaçışıyorlar. Uzanıyorsun oraya boylu boyunca, yaşlı dutun gölgesine: işte! diyorsun, hayat bu! hayat bu! Biraz sonra Yetim geliyor. Nasıl da özlemiş seni! Çıkardığı sevinç seslerinden anlıyoruz bunu. Yetim, köyün en güzel köpeği sana göre.
Yıllar sonra, ‘Kıtmir’ i duyduğunda, onu da çok sevmiştin…
Ezanlar biterken bağlantı kopuyor.

Zile bir kere basman yeterli! Basıyorsun ve aşağıdan, kim o! sesleri geliyor. Hızla iniyorsun merdivenleri. Kapıda karın ve çocukların. Sıcacık bir ‘kış evi’. Allah’ım! Mutluluk bu olsa gerek, yazmasam da olur diyorsun, yeter ki onlar hep var olsun. Oğlan dokuz, kız dört yaşlarında. Ağabeyleri yatılıda; o da onaltısında. Yolu uzak, hafta sonları gelebiliyor. Bir de ‘Nahnu’ geliyor zaman zaman, kuşlarıyla, kelebekleriyle, türlü türlü çerezleriyle ve görülmemiş neşesiyle… Büyük oğlana göre o, ‘bir efsâne’, küçüklere göreyse, dünyanın en mükemmel teyzesi.

Bu arada sen, çalışma odası olarak kullandığın salona geçiyor, her akşam yaptığın gibi pencereye gidiyorsun hemen. Bir parçasını görebildiğiniz Boğaz’a dalıp kalıyorsun bir müddet, öyle… Cam buğulanıyor nefesinden. Sen biraz daha hohlayıp çocukken yaptığın gibi bir ev çiziyorsun. İhtimâl ki, Sezai Karakoç’un “Kar Şiiri” ni okuyorsun bir taraftan da…