
Kendini Temize Çekmek
Kendi düşüncelerini anlatırken Tragedya’dan yola çıkıyordu Nietzsche. Dionysos ile Apollon’u fikrinde birleştiriyordu. Öyle ya Dionysos, eğlencenin ve arzuların gerçekleştirilmesinin modeli, Apollon ise sağlıklı yaşamın ve hazzın modeliydi. Nitekim kendi görüşünü de Dionysosçu ahlakın Apolloncu biçimi olarak tarif ediyordu. İşte bu tariften sonra tarife uymayan her görüşün altına düşünce çukuru oluşturuyordu. Önce çilecilikten başlıyordu, sonrasında semitizmden ve Schopenhauer ve Wagner’den, Sokrates ve devrin ahlaki önyargılarından devam ediyordu. Evet, o çağın delikanlısıydı Nietzsche. Ama neredeyse tüm düşüncelerini yadsıma üzerine kurduğu için aykırı bir delikanlıydı.
Kendini Temize Çekmek
Sokrates, seveninden çok sevmeyeni olmak, çağının düşüncelerine karşı durmak gibi birkaç benzerlik taşıyordu Nietzsche ile. Ancak Nietzsche’nin görüşlerine ilham olamayacak kadar Dionysos ve Apollon’un karşısında duruyordu. Belki her ikisi de yaygın deyimle ezberbozan tiplerdi. Ama ezberi bozarken kendilerinden verdikleri, birbiriyle hiç benzerlik taşımıyordu. Çünkü bedenin yok sayılması ve arzuların hiçe indirgenmesi Sokratesçi bakışın en temel prensibiydi. Sokrates, bu haliyle bu dünyayı da yadsıyordu. Üstelik ilahî dinlerde olduğu gibi bir dünya inancı da taşıyordu. Her ne kadar Platon bu akli dünyayı yaşanılan zamanın bir parçası gibi görse de hocasının bahsettiği şey yaşanılanın ötesinde ölümle kavuşulacak bir şeydi. İşte bu açılım Nietzsche’nin sözünü ettiği yaşama duru bakışın yanında hiç de hoş durmuyordu. Bu yüzden Nietzsche en büyük tarihi savaşını Sokrates’e karşı verdi.
Biz; yani Nietzsche’den sonraki çağın insanları; Nietzsche tarafından hem umudun hem de umutsuzluğun sembolü olarak gösterilen insanlar; tarihi savaşta Nietzsche’den yana tavrımızı koyduk. Öyle bir uyarlama yaptık ki Nietzsche bile bu kadarını ummamıştır. Estetik cerrahi, sağlıklı yaşam ve eğlencenin günün modası olması ancak bununla açıklanabilir. Tabii ki söylediklerimden güzelliğin, sağlığın ve eğlencenin kötü olduğu anlamı çıkarılmamalı. Ancak siz elinizdekine araç olarak bakıyorsanız onu araç olarak kullanırsınız. Ters mantık yürütürseniz; amaç olarak kullanıyorsanız amaç olarak bakıyorsunuzdur. İşte bu da günün hayat felsefesindeki en önemli açmazdır. Comte ile başlayan pozitif bilim çılgınlığı, bir gün felsefi yaklaşım olmaktan çıkıp insanların ayaklarına dolanacaktı elbette. Hesaba katılmayanlardan biri de buydu. Teknoloji ile birlikte bilim, laboratuarlardan çıkıp evimize girdi. Bilimin girmesiyle bilime dair tüm önyargılar da soframıza doluştu. Birçoğunu temizledik belki ama temizleyemediklerimizi sindirerek başladık değişmeye. Var olan sadece maddi duruşumuz muydu, değil miydi? Sorularımız da şirazeden çıkınca cevaplarımız da anlamsız kaldı.
Ruhumuzun ya da Sokrates’in deyimiyle cevherimizin varlığı sorunu, pozitif bilimin konusu olmayınca yadsınarak tozlu kitapların içine hapsedilmeye çalışıldı. Yoksa nasıl açıklanabilirdi Comte’un üç hal yasası… Somut olguların dünyasında ne ruhun ne de anlamın yeri vardı. Her şeyin maddesel döngü içinde ele alındığı bu kara kutu felsefe anlayışında Darwin, La Mettrie, Marx, Feurbach, Holbach, Freud, Hobbes gibi (çoğu) Nietzsche’nin çağdaşlarının da en azından adını anmak gerekir. Dokudukları kumaş ile koca koca toplumlara Üstad Cemil Meriç’in deyimiyle “deli gömlekleri giydirildi”. Sonuçta koca koca toplumlar ufacık elbiseler içinde kayboldu. Doğu felsefesinde beden ile ruh arasında kurulan dengeye dayalı anlayış, Doğu toplumlarında da sorgulanmaya başladı. Batı toplumları kadar olmasa da Doğu toplumlarında da hızlı bir sekülerleşme (dünyevileşme) dönemi yaşandı. Şu an içinde bulunduğumuz süreç daha da seküler olana doğru gitmektedir. Tersi bir gidişi övmek için değil bu. Her zaman dengeyi ortaya koymaya çalışan Doğu toplumları yine bu sorunu aşmak için kendi dengelerini bulmalıdır. Oluşturmalıdır demiyorum; bulmalıdır. Sokrates de benzer bir tutum sergilemiştir: Değerler oluşturulmaz, bulunur. Doğru olan da budur. Çünkü türeyiş değil de yaratılışı savunan herkes yaratılırken belli bir donanımla yaratıldığımızı savunur. Sokrates’in cevher dediği bu donanım, bize hayat boyu kılavuzluk edecek bilgiler içerir. Bunun peşine düşerken ne aklımızı bir kenara koymalıyız ne de duygularımızı. Her ikisi ile yola çıkarken amacımız kendimizdeki dengeyi bulmak olmalıdır. İşte anlamın başı budur. Kendi anlamımız… Öyle ya, kendi anlamını bilmeyen ya da idrak edemeyen diğer yaratılmışların anlamını nasıl bilebilir ki? Ya Yaratıcı’nın ?… Sorularımızı düzgün soramayışımız, cevap verirken şapşallaşmamız bundandır. Biz ezberi nasıl bozarsak kendimizde bulduğumuz şey de o ezberbozumuna göre olur. Eğer Nietzsche gibi arzularımızın ve bedenimizin peşine düşersek dünyanın içine hapsolup anlamı kaybederiz; Sokrates gibi anlamın peşine düşmeli ancak bedenimizi de yadsımamalıyız. Sonuçta ancak dengeyi bularak anlama ulaşabiliriz.
İşte sürecin önemli kısmı yani yönelme kısmı bu noktada başlıyor. Bunun bilincine vardıktan sonra bulmak için aramak gerekiyor. Bu bahsi de bir sonraki yazımıza bırakalım…



4 Yorum
Friedrich Nietzsche’nin anti-semitik olduğuna dair genelgeçer kural çürüteli çok olmadı. Elbette bu çıkarsama müşahhas verilerden daha çok Nietzsceh’nin dinlere karşı duyduğu genel öfke ve Alman Nasyonalizminin temelini atmış olduğu gibi çıkarsamalara dayanıyordu. Bu algının en önemli kaynağının ise Martin Heidegger olduğunu söyler Ömer Soykan ve ekler: “Nietzsche’nin kızkardeşi anti-semitik biri ile evlendiği için neredeyse Nietzsche tarafından kardeşlikten reddedilmişti.”
Nietzsche’nin handiyse felsefenin gelişimi önünde en önemli engellerden biri olarak gördüğü Sokrates’e karşı beslediği tepkiyi okurken çok şey öğrendim. Harikulâde bir makale.
Bereketle.
Yazı Tarihi Aralık 31, 2007 at 3:41 pm
Şimdi üstadım sanırım bir yerde yanlış anlaşıldım :
“Önce çilecilikten başlıyordu, sonrasında semitizmden ve Schopenhauer ve Wagner’den, Sokrates ve devrin ahlaki önyargılarından devam ediyordu.” Cümlesinde semitizm sözcüğü Yahudicilik anlamında kullanılmıştır. Anti-semitizm kelimesi kullanılmamıştır. Anti-semitizm Avrupa’daki nasyonalist çığır ile şekillenen apayrı bir görüştür. Yazdıklarımın yanlış anlaşılmasını istemem
Yazı Tarihi Aralık 31, 2007 at 4:34 pm
Elbette, kesinlikle öyle dediniz Üstadım. Vurgulamak istediğim, Nietzsche’nin bir istisnasının olduğu idi.
Bir haşiye gibi.
Yazı Tarihi Aralık 31, 2007 at 8:12 pm
şimdi hakikat anlam cevher nasıl ad koyarsak, tarihsel yani biz fanilerin zamanına ait olunca kurumaya katılaşmaya ve kalıplaşmaya başlıyor. aslında bütün putlar bir zamanlar hayatiyet taşıyan bir hakikatin donmuş hali değil mi? “devrimci” ruhlar kendi zamanlarına ait putları kırarak başlıyor işe.
Nietzsche’nin Dionysosçu ahlakın Apolloncu biçimi ile de ortalığı dağınık bırakmak istemediğini anlıyorum. nitekim modernizm de kendi içinde bir özgürleştirici ruh taşımıyor muydu 19.yy dönümünde fakat bir yüzyıl sonra artık modernliğin ürettiği bütün “akıl” konumları bir üst anlatıya dönüşünce Nietzsche felsefesi bu kez moderniteyi parçalayan (modernlik putunu kıran) bir felsefi durağa malzeme taşıdı.
acizane Nietzsche’nin bizi bir hakikate götüremese dahi zamanımızın bizde bıraktığı tortuları kırmak adına oldukça gerekli ve değerli olduğunu belitmek isterim. saygılarımla.
Yazı Tarihi Nisan 11, 2008 at 5:16 pm
Yorum ekle