Eski evler.. terkedilmiş viraneler. Öylesine sahipsiz bırakılmış ve kime ait olduğu bilinmeyen, çürümeye, yok olmaya mahkum edilmiş, çatıları çatlamış, pencereleri yerinden çıkmış ve camları kırılmış epeski evler. Kim bilir hangi aileleri konuk etti bağrında. Dedelerin, nenelerin, annelerin, babaların ve çocukların ve torunların.. en az üç kuşağın bir arada yaşadığı bu evler bugün artık bir çoğumuz için galiba nostaljik birer hatıra oldular. Sadece anılaştırdık onları ama asla sahip çıkmadık. Yapayalnız bıraktık kör bir sokağın soğuk girdabında. Fotoğraflarını çektik ama o evlerin acı çektiğini hiç anlamadık. Albümlerimize koyduk. Eşe dosta gösterdik. İşte bunu ben çektim diye.. sanat dedik ama hayatı sanatın dışına ittik. Tarihimiz, kültürümüz o paha biçilmez sandığımız, içi boş nutuklarımızın içinde öylesine bir yer bulabildi sadece kendine. Hiçbir mimari kıymeti olmayan pahalı evlerde oturduk ama asıl zenginlik nerdeymiş göremedik. Sofralarımızın bereketi belki de o harabelerin içinde yitip gitti. Yediğimiz yemeklerin sadece çeşidi arttı ama sofraya uzanan eller azaldıkça azaldı.. biz de azalıp gittik. Farkına bile varmadık. İçinde öğütüldüğümüz çarkın aksanına dahil olduk yine de aymadık. Çark döndükçe biz de sırtımızı döndük kültürümüze, koca mirasımıza, benliğimize.. kendimize sırtımızı döndük.
Bu virane evlerde neler neler yaşandı bir düşünsenize. Her öğün bir düğün gibi yaşanıyordu belki de. Herkes yoksuldu ama kimse şikayetçi değildi. Ekmek azdı ama herkes sofradan doymuş olarak kalkıyordu. Sofraya uzanan eller sayısınca bereketleniyordu sofralar. Belki ufak kavgalar bile yaşandı ama kimse kimseyi üzmedi. Kimse kimseye kırılmadı.. darılmadı. En kötü anlarda bile birlik vardı. Kapılar yüze çarpılmıyordu. Haksız olan af diliyordu, haklı olan hiç tereddütsüz affediyordu. Sonra o koca havuşlarında “yağ satarım, bal satarım” oynayan çocuklar vardı. Yaşadıkları evler kadar masumlardı hepsi. Toplar oynadılar. Dizlerini yaraladılar.. ama hep bir saran vardı. Ellerinde zeytin dalları durmadan koştular. Belki de düştüler.. ama hep bir kaldıran vardı. Sonra eli nasırlı, saçı yazmalı analar sacda bazlamalar yaptılar. Her evden duman yayıldı barışın kokusu. Buğdaylar kaynatıldı koca kazanlarda ve dağıtıldı ev ev.. sokak sokak.. Diş hedikleri yapıldı bebeler ilk dişlerini çıkardığında. Kimse yarını düşünmüyordu. Herkes bugünü yaşamaktan memnundu çünkü herkes yarından emindi. Kimsenin düşmanı yoktu çünkü herkes “yâr”ından emindi.
Zaman değişti.. eşya değişti. Güneş aynı Güneş ama ruhlarımız değişti. Evlerimize vuran ay ışığı aynı.. ama muhabbetler değişti. Halkalar küçüldü.. evler küçüldü. Şehirler kalabalıklaştı ama biz durmadan yalnızlaştık. Yüksek binalar diktik tepelere yine de yükselemedik. Göğü zapt ederiz sandık.. yanıldık. Selamlaşmalar lütfen yapılır oldu. Kardeşimin eline diken batmış.. geçip gittik, bakmadık bile. Ne acılarımıza tanık olmak istedik ne de duygularımıza kefil. Herkes cebinde taşır oldu dostluğunu. Fişten çekilmiş bir priz kadar etkisiz.. suyu bitmiş bir nehir kadar kuruyuz artık. Gülüşmeler.. sevinçler.. mutluluklar.. şen sofralar.. tatlı kavgalar.. hepsi o virane evlerin duvalarında bir iz bir leke olarak kaldı.
Siz de mutlaka rastlamışsınızdır böyle virane, metruk bir eve. Ama dönüp bir bakın onlara. N’olursa olsun bu kez yanından geçip gitmeyin. O evleri düşünün ve onların şen olduğu zamanları.. O günlerden demet demet sevgi getirin bu zamana. Duvara sinmiş lekeler gibi kalmasın mutluluklarımız. Gündemimize girsin artık barış, manşetlere taşıyalım onu. Siz de sıkılmadınız mı artık televizyonlarınızın başında zengin zamanlar tüketmeyi? Bütün servetinizi, sermayenizi bir kutuya harcamayı? Soframızdaki el sayısı artsın. Selamlaşmak bir formalite olmaktan çıksın ve muhabbetimizin bir parçası olsun. Gelin bugün başlayalım buna. Talan olmuş, virane ruhlarımızı restore edelim artık.



4 Yorum
Küçüklüğümü çok arıyorum , az da olsa öyle bir evde büyüdüm ben. Şimdi o bazlama kokusuna, o bereketli sofraya hasretim. Ve de o eve…Daha aklıma gelmeyen ama düşündükçe duygulanıp çok şey var aslında özlemini çektiğim. Bunlar gözümün önüne geldi yazını okuduğumda…Ama öyle bir anlatımın var ki tüylerimi diken diken ettin.Hatta sadece bununla kalsa, bir ara iki damlamı isterim:)
Bunları düşünüp bu şekilde yazıya dökmek için çok derin, hisli, ince düşünceli bir karaktere sahip olmak lazım. Bir kere bu içten hassasiyet için teşekkür ediyorum sana. Bir de böyle kişilerin hala benim devrimde olduğunu gösterip, üzüntülerimi hafiflettiğin için teşekkür ediyorum.
Bizi bugünden itibaren davet ettiğin o güzelliklerin yoluna adımımı atmaktan gurur duyuyorum.
Yüreğine sağlık…
Yazı Tarihi Nisan 5, 2006 at 5:10 am
son zamanlarda okuduğum en güzel yazı oldu bu cahit. çok sevdim, zevk aldım, ha bi de elim yüzümde kalakaldım. sonra ne vurucu cümle öyle: “Kimsenin düşmanı yoktu çünkü herkes “yâr”ından emindi.” vuruldum, kalakaldım..
Yazı Tarihi Nisan 6, 2006 at 5:10 am
Nostaljik sözcüğünden pek hoşlanmam; zira Koca Akif “Eski eski olduğu için atılmaz, işe yaramadığı için atılır, yeni de yeni olduğu için alınmaz, işe yaradığı için alınır.”Der. Sorgulamadan eskiyen neyimiz varsa hep attık. Mimarimiz de sanırım o attıklarımızdan… Eline sağlık bize ne büyük değerleri atıığımızı hatırlattığın için… Bilvesile benim de Üstad Necip Fazıl Kıskürek tesirinde kaldığım ilk gençlik yıllarında yani on dört yaşlarında rahmetli nenem için yazdığım şiirden bir dörtlükle yazımı noktalamak istiyorum.
Bu ahşap evin çatlak tavanında
Periler gezinmiş cinler gezinmiş
Duvara asılı isli lambada
Yanan alev değil merhamet imiş…
Tekrar teşekkür ederim
Yazı Tarihi Nisan 7, 2006 at 5:10 am
Handiyse bir gezi yazısı… Ne güzel… Eline vü gözlerine sağlık.
Yazı Tarihi Nisan 7, 2006 at 5:11 am