Kafka ve Dostoyevskiye akraba bir romancı
177 izlenim
İslami duyarlığa açık hayatların sahibi ne kadar öykücü, şair ve sanatçı varsa, bu biraz da Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileriyle mümkün olabilmiştir. Ontolojik derinliğe yaslanan sahih bir dile oturan bu dergiler soylu bir sanata ebelik yapmıştır. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alâeddin Özdenören, Erdem Beyazıt, Akif İnan… Bu ‘güzel’ ve ‘iyi’ adamlar, bugün içinde oturduğumuz dili, yani ‘ev’i kurmuşlardır.
Kimden ve nereden okuduğumu hatırlamıyorum; Mavera’nın birçok Kafka çıkardığı söyleniyordu. Kafka!… Bu yorum, kötücül karanlık bir durum gibi gelebilir, ama öyle değil, çünkü Kafka bir anlamda ‘can ağrısı’na karşılık geliyor. Garaudy, Kafka isimli o kısa ama esaslı incelemesinde; ‘Kafka, yaşamının anlamını ortaya çıkarmak, hakikati söylemek, hakikatin kendisi olmak sorumluluğu ile, bu görevi başaramamak arasında kalmıştır’ dedikten sonra Kafka’nın şu değerlendirmesine yer verir: ‘İnsanların çoğu bireysel sorumluluklarının bilincinde olmaksızın yaşıyorlar ve bana göre bu durum, bütün acılarımızın, sıkıntılarımızın temelidir. Günah, insanın kendi görevi karşısında geri adım atmasıdır. Anlayışsızlık, sabırsızlık, umursamazlık… Günah budur işte. Yazarın görevi parça parça ve ölümlü olanı sonsuz yaşama taşımak, rastlantısal olanı yasanın düzeyine yükseltmektir. Onun görevi peygambercedir.’ Diyebiliriz ki Mavera dergisinden çıkan Kafkalar, ‘canın keyfi’ni sürmekten çok ‘canın mesuliyeti’ni hisseden, bu hissedişle ‘can ağrısı’ çeken sanatçılardır. Kendilerini kurmalarında ‘günah’ belirleyici olmuştur.
Kadir Tanır, Mavera’nın çıkarttığı Kafkalardan biridir. İtiraf edeyim, öykücü Tanır’dan hiçbir şey okumadım, Mavera geçmişini bilmiyorum. Tanır’ı Kafka’ya ve Dostoyevski’ye akraba görüyorsam, bu Timaş’tan çıkan Şeytan Sarmalı isimli romanı sebebiyledir. Romanı çıktığı günlerde okudum, bu yazıyı yazmak için dönüp yeniden baktım. Çok içten söylüyorum: Kafka ve Dostoyevski okumalarımda neyi hissediyorsam, Şeytan Sarmalı’nda bunu buldum. Tanır’ın romanını okuyup bitirdiğimde, ister istemez Cemil Meriç’in roman özelinde yaptığı tespiti hatırladım. Hani üstad mealen diyordu ya, ‘Müslüman coğrafyada roman olmaz, olmaz çünkü bu coğrafya trajedi bilmez. O hakikati bulmuştur. Bulan adam neyi arasın ki, niçin arıyor olmanın tedirginliğini yaşasın?’ İlhan Berk de buna benzer şeyler söylemişti: ‘Müslüman’da trajedi olmadığı için o gerilim yaşamaz, bunu yaşamadığı için de sarsıcı metinler yazamaz.’ Mavera gibi dergilerden çıkan şair, öykücü ve romancılar Cemil Meriç ve İlhan Berk’i haksız duruma düşürüyor diye düşünüyorum. Şeytan Sarmalı romanı bunun en iyi örneğidir diyebilirim.
Cemil Meriç ve İlhan Berk’in dillendirdiği durumun çok da sahih olmadığını düşünüyordum. ‘Bir mümin olarak dünyada bulunmanın, dünyada bir mümin olarak kalmanın, günaha düşmemenin, düşülürse de ayağa kalkmanın kaygısı içinde yaşamak, niçin bir trajedi olmasın ve bu trajedi niçin yıkıcı/yapıcı bir gerilim doğurmasın?’ diyordum. Çünkü en çok mümin şeytanı hisseder. İnsanı kendisine ‘av’ bilen muhteşem bir ‘avcı’ olan şeytan, müminin kanında/nefesinde dolaşır. Mümin her adımında şeytanla karşılaşır; şeytan denen avcıya av olmamak kaygısıyla hareket eder. Hayat bir anlamda şeytanla boğuşmadır. Şimdi böylesi bir karşıtlık ve her daim dikkat insanı gerilime sokmaz mı? Bu gerilimin orta yerinde yaşayan müminin içinde neler kopar, neler birleştirilir, nasıl bir savrulma yaşanır? Bediüzzaman, ‘Ölüm, mümin için bir terhis belgesidir’ diyordu. Terhis belgesidir çünkü ölüm hayattan, şeytanla olan kavgadan, her an kaybetmekten kurtuluştur.
Kadir Tanır’ın romanı, dillendirmesem de, Cemil Meriç’e ve İlhan Berk’e getirdiğim itirazları haklı kılıyor. Şeytan Sarmalı, neredeyse sadece bir müminin içinde geçen gerilimi anlatıyor; av ile avcının, mümin ile şeytanın mücadelesini… Romanın kahramanı Harun ne kadar da insandır. Hayata yetişemeyen arızalı ve yetersiz bedeniyle insanın hayat karşısındaki yetersizliğini ve acizliğini imliyor. Hepimiz hayat karşısında biraz arızalıyız, hayatın onca sorusu ve sorunu karşısında bir taraflarımız aksıyor. Romanın önemli bir kısmını tutan Harun’un Günlükleri ise neredeyse bir kâbus içinde geçiyor. Harun’un gecelerine ve rüyalarına bir kâbus gibi çöken şeytan Harun’un içini oyuyor. İçi oyulmuş biri olarak Harun avcının üzerine üzerine gidiyor. Şeytanı tanıdıkça içini/kendini biliyor, kendini bildikçe şeytanın iğvalarından kurtuluyor. Okuyalım: “Ben ibadetime sarıldıkça, ateş zarımı benzinle söndürmek istemişim gibi, parlamış, harlanmıştı ortalık; azmış, kudurmuş, galeyana gelmişti ‘tebelleş’im. (…) Temizlik, ruhi ve bedeni temizlik onu çekmekte, pislik ise taciz etmekte ve kaçırmaktadır. Böyle pis, murdar bir yaratığın pise murdara niçin alerji duyduğunu bilemiyordum ama öyleydi, başka bir izah tarzı yoktu. (…) Beni ısrarla pis durmaya zorluyordu. O zaman bir öfke, bir hırs, bir nefret duygusu talan etti içimi. Ve bu bezginlikte ummadığım bir cesaret, bir kararlılık buldum kendimde: ‘Hayır lanet olası yaratık, hayır, oyununa düşmeyeceğim’ dedim içimden. ‘Asla düşmeyeceğim, yenilmeyeceğim sana.”
Dil, kurgu, anlatım, ayrıntılardaki derinlik, roman boyunca solunan hava ve okuyucuyu bırakmayan gerilim Tanır’ı soylu romancılara akraba kılıyor. Ayrıntıların anlatımındaki ustalığa ve derinliğe kısa bir örnek: “Bir fare pisliği şeklinde ve boyutunda bir tohumun devasa bir ağaç olması da inanılmazdı. Bir bukalemunun bulunduğu yere göre renk değiştirerek kendini kamufle etmesi de, bir civcivin yumurtadan çıkışı da, at gibi, inek gibi bazı hayvan yavrularının doğar doğmaz silkinip yürümeye, annelerinin peşine düşmeye başlaması da öyleydi. Doğumu, ölümü, mükemmel yapısı ve hayat şekliyle insanın bizatihi kendisi inanılmazdı. İnanılmaz dediğimiz, görüldüğü, bilindiği anda, insan şuurunca hemen benimsenip tanımlanarak bir gerçeklik unsuru olarak algılanıyor ve ‘inanılır’laşıyordu demek ki. Ve bilemediğimiz, müşahede edemediğimiz dış âlem, insan şuurundan, algısından bağımsız olarak bir gerçekliğe sahip demekti bu.”
Kadir Tanır Şeytan Sarmalı’nda; Kafkaesk bir yoğunlukla hayatın ağırlığı karşısında kuytulara kaçan bir insanı anlatırken, Dostoyevskiyen bir derinlikle de bu insanın ruhuna eğiliyor. Roman bir sarmal ve gerilim içinde akıyor.
Ben bu yazıyı yazarken ve okuyucu da bu romanı okumak için isteklenirken romanın yazarı Kadir Tanır ağır hastalıklarla sınanmaktadır. Esaslı bir romancı olarak gördüğüm Kadir Tanır’a Rabbimden şifa diliyorum. Lütfen siz de bu dileğime katılın.





Yorum Ekleyin
Yorumlar Gravatar desteklidir. Gravatar kullanın.