
Tevafuk diyorsun ya, sanırım kapının anahtarı onda. Biz, bizim açımızdan tümüyle belirsizlik ve gizemle dolu bir hayatı yaşıyoruz. Aslında içerden ve samimi bakacak olursak son derece korunmasız ve çaresiz bir haldeyiz. Korunmasız derken sahipsiz demek istemiyorum. Hiç kuşkusuz bir Sahibimiz var ve bizi Hafizun meleklerle koruyor. Lakin biz, beş duyu ile algılanabilir bir alemde, kendi sınırlarımıza hapsolmuş, giderek bu berbat modernlik içerisinde de kişisel doğamızın sınırlarında boğulmuş, sanatkar isek, yazar isek, egosantrik hayalciliğin pençesine düşmüş, güçsüz, kendisini bir şey zanneden ama şey dahi olamayan,

Varlık bilgisi ve soruşturmasından uzak, maddenin de mananın da bilgisine, ergisine sahip olmadan [yine bilgisine ve ergisine sahip olmadan gelenek deyip dururken bile gelenek dışı] ödünç kavramlarla birşeylerin “öte”sini vehmedip metafizik kuruntularla “şiir söylemeye” çalışıldığı bir zamanda “şiirden öte” bir şeyler aramak elzem olsa gerektir.

Şiirin iradesi insanın iradesine baskındır, şiir emreder ve yaptırır. Ama şair değilseniz dilediğiniz kadar öğrenin, çabalayın, ortalama bir şiirsel dil düzeyi tutturursunuz, bu da şiir değildir.

Bundan dolayıdır ki kah kalb üstü kalıyorum, kah bilinç altı konuşuyorum. Kah nefse atıfta bulunuyorum, kah hayale vurgu yapıyorum. Rüyayı önemsediğim kadar duayı da önemsiyorum.

Gül; aşkın, konuşmanın, beraber olmanın bir imgesi. Burada aslolan içe atmak deyimi. Şiirin kuyusu, insanın kalbi ya da içi değil mi zaten? İçe atılan da, kuyuya atılan da gül, her ikisinde de bu ağırlık, bu sorumluluk var.