Kedi stevens
Stavridus musluğu açtı ve kanlı ellerini musluktan akan suda boğarken bana dönüp gülerek:
-Kedin bitkisel hayattan çıkamadı, diye bağırdı. Ve ben başımı ellerimin arasına gömüp insanoğlunun taziye üslûbuna sövdüm.
İlkyazın geldiğini en çok yüzüme dökülen kırlangıçlardan anlıyorum. Tanrının doğaya müdahalesi çoğalınca, koşulsuz bir toz bulutu altında araba farlarının sarışın telâşından fışkırıyor kanatları. Sakalım polenlerce sulanıyor ve yüzüm doğurgan bir toprak bu mevsim. Sonra rüzgârın müşfik avuçları altında toplaşan ürkek gök ekinlerden biliyorum ilkyazın geldiğini. Toprak hareket ettikçe kaslarından kabaran gelincik damarlarıyla beraber tırpanların istilasına kadar sabırla bekleyecekler engin ovaları. Güneşten çalabildikleri kadar ışık emecekler topu topu bir mevsim. Topu topu bir mevsim böcek ağırlayacaklar nazenin gövdelerinde.
Bir de ev sahibimizin her sabah “Bu gün siz de bizimle gül toplamaya gelsenize” demesinden biliyorum baharın geldiğini.
Bir çocuk, büyüdükçe avuçlarında çamura daha az yer kaldığından yakınıyor ve gözlerinden süzülen iri bir gözyaşı damlası delta oluşturuyor avuçlarında kurumuş son çamur parçasında. Elini uzatıyor bana, dudaklarında tanrısal bir şikayet çizgisiyle. Aniden dev bir mikser duruyor önümüzde. Mikserin içinden çıkan iki adamdan biri çocuğun havada kalmış elini tutuyor ve avucunu göğe paralel bir şekilde tutuyor. Mikserden inen diğer adam ise çocuğun avucuna mikserdeki bütün betonu yüzündeki zalim ifadeyle beraber döküyor. Çocuğun iri gözleri bana dönüyor ve sonsuza değin beynimin en ücra köşesine kadar dağılıyor.
Hades, annelerine Chevrolet marka bir otomobilin geniş lastiğinde mezar açan dört yavru kediden birini bana vermeye çalıştı dün sabah:
-Bu kediler şimdi annesiz kaldı, eğer biz bunlara bakmazsak ölecekler, maazallah başımıza taş yağar sonra, diyor. Bu muazzam bir tehdit. Ben başıma yağan yağmurla bile başa çıkmayı başaramadım henüz. Kedinin hiçbir özelliği yok diğer birçok hemcinsine göre. Gri renkli. Sadece gözleri şimdilik donuk bakıyor ve sanırım tanrının onlara biçtiği doğum kontrolörü görevini bir fareyi görüp hatırlayana değin de böyle donuk bakacak gözleri. Kediyi kucağıma alıyorum, eve götürüyorum ve beni annesi sanmasından korktuğum için aramıza ciddi bir mesafe koyuyorum. Kediye şimdilik “Kedi Stevens” adını verdim. Muhtemelen şimdiye kadar Lady D’Arbanville’i hiç duymadı ve Father and Son’un müzikal altyapısı ile ilgili de hiçbir bilgisi yok. Ancak yarın bir gün bu kedinin Müslüman olması ve adının Ebu Hureyre olarak değiştirilmesi konusunda bana baskı yapacağı ihtimali beni oldukça neşelendiriyor. Akşam, Kedi Stevens ile Stavridus’u birbirleriyle tanıştırdım ve sanırım birbirlerinden hoşlanmadılar.
Kemikler etin altında patlayana kadar düştüğünü anlayamamak gibi bir şeyden bahsetmişti, elbette bunun ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim bile olamazdı. Sadece bir insana, o çıldırana kadar işkence yapmanın ne kadar dehşetli bir şey olduğunun ayırdına varabildim. Paul ‘The Boss’ Edgecomb’un, “Bazen o denli garip şeyler oluyor ki, tanrının nasıl olup da buna göz yumduğunu bir türlü anlayamıyorum.” dediğinde de hissettiği sanırım, az çok böyle bir şeydi. ‘Öğretmenmiş’ Abdullah, ataması yapılan ilde henüz ilk ayını doldurmuşken (Galiba Akdeniz’de bir ildi bu) evini solcular basmış ve ona işkence ederken çıldırmasına sebep olacak bir yöntem kullanmışlar. O yöntemin ne olduğunu size söylemeyeceğim. Hayır, evde denemenizden filan korkmuyorum, sadece insanoğlunun alçalabilmesinin bir sınırı olduğuna olan inancınız kalsın bir yerlerde istiyorum. Belki de Optimus Prime’ın bu metni okuma ihtimalinden de korkuyor olabilirim.
Rüzgâr saçlarımdan başlayıp evimin önünden uzayıp giden ekinlere kadar her şeyin huzurunu kaçırıyor. Huzuru kaçıyor evimin. Huzur; mekâna ait bir şey olmalı. Biz mekânların huzurundan nasipleniyoruz sanki. Dağıtıyor huzur işte elinde avucunda ne varsa mekânda eğleşenlere. Ve evet, mekanın niceliksel yoğunluğu arttıkça, her bir birimin huzurunun niteliğinde menfi sapmalar baş gösteriyor. Huzurun kantitatif zarar marjı. Dağılıyor telâşla ekinler hoyrat rüzgâr süvarisi önünde.
Benden bir Meâlî yaratma çabasını takdirle karşılıyorum kedinin. Elbette buna gücüm olmadığını bilerek ve elbette bunun da takdirin katsayısı ile oynadığının ayırdında olarak. Stavridus’un aniden baş gösteren mobilya iştiyakının buna herhangi bir katkısının olup olmadığını el’an bilmiyorum. Ancak kedi her çekyatın üstüne çıkıp ‘eksiksiz bağdaş’ kurduğunda, gözlerinin yuvalarından nasıl fırladığını görmenizi isterdim.
Bir kediyi mi yoksa bir kadını mı mutlu etmek daha kolay –ya da tam tersi- bilmiyorum. İki durum için de ayrı ayrı çabalara sahip olmama karşın bilmiyorum bunu. Ehm, kadınlar ve nankörlük arasında ucundan kıyısından bir ilişki kurmayacak kadar akıllıyım sadece. Stavridus, “Nemrut kedi!” diye bağırıyor içeride. Süt tüketimi istatistiklerine müspet bir katkı sağlamaya başladığından beri bu ev, bağırıyor.
Gök bile bağırıyor. Sonsuz bir yağmur dalgası altında saçaklardaki tozların feryatlarını işitebiliyorum. Kir, birikir. Öyle bir şey. Saçakta, gözlerimde, Stavridus’un uzamış tırnaklarının arasında, saçlarımda; her yerde. “Bu hayvanın temizliğe bu denli düşkün olması beni ürpertiyor” diyor Stavridus.
İşten eve dönerken dinç olmamı neye borçluyum bilmiyorum. Çalıştıkça dinlenmek nasıl bir duygu?
Bir göz yuvasını terk ettikten sonra bir daha asla o kadar güzel bakamaz ve hatta o göze o kadar güzel de bakılamaz. Sezai Karakoç’un balkonlu evleri kargışlamasını anlıyorum, Kedi Stevens’in balkondan aşağıya düştüğünü anladığımdan beri…
“Stavridus, bunun için elbette bana bir hesap vereceksin” diye tısladığım anda başımda bitiyor her daim yorgun ev sahibim. O, kocasını kaybettiği günden beri yorgun olmalı. Tanrım, evdeşini kaybetmekten daha büyük bir imtihanın var mı senin? “Tek başınıza kalmanız zor olmuyor mu” diyor ev sahibim, “bir ev arkadaşı edinin, hiç olmazsa maddi olarak yükünüzü tutar” diye de ekliyor kan gölüne pabuçlarıma doğru yayılırken…
Kan!?



Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm





Yorum Ekleyin